İçeriğe geç

BÖLÜM 1 : Yüzde Yirmi Beş

20 YIL ÖNCE 

Eftelya koşuyordu. Dar sokağın taş zemininde yankılanan ayak sesleri, düzensiz nefesine karışıyordu. Omzundaki çanta her adımda bedenine çarpıyor, hızını kesiyordu. Sağ eliyle askısını kavrayıp çantayı kendine çekti. Arkasına bakmadı. Buna ihtiyacı yoktu. Adam hâlâ peşindeydi. 

Köşeyi döndüğünde kısa bir an durup nefesini toparlamaya çalıştı. Sokak boştu. Kapalı dükkânlar, karanlık pencereler ve uzaktan gelen şehir uğultusu dışında hiçbir şey yoktu. Çantasını önüne aldı, eli fermuara gitti ama açmadı. Tam yeniden hareket edeceği sırada karşıdaki karanlık vitrinde bir gölge fark etti. 

Hızla arkasına döndü. Kimse yoktu. 

Eftelya birkaç saniye bekledi. Sonra çantayı yeniden omzuna takıp yürümeye başladı. İlk adımları sakindi. Ardından arkasından gelen tek bir ayak sesi duydu. 

Durmadı. İkinci adım daha yakındı. 

Eftelya yeniden koşmaya başladı. Önündeki ana caddeye ulaşabilirse kalabalığa karışacağını biliyordu. Sokağın sonuna yaklaştığında uzaktan gelen bir aracın farları giriş bölümünü aydınlattı. Bir an tereddüt etti ve sağdaki dar sokağa saptı. 

Hatasını birkaç saniye sonra anladı. Karşısında yüksek bir duvar vardı. 

Çıkmaz sokak. 

Eftelya durdu. Sağ tarafta paslı bir yangın merdiveni, sol tarafta kapalı bir depo kapısı vardı. Kapıya koşup kolu çevirdi. Kilitliydi. Bir kez daha denedi ama açılmadı. 

Sonra arkasından ayak sesleri geldi. Yavaş ve sakindi. 

Eftelya gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı. Çantasını göğsüne bastırdı ve arkasını döndü. 

Adam karanlığın içinden ağır adımlarla çıktı. Koşmuyordu. Artık buna ihtiyacı yoktu. Eftelya onu gördüğü anda bir adım geri çekildi. Sırtı duvara değdi. 

Adam birkaç metre önünde durdu. Bir süre hiçbir şey söylemeden ona baktı. Ardından elini ceketinin içine götürdü ve silahını çıkardı. 

Eftelya kaçmadı. Yalvarmadı. Çantayı bırakmadı. 

Adam silahı ona doğrulttu. 

“Her şey buraya kadar.” 

Bir el silah sesi duyuldu. 

PAT! 

 

 

BÖLÜM 1 

Aradan yirmi yıl geçmişti. Şehir değişmiş, insanlar yaşlanmış, bazı hikâyeler ise yalnızca unutulmuş gibi yapmıştı. 

Barın içindeki hafif caz müziği, masalardan yükselen konuşmalara karışıyordu. Pencere kenarında oturan iki adam hararetli biçimde futbol konuşuyor, birkaç masa ötede genç bir çift aynı kadehi paylaşarak gülüyordu. Tezgâhın arkasındaki barmen bardakları dizerken kimse salonun en arka köşesinde tek başına oturan genç kadına dikkat etmiyordu. 

Tokyo önündeki kahveden küçük bir yudum aldı ve saatine baktı. 

On iki dakika. 

Fincanı masaya bıraktı. Beklemekten hoşlanmazdı. Özellikle de beklediği kişi, geç kalmayı bir alışkanlık değil kişisel bir hak gibi görüyorsa. 

Barın kapısı açıldı. 

Tokyo başını çevirmedi. Profesör içeri girdiğinde üzerinde koyu renk bir palto vardı. Kapının yanında kısa bir an durup salonu gözden geçirdi, ardından doğrudan arka köşedeki masaya yöneldi. 

Tokyo, önündeki kahveye bakmaya devam etti. 

