Bölüm Bir 💛 Yeniden Aralanan Sayfa
"Futbol devi Real Madrid'e Dağhan Ulukan'dan yine kötü haber."
Sakatlıktan dönen futbolcular için hazırladığım beslenme programlarını düzenlerken televizyonda rastgele açık kalan spor kanalında onun ismini duyunca tüm dikkatim dağıldı. Elimi bilgisayar klavyesinden çekip oturduğum sandalyede geriye yaslandım, kısılmış gözlerime yerleşen endişeli bakışlarla haberin devamını dinlemeye koyuldum. Arkada oynanan maç kesidinin önüne Dağhan'ın üzgün olduğu bir fotoğrafı koymuşlardı, maç videosunda topla ilerlerken gole doğru gittiği anda rakip takım oyuncusunun hatalı hareketiyle yere düştüğü anın videosu bulunuyordu. Bu, bir yıl önceki çapraz bağ sakatlığının videosuydu, yeni iyileşmişti. Büyük bir sakatlık atlatmıştı, topa müdahale etmek amacıyla sağ ayak tabanı yerdeyken dizi bükülmüştü, bedelini çapraz bağ kopmasıyla ödemiş, altı ay sahalardan uzak kalmıştı. Sahalara döneli iki ay olmuştu ki son maçında yeniden sakatlanmış, ve eleştirilerin hedefi olmuştu, bu kariyerine büyük bir olumsuzluk olarak dönecekti. O da farkında olmalıydı ki yere düştüğünde, sedyeler onu almaya gelirken elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başlamıştı.
Evet ağlıyordu.
Her şey bitti, der gibi ağlıyordu.
"Real Madrid'de yaşadığı sakatlıklar nedeniyle beklenen performansı bir türlü sergileyemeyen Dağhan Ulukan, RP Leipzig maçında yine sakatlandı. Altı aylık çapraz bağ sakatlığının ardından Real Madrid'in RP Leipzig'i 3-1 mağlup ettiği karşılaşma ile sahalara geri dönmüştü. Ancak millî yıldızımız, Şampiyonlar Ligi'ndeki Manchester City maçı öncesi yine sakatlandı. Üstelik takım doktorlarından gelen bilgilere göre bu seferki sakatlık yıldız futbolcunun tekrar aylarca sahalardan uzak kalmasına neden olacak."
Suratımı buruşturup oflayarak sandalyeme yaslandım. Tadım tuzum kalmamıştı, çocukluğumuzun aynı mahallede geçmesine rağmen yıllardır onu yalnızca ekranlardan seyrediyordum. O benim hayatımda büyük bir yere sahipken ben onun hayatında hiçkimse, ya da bir zamanlar en yakın arkadaşı olan adamın kız kardeşiydim yalnızca.
Dağhan, ailesiyle birlikte bizim mahalleye taşındığında ben sekiz yaşındaydım, o ise on. O zamana kadar erkekler benim için sadece bir oyun arkadaşından ibaretti. Ancak daha yeni aldığım, babamın taksidini bitirmediği bisikletimin zinciri attığında bozulduğunu sanıp kaldırıma oturarak hüngür hüngür ağlarken kırmızı bisikletli, kumral, yeşil gözlü yakışıklı bir çocuğun bana yardım elini uzatmasıyla hayatımda bazı şeyler alt üst olmuştu. Mesela kalbimin atışının ilk kez o an hissetmiştim.
Gözlerim hâlâ televizyonda olsa da zihnim çoktan eski günlere dönmüş, tatlı anılar beni kendine esir etmeyi başarmıştı.
Babamın aldığı pembe bisiklet mahallenin gözde bisikleti olmayı başarmıştı çünkü arkadaşlarımın bisikletleri genelde ablasından-abisinden kalma, eski bisikletlerdi. Benimki gıcır gıcır, cilalı, zilli ve çiçek dolu sepeti bulunan tatlı bir bisikletti. Son model olması erkeklerin, rengi ve güzelliğiyse kızların ilgisini çekiyordu. Galiba biraz gıcık bir çocuktum, binmek isteyen kimseye izin vermiyordum çünkü onu babam benim için almıştı. Hiç zarar görmesin, demişti. Ben de hep saklayacağıma söz vermiştim.
