Sanki parmağı hareket etti, bak bak! Gözlerini açacak sanki...""Beyefendiye haber verin, çabuk! Doktoru da çağırın!"Beynimin tam ortasında kapkara, dipsiz bir boşluk vardı. Bu sesler de neydi böyle? Neden kulaklarımı tırmalarca bağırıyorlardı? Göz kapaklarım birbirine yapışmış gibiydi; sanki tonlarca ağırlıktaki bir kilidi açmaya çalışıyordum. Çok zor, her şey çok zordu."Zümrüt Hanım, beni duyuyor musunuz?"Göz kapaklarımı araladığım an, keskin bir ışık gözlerimi delip geçti. Kimdi bu adam? Elindeki küçük feneri doğrudan göz bebeklerime tutuyordu. Başımda neden bu kadar çok insan vardı ve neden hepsi sanki bir mucizeye tanık oluyormuş gibi bana bakıyordu?"Sonunda... Sonunda açtınız gözlerinizi."Boğazımdaki kuruluk canımı yaksa da zorlukla fısıldadım: "Sen kimsin?" Ve asıl canımı yakan, ruhumu sarsan o soruyu sordum: "Daha önemlisi... Ben kimim?"Doktor, elindeki ışığı çekip beni sakinleştirmek ister gibi gülümsedi. "Yorma kendini, her şeyi anlatacağız."Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Odadaki beyaz önlüklü insanların hepsi birer birer çıkmıştı. Şimdi o devasa, yabancı odada sadece iki kişiydik: Az önce herkesin 'Beyefendi' diye hitap ettiği o adam ve ben.Etrafıma bakındım. Ne bu oda, ne içindeki lüks eşyalar, ne de duvarlar bana tanıdıktı. Hiçbir bağ hissetmiyordum. Karşımda duran bu adam da tamamen bir yabancıydı benim için. Gözlerimin içine öylece bakıyordu. Bakışlarında tuhaf, çözemediğim bir yoğunluk vardı ama tek bir kelime bile etmiyordu."Nereden başlasam bilmiyorum," dedi en sonunda, sesi odadaki sessizliği bıçak gibi kesti."Başka bir yerden başla," diye inledim, ellerimi şakaklarıma bastırarak. "Of... Başım çatlıyor sanki. Ben kimim? Mesela, seninle bağım ne?"Adam bana doğru bir adım yaklaştı. Yüzünde, gerçeği maskeleyen yapay bir şefkat belirdi."Sen benim eşimsin, Zümrüt."Zihnimdeki boşluğa bir bomba düşmüş gibi hissettim. "Ne? Ben... Ben evli miyim?"Adam masanın üzerindeki küçük el aynasını aldı, yavaşça bana doğru uzattı ve gözlerimin içine bakarak fısıldadı:"İnanmıyorsan, al. Aynaya bir bak."Aynayı yüzüme doğru kaldırdım. Gördüğüm silüet karşısında dona kalmıştım. Kendime adeta hayran hayran bakmaya başladım. Kömür karası, simsiyah saçlar, pürüzsüz beyaz bir ten ve tüm bu karanlığın ortasında fener gibi parlayan, yemyeşil gözler... Bu bendim işte.Ben büyülenmiş gibi kendimi izlerken, o yabancı adam sessizliği bozup yeniden söze girdi: "Zaten yeni evlendik..."Aynadan gözlerimi ayırıp ona baktım. Şöyle bir süzdüm onu; yalan yok, fena değildi. Hatta oldukça yakışıklı bir adam bile sayılabilirdi. Ama içimdeki o yabancılık hissi geçmiyordu. Tam bir şeyler daha sormaya yalanacaktım ki, o korkunç ağrı şakaklarıma tekrar saplandı. Her şey karardı.Gözlerimi açtığımda oda zifiri karanlıktı. Gece olmuştu. Ne kadar zamandır uyuyordum, yoksa acıdan bayılmış mıydım? Yataktan kalkacak zerre halim yoktu. Boğazım çöl gibi kurumuştu, çok susamıştım. Odada çıt çıkmıyordu, hiç kimse yoktu. Beynimin içinde sanki bir sis perkesi dağılıyordu ama geriye sadece daha büyük bir boşluk kalıyordu.Neyse ki komodinin üzerine bir sürahi su koymuşlardı. Bacaklarımı yataktan aşağı sarkıttım ama sanki bana ait değillerdi; milim kımıldamıyorlardı. Büyük