“On üç dakika.” 

Profesör sandalyesini çekip karşısına oturdu. 

“Merhaba demenin yeni bir yolu mu?” 

“Hayır. Geç kalmanın eski bir hesabı.” 

Profesör paltosunu çıkarırken hafifçe gülümsedi. 

“Ders uzadı.” 

“Ders uzamadı.” 

Tokyo sonunda başını kaldırdı. 

“Siz uzattınız.” 

Profesör cevap vermeden masanın üzerindeki menüyü eline aldı. Tokyo kaşlarını çattı. 

“Bir de sipariş mi vereceksiniz?” 

“Bütün gün kahve içmedim.” 

“Toplantı sekiz dakika önce başlamalıydı.” 

Profesör menüyü kapattı. 

“O hâlde sekiz dakika daha bekleyebilirler.” 

Tokyo arkasına yaslandı. 

“Bugün okulda ne oldu?” 

Profesör kısa bir an düşündü. 

“Bir öğrenci, insanların geleceği tahmin edip edemeyeceğini sordu.” 

Tokyo’nun yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. 

“Yanlış kişiye sormuş.” 

“Ben de öyle düşündüm.” 

“Ne cevap verdiniz?” 

Profesör masanın üzerindeki şekerliği parmaklarının ucuyla çevirdi. 

“İnsanların geleceği tahmin etmekte kötü olduğunu söyledim.” 

Tokyo kaşlarını kaldırdı. 

“Bu biraz ikiyüzlüce değil mi?” 

Profesör ilk kez doğrudan ona baktı. 

“Ben geleceği tahmin etmiyorum.” 

Tokyo kahvesinden son yudumu aldı. 

“Elbette.” 

Fincanı masaya bıraktı. 

“Siz sadece herkesten önce biliyorsunuz.” 

Profesör ayağa kalktı. 

“Gidelim.” 

Tokyo da kalktı. Birlikte barın arka tarafına doğru yürüdüler. Müşterilerden hiçbiri onlara dikkat etmedi. Profesör önde, Tokyo birkaç adım arkasında dar koridora girdiler. Koridorun sonunda üzerinde yalnızca PERSONEL yazan siyah bir kapı vardı. 

Profesör kapının önünde durdu. 

Tokyo arkasından yaklaştı. 

“Bu gece kaç maç?” 

“Üç.” 

“Geçen hafta beşti.” 

Profesör cebinden küçük bir anahtar çıkardı. 

“Geçen hafta başka bir haftaydı.” 

Anahtarı kilide yerleştirdi. 

Kapı açıldı. 

İçeriden yükselen uğultu koridora yayıldı. Profesör içeri girdiği anda sesler birer birer kesildi. 

Tokyo kapıyı arkasından kapattı. 

Odada on dört kişi vardı. Yaşları, meslekleri ve hayatları birbirinden farklıydı. Masanın sağ tarafında kravatını gevşetmiş bir avukat oturuyor, karşısındaki eczacı telefonundaki rakamları inceliyordu. Masanın ucunda kır saçlı bir doktor, önündeki küçük deftere notlar alıyor; hemen yanında genç bir yazılımcı dizüstü bilgisayarının ekranını kapatıyordu. Aralarında bir restoran sahibi, emekli bir öğretmen, iki iş insanı ve dışarıda karşılaşsalar birbirlerine selam vermeden geçecek başka insanlar da vardı. 

Onları bir araya getiren şey dostluk değildi. 

Çoğu, bu odanın dışında birbirini tanımıyordu. 

Zaten kulübün en önemli kurallarından biri buydu. 

Bahis Kulübü’ne başvuru yapılamazdı. Üyelik satın alınamaz, bir arkadaşın referansıyla kapıya gelinemezdi. Kulübe katılacak kişileri Tokyo belirlerdi. Bazen aylarca süren sessiz bir incelemenin ardından bir isim Profesör’ün önüne gelirdi. Adayın yalnızca ne kadar parası olduğuna bakılmazdı. Borçları, alışkanlıkları, çevresi, kaybettiğinde nasıl davrandığı, kazandığında neye dönüştüğü araştırılırdı. Çünkü Profesör’e göre bir insanı tanımanın en kolay yolu, ona para vermek ya da ondan para almaktı. 