Babam bana evimizin karşısındaki okulun bahçesinde öğretmişti bisiklete binmeyi, tek başıma sürebilmeyi öğrendiğimde her sabah uyanınca ilk yaptığım apartmanın bahçesindeki ağaçlardan birine zincirlediğim bisikletimi alıp mahalleyi şöyle bir turlamaktı. Bir de tek elimi kaldırarak sürmeyi öğrenmek istiyordum, abim iki elini kaldırarak sürüyor, ben yapamadığım için bana "Bebeksin kızım sen," deyip duruyordu. Ona yapabildiğimi göstermeliydim.
Bu hırsla bisikletimle mahalleyi turlarken en sevdiğim yokuşa gelince hızlanarak gülümsedim, yokuş bitmeye yakın gülümseyerek tek elimi kaldırdım ve "Yapabiliyorum!" dedim inanamayarak. Ancak ben elimi bırakıp sürmenin şaşkınlığını daha kaldıramadan bisikletim titredi, dengem benim hakimiyetim dışında sarsıldı ve bisikletim sağa yattı, ben de kaldırıma adeta savruldum. Şortumun açıkta bıraktığı sağ dizime baktığımda soyulup kanadığını gördüm, gözlerim doldu. Başımı kaldırıp bisikletime baktım, tekeri havada kalmış, dönmeye devam ediyordu.
Direksiyonu yamulmuştu. Dizimin acısını hemen unutup
"Bisikletim!" diye bağırdım ve avuçlarımdan destek alıp ayağa kalktım.
Topallaya topallaya elimden geldiğince hızlı bisikletimin yanına gittim. Demir direksiyonundan tutup sağına soluna baktım. Sepetindeki çiçekleri düşmüş, sepet de kopmuştu ama başka bir sorunu yok gibi görünüyordu. Canımın acısıyla inleyerek bisikletimi iki elimle tutup kaldırdım. Selesine oturdum, ağrıyan sol dizimi kaldırıp ayaklarımı pedala yerleştirdim ve pedalı çevirdim. Fakat bisikletin tekerleri dönmedi, bir adım bile ilerleyemedim. Tekrar çevirdim pedalları ama sonuç değişmedi, bisikletim gitmiyordu. O an, gözlerimde biriken yaşlar kendini serbest bıraktı, bisikletten indim, kaldırıma oturdum, yüzümü dizlerime gömerek "Bisikletim bozuldu!" diye bağıra bağıra ağlamaya başladım.
Daha taksidi bitmeyen bisikletimi bozmuştum.
Taksidin ne olduğunu bile bilmiyordum ama önemli bir şey olsa gerekti.
Akan burnumu dizlerime sile sile ağlamayı sürdürürken bir teker sesi işittim. Sonra "Niye ağlıyorsun?" diye sordu yabancı bir çocuk sesi bana.
Başımı kaldırıp sesin geldiği yöne baktığımda tepemde dikilen erkek çocuğunu gördüm. Gözyaşlarım nedeniyle gözlerim bulanıklaştığı için yüzünü net göremediğimden iki elimle hızlıca gözlerimi silip kırmızı bisikletiyle başımda dikilen çocuğa baktım. Güneş ışığıyla daha parlak görünen kumral saçları, düzgün bir burnu, en sevdiğim misketim gibi kahverengiyle yeşilin birbirine karıştığı güzel gözleri vardı. Ona bakarken bir anlığına bisikletimi unuttum, birisi karnımı gıdıkladı sanki, değişik bir hisle sarmalandım. Elimi kalbime koymadığım halde kalbimin atışlarını duydum kulaklarımda. Aval aval baktım ona öyle bir cevap veremeden.
"Hey," dedi bana el sallayarak o. "Dilini mi yuttun kız? Niye ağlıyorsun?"
Niye ağlıyorsun, diyordu. Ağlıyordum, evet. O an hatırlamıştım ağladığımı. Bakışlarımı hayran kaldığım yüzünden indirip yeniden bisikletimle buluşturduğumda "Bisikletimi bozdum!" Diye ağlamaya başladım yeniden. "Daha taksisi bitmemişti! Babam bana çok kızacak!"
Gözlerini kısarak "Taksi mi?" diye sordu.