bir dirençle, zor bela ayağa kalktım.Oda gerçekten çok geniş ve lükstü. Ayaklarımın altındaki halı yumuşacıktı. Kocaman bir elbise dolabı ve hemen yanında bir banyo vardı. Duvarlara gözüm çarptığında kalbim hızla çarpmaya başladı. Duvarda benim fotoğraflarım asılıydı. Beyazlar içinde, gelinlikli fotoğraflarım... Ama tuhaf bir şey vardı. Fotoğrafların hepsinde yapayalnızdım. Tek başımaydım. Benim damat neredeydi? Madem yeni evlenmiştik, neden yanımda eşim yoktu?Düşünceler zihnimi yorarken göz kapaklarım yeniden ağırlaştı. En iyisi yatağa dönmekti.Kendimi yatağa bırakır bırakmaz derin, tekinsiz bir rüyanın kollarına daldım. Rüyamda dünyalar güzeli bir bebek vardı. Yemyeşil, tıpkı benim gibi gözleri vardı bebeğin. Beşiğinin başında durmuş, onun o anlamlı, derin bakışlarından gözlerimi alamıyordum. Güzelliği beni büyülemişti. "Bir kerecik kucağıma alsam ağlar mı acaba?" diye geçirdim içimden. Bu nasıl bir dünyaydı böyle? O bebek kimindi? O bebek..."Zümrüt Hanım?"Gözlerimi açtım, sabah olmuştu. Başımda, ben ilk uyandığımda sevinçten gözyaşı döken o kadın duruyordu. 50-55 yaşlarında, sevimli yüzlü, kısa boylu ve biraz kilolu, sıcacık bir kadındı.Elindeki tepsiyi bırakırken, "Kahvaltınızı getirdim," dedi şefkatli bir sesle. "Yardım etmemi ister misiniz? Duş almanıza, giyinmenize yardım edeyim?"Yataktan doğrulmaya çalışırken inledim, sanki bütün kemiklerim sızlıyordu. "Evet, lütfen..." diye fısıldadım kadına. "Sanki her yerim ağrıyor."Ayşe Hanım hemen yanıma gelip kollarımdan tuttu. "Durun, ben kaldırayım sizi," dedi şefkatle.Beni banyoya doğru yönlendirirken, fırsattan istifade içimi kemiren soruları sormaya başladım: "Ne oldu bana? Siz kimsiniz? Ve az önceki o adam... Beyefendi dediğiniz adam kim?"Ayşe Hanım’ın yüzündeki o sevimli ifade aniden gerildi. Gözlerini benden kaçırarak, "Bunları beyefendiye sorun, benim haddime değil Zümrüt Hanım," diye mırıldandı. Sesindeki tedirginlik gözümden kaçmamıştı.Banyoya geçtiğimizde üzerimdekileri çıkarmama yardım etti. Sıcak su tenime değdiği an, bedenimdeki o korkunç gerginliğin hafiflediğini hissettim. Sıcak su gerçekten de bana çok iyi gelmişti.Duştan çıktığımda Ayşe Hanım elinde kıyafetlerle beni bekliyordu. "Buyurun kıyafetleriniz," diyerek yatak odasındaki devasa dolabı açtı. İçeriye gözüm çarptığında donakaldım. Dolaptaki her şey yeşildi. Koyu yeşil, açık yeşil, zümrüt yeşili... Başka hiçbir renk yoktu.Şaşkınlıkla sordum: "En sevdiğiniz renk yeşil, öyle mi?"Kendi dolabıma, kendi kıyafetlerime bakıyordum ama hiçbir bağ kuramıyordum. "Bana çok da güzel gelmedi," diye mırıldandım. Odadaki her şeye dikkatlice baktım; halı, perdeler, yatak örtüsü, hatta fotoğrafların çerçeveleri bile yeşilin tonlarındaydı. Bu durumun içinde boğucu, neredeyse hastalıklı bir takıntı vardı."Adınız neydi bu arada?" diye sordum kadına."Ayşe," dedi kısaca. "Saçlarınızı kurutalım da kahvaltınızı yapın Ayşe Hanım."Aynanın karşısına oturduğumda aklıma takılan bir diğer şeyi sordum: "Dün yanımda birkaç kişi daha vardı sanki?""Artık sadece ben varım," dedi Ayşe Hanım saçlarımı kuruturken. "Bir şeye ihtiyacınız olunca bana seslenin." Ardından aynanın önüne iki küçük hap bıraktı. "İlaçlarınızı alın lütfen."Aklımdaki o puslu görüntüyü onunla