Son kararı her zaman Profesör verirdi. 

Tokyo ise o kararın arkasındaki bütün düzeni kurardı. 

Toplantı günleri değişmezdi. Salı ve cuma. 

Salı geceleri, salıdan perşembeye kadar oynanacak karşılaşmalar değerlendirilirdi. Cuma geceleri ise hafta sonuna ayrılır; cuma, cumartesi ve pazar programı masaya yatırılırdı. Pazartesi günleri kulüp toplanmazdı. 

Üyeler Profesör’ün verdiği seçimleri kendi hesaplarından oynardı. Kimse parasını kulübe teslim etmez, kimse bir başkasının adına bahis yapmazdı. Her üye kendi kazancından ve kendi kaybından sorumluydu. Profesör yalnızca hangi seçimin oynanacağını değil, ne kadar risk alınacağını da söylerdi. 

Kazanan üyeler ise bir sonraki toplantıya eli boş gelmezdi. 

Kural açıktı. 

Net kazancın yüzde yirmi beşi kulübe bırakılırdı. 

O gece masanın üzerinde duran zarflar, cuma günü verilen seçimlerin hafta sonu kazançlarından kalan paylardı. 

Profesör masanın başındaki boş sandalyeye geçti. 

“Beklettim.” 

Sağ taraftaki avukat saatine baktı. 

“On dört dakika.” 

Tokyo hemen araya girdi. 

“On üç.” 

Masadakiler güldü. 

Profesör otururken Tokyo odanın yan tarafındaki küçük masaya geçti. Önünde siyah kapaklı bir defter, dizüstü bilgisayar ve üyelerin isimlerinin bulunduğu ince bir dosya vardı. 

Avukat ceketinin iç cebinden bir zarf çıkarıp masaya bıraktı. 

“Ben başlayayım.” 

Tokyo zarfı aldı. 

“Hafta sonu net kazanç?” 

“Yüz yirmi bin.” 

Tokyo zarfı açmadan önündeki deftere baktı. 

“Otuz bin.” 

“İçinde.” 

Tokyo küçük bir işaret koydu ve zarfı yanındaki siyah kutuya bıraktı. 

Sıradaki eczacı kendi zarfını uzattı. 

“Seksen dört bin net.” 

“Yirmi bir bin.” 

“Tam.” 

Zarflar birer birer Tokyo’nun önünde toplanmaya başladı. Kimi on bin bırakıyordu, kimi kırk bin. Kaybedenlerden hiçbir şey alınmıyordu. Kazanmayan bir üyenin kulübe borcu yoktu. Sistem yalnızca kazanılan para üzerinden işlerdi. 

Tokyo her rakamı tek tek kontrol ediyor, defterine kaydediyor ve zarfları siyah kutuya yerleştiriyordu. Bu odadaki hiç kimse toplantıların kendiliğinden gerçekleştiğini düşünmezdi. Barın hangi saatlerde kullanılacağından kapıların kontrolüne, yeni üyelerin araştırılmasından toplantı listesinin hazırlanmasına kadar bütün organizasyon Tokyo’nun elindeydi. 

Profesör sistemi kurmuştu. 

Tokyo ise sistemin çalışmasını sağlıyordu. 

Masadaki genç yazılımcı zarfını uzattığında Tokyo rakama baktı. 

“Eksik.” 

Genç adam şaşırdı. 

“Nasıl?” 

“Cuma gecesi iki yüz bin yatırdın.” 

“Evet.” 

“Toplam dönüşün üç yüz on iki bin.” 

Adam kısa bir an sustu. 

Tokyo gözlerini ondan ayırmadı. 

“Net kazancın yüz on iki bin. Yüzde yirmi beşi yirmi sekiz bin eder.” 

Genç adam zarfına baktı. 

“Yirmi beş koydum.” 

“Biliyorum.” 