Başımı salladım. "Her ay taksisini ödüyor babam," dedim. "Of..." derken burnumu çektim. "Ne yapacağım ben şimdi?"
Ben ağlamaya devam ederek ona derdimi anlattığımda o nefesiyle güldü. Gülerken, iki yanağının üst kısımlarında minik çukurlar belirdi. O çukurlar çok güzel duruyordu, işaret parmağımı uzatıp dokunmak isteyeceğim kadar güzel. "Taksi değil o, taksit taksit," diye düzeltti beni gülerek.
Sanki güneş tüm sıcaklığını yanaklarıma sunmuş gibi hissettim. Rezil olduğumu düşünerek "Sana ne?" dedim hırçın bir şekilde. "İster taksi derim ister taksit. Allah Allah." Burnumu çekip ayağa kalktım, yeniden tüm ilgimi pembe bisikletime verdim. "Of Allah'ım, ne yapacağım ben!"
Bisikletimi tutup kaldırdım, sürükleye sürükleye eve götürmeyi düşünüyordum. Belki de çöpe atmalıydım. Annemlere de çalındığını söylerdim. Anlarlar mıydı? Bilmiyordum. Habersiz çıkmıştım zaten evden, kesin çok kızacaklardı bana. Hangisine ağlayacağıma şaşırdım. Abim kesin dalga geçecekti benimle. İyice bebek diyecekti bana.
Bir adım attığımda, arkamdaki kırmızı bisikletli çocuk "Bekle," diye seslendi. "Bisikletine bakayım. Belki düzelir."
Omuzumun üzerinden ona baktım. "Sen nereden bileceksin ki?"
"Babam tamirci benim."
Gözlerimi kocaman açtım. "Sahi mi?"
"Sahi. Bisikletimi hep kendim tamir ederim."
"Ya..." dedim kurtarıcımı bulmuş bir edayla. "Benimkini de tamir edebilir misin?"
Ellerini beline yerleştirip başını sağ omuzuna eğdi. "Bir bakalım."
Yitip giden umutlarım yeniden çiçek açtı o an. Elini uzatıp bisikletimi tutmak için hareketlendiğinde, abime bile dokundurmadığım bisikleti ona bıraktım, o bisikletimi incelerken ben bir adım geri çekilip onu izledim. Boyu benden uzundu, abimle aynı boydaydı hemen hemen. Bisikletimin sağına soluna bakarken yüzünde epey ciddi bir ifade hakimdi. Biraz daha aşağılara baktı, sonra gülümsedi. "Zinciri atmış akıllım, bozulmamış bisikletin."
"Düzelir mi yani?"
"Hemen düzelir." Çenesiyle kaldırımı işaret etti. "Otur sen."
Kalbim küt küt atmaya devam ediyordu. Söylediğini yaparak kaldırıma oturdum, dirseklerimi bacaklarımın üzerine koyup çenemi avuçlarıma yerleştirerek onu izlemeye başladım. Bisikletimi yavaşça yere yatırdı, zincirini önce bollaştırdı, bunu yaparken dilini dişlerinin arasına sıkıştırmıştı. Biraz uğraştıktan sonra zinciri düzeltti, elleri yağ olmuştu ama umursamadı.
Kendiyle birlikte bisikletimi de kaldırdığında "Oldu mu?" diye sordum hevesle.
"Bekle," dedi. Bisikletimin demirini çıkarıp onu yola park etti. Yanımdan geçip gittiğinde şaşırarak kaşlarımı çattım ve onu başımla takip ettim. Bakkala girmişti. Birkaç saniye sonra elinde bir peçete ve yara bandıyla dışarı çıktı. Kendi bisikletindeki matarasını aldı, yeniden yanıma geldi.
Ne yapacak diye merakla onu izlerken karşımda diz çöktü, matarasını açıp peçeteye su döktü. "Birazcık acıyabilir," diye uyardı beni. O bunu söyleyene dek, kanayan dizimi temizleyeceğini düşünmemiştim hiç. Islak peçeteyi dizime değdirdiğinde tıslayarak geri çekildim. Dizim acıyordu ama karnım yine gıdıklanıyor gibiydi.
"Acıdı mı?" diye sorduğuna konuşamadım, yalnızca başımı hayır dercesine sallamakla yetindim.