paylaşmak istedim: "Biliyor musun Ayşe... Rüyamda çok güzel bir bebek gördüm.""Bebek mi?" dedi Ayşe Hanım. Elindeki kurutma makinesi bir anlığına duraksadı, yüzü bembeyaz oldu. Ama hemen kendini toparlayıp yapay bir gülümsemeyle ekledi: "Rüya işte... Ben aşağı iniyorum, yapılacak işlerim var. Siz dinlenin, beyefendi birazdan gelir."Resmen sorumdan kaçmıştı. Arkasını dönüp odadan adeta kaçar gibi gitti.Odada yalnız kalmıştım. Masanın üzerindeki ilaçlara baktım. İçimde büyük bir şüphe vardı ama başımın ağrısına dayanamayarak hapları yuttum. Bu ilaçları içtikten sonra bana ne oluyordu? Ne zaman uyuyordum, kaç saat uyuyup kalıyordum hiç bilmiyordum. Sadece birkaç dakika içinde göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaşıyor, gözlerimi zor açıyordum. Beni iyileştiriyorlar mıydı, yoksa uyutuyorlar mıydı?
Yine gözlerimi zorlukla açtım. Odanın içindeki o yoğun sis bulutu yavaş yavaş dağılırken, hemen yatağımın yanındaki sandalyede uyuyakalan o adamı fark ettim. Sessizce onu incelemeye başladım. Aslında yalan yok, fena bir adam değildi. Üzerindeki takım elbise ona çok yakışmıştı. Boyu herhalde 1.85 civarındaydı; gür saçları ve fit, atletik bir vücudu vardı. Kusursuz görünüyordu. Ama bu kusursuzluk içimde garip bir tekinsizlik hissi doğuruyordu.Ben onu seyrederken birden gözlerini açtı. Bakışları doğrudan gözlerime kenetlendi. Yüzünde çarpık bir tebessüm belirdi."Beni mi inceliyorsun?" diye sordu, sesi uykulu ama dikkatliydi.Aniden yakalanmanın verdiği utançla kendime geldim. "Yok," dedim hemen toparlanmaya çalışarak. "Kiminle evli olduğuma bakıyorum sadece."Zihnimdeki boşluk canımı yakmaya devam ediyordu. Ona doğru hafifçe doğruldum. "Bana ne oldu? Benim hiç ailem yok mu? Annem, babam ya da bir kardeşim... Kimsem yok mu?"Yüzündeki o yumuşak ifade anında silindi, yerini yapay bir sakinliğe bıraktı. "Yavaş... Biraz yavaş ol Zümrüt," dedi, sesini talimat verir gibi tekdüze tutarak. "Evlendikten iki gün sonra talihsiz bir kaza geçirdin, merdivenlerden düştün. Annen ve baban ise... Onları geçen sene bir trafik kazasında kaybettik."Duyduklarımla göğsüme bir ağırlık çöktü. "Yani... Yapayalnız mıyım? Kimsem yok mu?""Ben varım ya!"Sesi aniden odanın duvarlarında yankılandı. Öyle sert, öyle hiddetli söylemişti ki bunu, bir an için afalladım. O şefkatli adamın maskesi düşmüş, gözlerinde çiğ bir öfke ve ilkel bir kıskançlık belirmişti. Beni sadece kendine ait bir nesne gibi görüyordu sanki. Ne diyeceğimi bilemedim, içimi ilk defa saf bir korku kapladı.Gözlerindeki o karanlığı fark etmiş olacak ki, hemen geri adım attı. Yüzüne yeniden o sahte, korumacı maskeyi taktı. "Kusura bakma," dedi, sesini yumuşatmaya çalışarak. "Biraz yorgunum sadece. Tabii sen de beni unuttun, haklısın. Yavaş yavaş ilerleyelim, acelemiz yok."Yatağın kenarına doğru yaklaştı, gözlerimin içine beklentiyle baktı. "Bu gece yanında uyuyabilir miyim?"İçimden kopan o ani refleksle, düşünmeden haykırdım: "Hayır!"Neden bu kadar sert bağırdığımı, neden bu kadar büyük bir tepki verdiğimi ben de anlamamıştım. Ama bedenim ve ruhum, bu adamın bana yaklaşmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Zihnim onun kocam olduğunu söylese de, kalbim büyük bir tehlikenin içinde olduğumu haykırıyordu.