Odada kısa bir sessizlik oldu. 

Adam cüzdanına uzanırken Profesör konuştu. 

“Bırak.” 

Tokyo başını çevirdi. 

Profesör genç adama baktı. 

“Üç bin için burada oturan hiç kimseyi küçük düşürmeyiz.” 

Genç adam rahatlayacak gibi oldu. 

Profesör devam etti. 

“Ama ikinci kez yanlış hesap yapan biri üçüncü toplantıya katılmaz.” 

Adamın yüzündeki ifade değişti. 

“Yanlış hesaplamadım.” 

Profesör arkasına yaslandı. 

“Biliyorum.” 

Sessizlik bu kez daha ağırdı. 

Genç adam birkaç saniye Profesör’e baktı. Sonra cüzdanından üç bin çıkarıp zarfın üzerine bıraktı. 

Tokyo parayı aldı. 

“Şimdi tamam.” 

Ödemeler sona erdiğinde siyah kutunun kapağını kapattı. Profesör odadakilere baktı. 

Bahis Kulübü yıllar içinde büyümüştü ama büyümesine hiçbir zaman izin verilmemiş gibi görünürdü. Her yeni üye, başka bir risk demekti. Her yeni isim, başka bir ihtimal. Bu yüzden Profesör sayılardan çok insanlarla ilgilenirdi. Kulübün dışarıdan görünmemesi, içeride kazanılan paradan daha önemliydi. 

Masadaki doktor defterini kapattı. 

“Geçen hafta iyiydi.” 

Profesör başını salladı. 

“Geçen hafta bitti.” 

“İnsan biraz keyfini çıkarabilir.” 

“Çıkarabilir.” 

Profesör masadakilere baktı. 

“Ama parasını aldıktan sonra.” 

Birkaç kişi gülümsedi. 

Tokyo siyah kutuyu kaldırıp yan taraftaki dolaba yerleştirdi. Ardından dizüstü bilgisayarının başına geçti. 

Profesör ellerini masanın üzerinde birleştirdi. 

“Bugün salı.” 

Odada hareketlilik başladı. Telefonlar sessize alındı, defterler açıldı. 

“Önümüzde salı, çarşamba ve perşembe programı var.” 

Tokyo birkaç tuşa bastı. Profesör’ün arkasındaki büyük ekran aydınlandı. Günler boyunca oynanacak onlarca karşılaşma birbiri ardına sıralandı. 

Masadaki eczacı ekrana baktı. 

“Bu kadar maçtan sadece üç tane mi?” 

Profesör başını çevirmeden cevap verdi. 

“Bu kadar maç olduğu için sadece üç tane.” 

Eczacı sustu. 

Profesör ayağa kalktı ve ekrana yaklaştı. 

“İnsanların çoğu çok seçenek olduğunda şanslarının arttığını düşünür. Oysa seçenek arttıkça hata ihtimali de artar.” 

İlk karşılaşma ekranda kaldı. Diğerleri karardı. 

Profesör masadakilere döndü. 

“Birinci seçim.” 

Tokyo önündeki defteri açtı. 

Odadaki herkes sustu. 

Profesör tahminini verdi. 

Ardından ikinci karşılaşma ekrana geldi. Masadaki birkaç kişi not aldı. Biri oranı kontrol etti. Profesör kısa analizini yaptı ve ikinci seçimi açıkladı. 

Son olarak üçüncü karşılaşma belirdi. 

Avukat ekrana bakar bakmaz kaşlarını çattı. 

“Buna emin misin?” 

Profesör cevap vermedi. 

Avukat devam etti. 

“Piyasanın tamamı tersini oynuyor.” 

Masadaki birkaç kişi başını salladı. 

Profesör ekrandaki oranlara baktı. Sonra yavaşça masaya döndü. 

“Biliyorum.” 

“Yani herkes yanılıyor?” 

Profesör sandalyesine oturdu. 

“Hayır.” 

Kısa bir sessizlik oldu. 

“İnsanların hepsi yanılmaz.” 

Bakışlarını masanın etrafında gezdirdi. 