Tebessüm etti. Kanı temizledikten sonra yara bandını dizime yapıştırdı. Ardından elini saçlarımın üzerine koyup "Geçmiş olsun ufaklık," dedi. "Şimdi gidebilirsin."
Ondan öyle etkilenmiştim ki ufaklık demesine bile takılamadım. Şaşkın şaşkın gözlerimi kırpıştırarak "Teşekkür ederim," dedim.
Ayağa kalkabilmem için elini uzattığında bisikletimin zincirindeki yağla kirlenmiş elini tutup ayağa kalktım. Bisikletin demirini düzeltti, binmem için hazır hale getirdi. O sırada ben yerdeki sepeti kaldırdım, yeniden bisiklete takmadan önce içindeki pembe güllerden birini aldım. Ona uzattığımda kaşlarını çattı. "Benim param yok, güllerim var. Sen benim bisikletimi düzelttin. Ben de sana gül veriyorum. Normalde kimseye vermem."
Bu söylediğimle yeni çocuğun suratında dişlerini gösterdiği, tatlı bir gülümseme canlandı. Gülü elimden aldı, kendi bisikletinin sepetine koydu. "Teşekkürler."
Başka bir şey söyleyemedim, adını sormak istedim ama yapamadım. Sekiz yaşındaydım, o da benden en fazla iki yaş büyüktü. Heyecanıma yenik düştüm, ona arkamı dönüp bisikletime bindim ve pedalı çevirdim. Biraz gittikten sonra arkamı döndüğümde olduğu yerden beni izlediğini gördüm. Elimi kaldırıp ona el salladığımda bana aynı şekilde karşılık verdi.
Genç bir kadın balkondan "Dağhan, oğlum fazla uzaklaşma!" diye seslendiğinde onun bakışları balkondaki kadını buldu. "Tamam anne," diye yanıt verdi kadına.
Önüme baktığımda aklımdan geçen tek cümle "İsmi Dağhan'mış," oldu.
O gün bisikletimi tamir ederek, hayatımın ve kalbimin tam orta yerine konacağından haberi yoktu Dağhan'ın. Tek bir yardım, onun ilk aşkım olmasını sağlamıştı. Artık gittiğim her yerde, okuduğum her kitapta, mutlu ya da mutsuz olduğum her anda o vardı. Dikkat çekici bir çocuktu, geldiği günden itibaren yakışıklılığıyla mahalledeki kızların, futboldaki yetenekleriyle de erkeklerin dikkatini çekmişti. Ve bu tanınırlık, beni ona karşı daha görünmez kılmıştı. Abimle en yakın arkadaş olması o zamanlarda en çok sevindiğim olaydı çünkü bizim eve sık girip çıkıyordu. Ama ben utandığımdan ondan köşe bucak kaçıyordum hep. Sanki onunla karşı karşıya kalsam, kalbimin atışlarını duyacak, yanaklarımdaki kızarıklığın sebebini anlayacaktı. Hoş, şimdi düşününce anlasın, ne vardı? Fakat o zamanlar bu akılda değildim işte.
Ortaokulda futbol turnuvalarının gözdesiydi, öyle ki sırf maça dahil olmasın diye bir gün öncesinden kavga çıkarıp onu etkisiz hale getirmeye çalışanlar olurdu. Genelde başarısız olurlardı ve o mutlaka tek gözü morarmış, kaşı ya da dudağının bir kenarı patlamış şekilde çıkardı maça. Tabii, kavgayı gerçekleştiren diğer oyuncular da öyle. Sonra abimin de defans oyuncusu olarak içinde bulunduğu onun takımı maçı kazanırdı. Her maç en az beş golü garantiydi. Rakip sınıflar haricinde tüm sınıflar onu desteklediğinden maç sonunda okulda büyük bir coşku yaşanır, günlerce o konuşulurdu. Bana da onu konuşmak için bahane çıkardı.
Ben lise birinci sınıfa geçtiğimde o lise ikideydi. Fakat Fenerbahçe'nin alt yapısında olması, sol ayağına henüz on beş yaşındayken "altın ayak" lakabı takılması ve yeteneğinin üst düzey mevkiler tarafından keşfedilmesiyle okulla pek ilişkisi kalmamıştı. Lise birden beri onu neredeyse yalnızca televizyonda görüyor, kendi içimde büyüttüğüm aşkını o şekilde besliyordum. En yakın arkadaşım Buğlem bana, "Kızım onun etrafında artık ünlü modeller, oyuncular, güzeller güzeli kızlar olacak, unut onu. Başlamadan bitti sizin aşkınız," demişti. "Zaten göz görmeyince gönül katlanır," diye de eklemişti.
Galiba, söylediği gibi de olmuştu. Araya ün girince, abimle hiç konuşmaz oldular. Mahalleye uğradığı yoktu, kendine yeni çevre, yeni arkadaşlar edinmişti. Belki ismimizi bile hatırlamıyordu artık çünkü hayatlarımız çok farklı yerlere evrilmişti. Şimdi ben yirmi iki, o ise yirmi dört yaşındaydı. Onun futbolcu olma hayallerini bildiğimden, ben de hep ona yakın olmak istediğimden spor kulüplerinde çalışabileceğim bir iş sahibi olmak istemiştim. Aslında meslek hayalim bile ona daha yakın olmak içindi. O benim hayatımda bu kadar derin yere sahipken ben onun hayatında hiç fark etmediği ufak bir gölgeden ibarettim.
Hiç bilmese de onun sayesinde hırslanarak Fenerbahçe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünü kazanmıştım. Amacım takımın sağlık ekibine dahil olup ona yakın olmaktı. Fakat ben daha mezun olamadan büyük transfer gerçekleşti. Dağhan Ulukan, Real Madrid'e doğru yola çıktı. Ülke onunla gurur duydu, her gün sayfa sayfa haberi yapıldı. Aramıza aşılmaz mesafeler girdi, gün geçtikçe aklımdaki Dağhan hayali, ona büyüttüğüm aşkla birlikte benden uzaklaşmaya başladı. Ben de hayata artık tamamen kendim için odaklandım, çünkü elimde daha fazla çalışıp yükselmekten başka bir şey kalmamıştı. Hayatımın aşkını, benim ona olan aşkımdan hiç haberi olmadan, dünyanın bir ucuna uğurlamıştım. Onun Real Madrid'e transferinden iki yıl sonra ben bölümü birincilikle bitirip bölüm hocamızın insiyatifiyle Fenerbahçe futbol takımının sağlık ekibi kadrosuna dahil oldum.
Hayatlarımız çok farklı yerlerde ilerlese de aklımın bir tarafı hâlâ ondaydı, başarılarını gururla izliyor, hakkında yapılan her haberi özenle seyrediyordum. Ancak son iki yıldır adı sürekli sakatlıklarla anılıyordu.
Acı tatlı anılar beni yakasından silktiğinde, yüzümde çocukluğumdan hatıra o buruk tebessümle gözlerimi kırpıştırarak yeniden olduğum ana döndüm. Televizyonun sesini biraz açtım. Dev ekranda Dağhan'ın sakatlandığı pozisyon dondurulmuştu, ekranın önündeki iki spor yorumcusu üzgün bir ifadeyle pozisyonu yorumluyorlardı.
"Yani ne diyebilirim ki," dedi kıvırcık saçlı olan adam. "Şansızlıklar peşini bırakmadı Şahin. Real Madrid'de bu şekilde kalması zor biliyorsun. Orada kendini gösteremediğin an bittin. Kiralanması an meselesi. Kimse bu sakatlığı bekleyemez."
Şahin Doruk başıyla onayladı. "Harika bir yetenekti ya. Sakatlıklar peşini bırakmadı resmen."
"Futbol bazen de şans işi biliyorsun. Kimisi gece hayatıyla, şanın şöhretin getirdiği şımarıklıkla bitiriyor geleceğini. Ancak gördüğümüz kadarıyla Dağhan öyle bir çocuk da değildi. Gayet işinde gücünde, istikrarlı bir sporcuydu."
"Kesinlikle katılıyorum. Fakat bazen hayat, ilerlememek için yola böyle taşlar koyuyor. Ne yaparsan yap olmaz bazen."
"Ama bu tarz sakatlıklardan eskisinden daha güçlü dönenler de var."