“Ama kalabalıklar sık sık yanılır.” 

Tokyo üçüncü seçimi defterine yazdı. 

Profesör son kez odadakilere baktı. 

“Bu gece üç bahis var.” 

Kimse konuşmadı. 

“Fazlasını oynayan, kendi kararını oynamış olur.” 

Profesör ayağa kalktı. 

“Cuma görüşürüz.” 

 

Ertesi sabah üniversitenin geniş amfisinde yüzü aşkın öğrenci vardı. Yüksek pencerelerden içeri süzülen soluk gün ışığı, basamaklar hâlinde yükselen sıraların üzerine düşüyor; dışarıda aralıksız yağan yağmur, camlarda ince izler bırakıyordu. 

Profesör tahtanın önünde duruyordu. 

Bir gece önce loş bir odada on dört kişinin karşısında oturan adamdan geriye hiçbir iz yok gibiydi. Koyu renk ceketi, açık gömleği ve sakin tavırlarıyla üniversitenin saygın akademisyenlerinden biriydi. Yirmi yıl önce sıradan bir sağlık firmasında çalışan genç adam, aradan geçen yıllarda eğitimini tamamlamış, akademik basamakları sabırla çıkmıştı. Önce araştırma görevlisi olmuş, ardından verdiği çalışmalar ve yayımladığı makalelerle kendi alanında tanınmaya başlamıştı. Kırklı yaşlarına geldiğinde öğrencilerinin yalnızca dersini dinlediği değil, düşünme biçimini merak ettiği bir profesöre dönüşmüştü. 

Üniversitede herkes onu severdi demek doğru olmazdı. Bazı meslektaşları fazla mesafeli bulur, bazıları öğrenciler üzerindeki etkisinden rahatsız olurdu. Profesör ise bunların hiçbiriyle ilgilenmezdi. Akademik toplantılarda gereksiz konuşmaz, üniversite içindeki küçük çekişmelerden uzak durur, dersleri bittiğinde çoğu zaman odasına çekilirdi. 

Öğrenciler arasındaki itibarı farklıydı. 

Derslerinde ezber istemezdi. Uzun tanımlar yaptırmaz, kitaplarda yazan cümleleri tekrar eden öğrencilere yüksek not vermezdi. Ona göre bir insanın ne bildiğinden çok, elindeki bilgiyle ne yaptığı önemliydi. Bu yüzden sınavlarında bazen tek bir soru sorar, verilen cevaptan çok o cevaba nasıl ulaşıldığıyla ilgilenirdi. 

O sabah tahtada da tek bir soru vardı: 

BİR KARAR NE ZAMAN YANLIŞTIR? 

Profesör sınıfa döndü. 

“Cevap?” 

Ön sıralardan bir öğrenci elini kaldırdı. 

“Sonucu kötü olduğunda.” 

Profesör birkaç saniye genç kıza baktı. 

“Sonucu iyi olan her karar doğru mudur?” 

Öğrenci tereddüt etti. 

“Hayır.” 

Profesör hafifçe gülümsedi. 

“O hâlde yeniden düşün.” 

Sınıfta birkaç kişi başını önündeki deftere eğdi. Arka sıralardan başka bir öğrenci söz aldı. 

“Yeterli bilgi olmadan verildiğinde.” 

Profesör tahtaya döndü ve sorunun altına kısa bir çizgi çekti. 

“Daha yakın.” 

Amfide sessizlik oluştu. Dışarıdaki yağmurun sesi, eski havalandırma sisteminin uğultusuna karışıyordu. 

“İnsanların en büyük hatalarından biri,” dedi Profesör, “sonucu kararla karıştırmaktır.” 

Sıraların arasında birkaç adım attı. 

“İyi bir karar kötü sonuçlanabilir. Kötü bir karar ise sizi tesadüfen ödüllendirebilir. Eğer yalnızca sonuca bakarsanız, şansı zekâ; hatayı da kader sanmaya başlarsınız.” 

Ön sıradaki öğrencilerden biri kalemini bıraktı. 

“Peki doğru kararı nasıl anlarız?” 

Profesör kısa bir an sustu. 

“Anlayamayız.” 

Öğrenci şaşırdı. 

Profesör devam etti. 

“En azından karar verdiğimiz anda. Yapabileceğimiz tek şey, elimizdeki bilgiyi doğru değerlendirmek ve göze aldığımız riski bilmektir.” 

Dersin bitiş zili çaldığında amfide hafif bir hareketlilik başladı. Çantalar kapandı, sandalyeler gıcırdadı. Profesör tahtadaki soruyu silmeden önce sınıfa son kez baktı. 

“Bir sonraki derse kadar şunu düşünün: Hayatınızda verdiğiniz en kötü karar gerçekten yanlış mıydı, yoksa yalnızca kötü mü sonuçlandı?” 

Öğrenciler amfiden çıkmaya başladı. 

Profesör birkaç dakika sonra koridora geçtiğinde Tokyo onu bekliyordu. Üniversitede onu tanımayanlar için Tokyo yalnızca Profesör’ün akademik asistanıydı. Ders programlarını düzenler, araştırma dosyalarını hazırlar, öğrencilerle yapılacak görüşmeleri organize ederdi. Profesör’ün dağınık çalışma alışkanlıklarıyla baş edebilen az sayıdaki insandan biri olduğu için fakültedeki sekreterler bile çoğu zaman önce ona ulaşırdı. 

Hiç kimse Tokyo’nun salı ve cuma geceleri başka bir organizasyonu yönettiğini bilmiyordu. 

Tokyo duvara yaslanmış, bir kolunun altında birkaç dosya tutuyordu. Diğer elindeki karton bardağı Profesör’e uzattı. 

“Bugün zamanında.” 

Profesör kahveyi aldı. 

“Dünkü suçlamaların etkisi.” 

Tokyo onunla birlikte yürümeye başladı. Koridor öğrencilerle doluydu. Birkaç kişi Profesör’e selam verdi; o da kısa baş hareketleriyle karşılık verdi. 

Tokyo’nun üniversitedeki varlığı da tesadüf değildi. Yıllardır Profesör’ün çalışma düzenini bilen, hangi dosyanın nerede olduğunu ondan daha iyi hatırlayan ve gün içindeki programını gerektiğinde tek cümleyle değiştirebilen tek kişiydi. Aralarındaki rahatlık, dışarıdan bakıldığında uzun yıllara dayanan bir akademik çalışma ilişkisinden ibaret görünüyordu. 

Tokyo birkaç adım sonra sesini alçalttı. 

“Dün geceki ikinci seçimde sorun var.” 

Profesör yürümeye devam etti. 

“Ne olmuş?” 

“Forvet kadro dışı.” 

Profesör kahvesinden bir yudum aldı. 

“Sebep?” 

“Resmî açıklama sakatlık.” 

Bu kez Profesör durdu. 

Koridordaki öğrenciler yanlarından geçmeye devam ederken Tokyo da birkaç adım sonra dönüp ona baktı. 

“Resmî olmayan?” 

Tokyo telefonunu çıkardı. 

“Bilmiyoruz. Ama oran, açıklamadan önce düşmeye başlamış.” 

Profesör’ün yüzündeki sakin ifade değişmedi. Yalnızca elindeki kahve bardağını biraz daha sıkı tuttu. 

“Ne kadar?” 

“Yüzde on sekiz.” 

Yakındaki sınıflardan birinin kapısı açıldı. Gürültülü bir öğrenci grubu koridora yayıldı. Profesör konuşmadan önce onların uzaklaşmasını bekledi. 

“İptal ediyor muyuz?” diye sordu Tokyo. 

Profesör birkaç saniye düşündü. 

“Hayır.” 

Tokyo kaşlarını çattı ama itiraz etmedi. 

Profesör yeniden yürümeye başladı. 

“Haberi ilk kimin aldığını öğren.” 

“Maçtan önce mi?” 

Profesör kalabalığın arasına karışırken kahvesinden bir yudum daha aldı. 

“Maçtan önce.”