"Var da bunlar milyonda bir anca olur. Ben sana bir şey söyleyeyim mi Dağhan'ın kariyeri başlamadan bitti. Yapacak bir şey yok. Hele bu şekilde Real Madrid'de devam etmesi... İmkansız."
"Gelecek sezonda Dağhan'a Madrid'de yer yok mu diyorsun?"
"Kesinlikle yok," dedi Şahin Doruk. "Yerini çok çabuk doldururlar. Kiralık gönderilir o da en iyi ihtimal Cemilciğim."
"Maalesef, öyle görünüyor."
Abim ıslık çalarak salona girdiğinde bakışlarımı televizyondan ayırıp ona yönelttim. Gömleğinin kol düğmelerini ilikliyordu, haberi görünce gözlerini kıstı. "Dağhan yine mi sakatlanmış?"
Haberle çok ilgilenmemiş gibi yaparak bakışlarımı bilgisayarıma odakladım. "Öyleymiş."
Sesli bir şekilde nefesini serbest bırakıp başını olumsuz anlamda salladı. "Ardına bakmadan bırakıp gittiği mahallesine pek de başarılı olamamış bir futbolcu olarak dönecek belli ki."
"Çok başarılı olmuş bir futbolcu," diye karşılık verdim.
"Sonuçta genç yaşta Real Madrid'e transfer olmak her yiğidin harcı değil."
"Oldu da ne oldu? Bir gün bile gösteremedi kendini. İspanyol basınında alay konusu olmuş, görmüyor musun manşetleri?"
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Bazen ne yaparsan yap olmaz işte." Kaşlarımı kaldırıp abime baktım. "Üzülmüyor musun bu durumuna abi? Bir zamanlar en yakın arkadaşındı." Neden küstüklerini bile bilmiyordum ama bir anda aralarına inanılmaz bir soğukluk girmişti.
"Üzülme üzülecek duruma gelirsin demişler," dedi abim. Bakışlarını kaçırdı. "Ee, kampa gitmeyecek miydin sen? Saat dokuza geliyor."
"Yarın gidilecek kampa," dedim nefesimi sesli olarak serbest bırakırken. "Program hazırlıyordum."
Ceketini giyerken "Yeni transfer var mı?" diye sordu.
"Bu takımın adam akıllı bir forvete ihtiyacı var."
"Hiç bilmiyorum, elbette vardır gündemde bir şeyler. Şampiyonluk son anda gitti sonuçta."
"Bilsen de söylemezsin zaten." Yanıma gelip burnumdan makas aldığında gözlerimi kıstım. "Hale bak, ben Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterken sen Fenerbahçe'de diyetisyen oldun."
Bilgisayar çantasını eline aldığında "Futbolcu olamadığın için üzgün müsün?" diye sordum.
Kafasını salladı. "Sakatlıklarla boğuşmak yerine bilgisayarla boğuşmak daha iyidir. Hem, halısahada hâlâ iyi bir defans oyuncusuyum." Yükselerek hayali bir topa kafa atıyor gibi yaptı.
Sesli güldüm. "İyi çalışmalar abi."
"İyi çalışmalar yavrum," dedi ve eğilip saçlarımı öptükten sonra ofisine gitmek için evden ayrıldı. Ben de bir süre daha Dağhan'la ilgili haberi dinledim. Başka konuya geçildiğinde tekrar işime odaklandım, programı yapıp kamp boyunca evden ayrı olacağım için son günümü anne ve babamla geçirdim.
⚽️
Ertesi gün takım otobüsüyle Topuk Yaylası Tesisleri'ne gelmiştik yaz kampı için. Futbolcuların geneli tatil dönüşü ilk bir hafta isteksiz oluyordu çalışmak için, tatil zamanı beslenme düzenine, sportif çalışmalara dikkat etmeyenler ilk birkaç gün için ciddi kas ağrıları çekiyordu ve sakatlık olmaması için mesaimizi onlara harcıyorduk başta.
"Selam!" Yüzüme atılan su damlasıyla birlikte gözlerimi kırpıştırıp başımı yanıma eğerek bana suyu atana baktım. Takımın genç orta saha oyuncularından Alp'ti. Neşeli bir karakteri vardı ve yaşlarımız birbirine yakın olduğundan takımın sağlık ekibine katıldığım günden beri iyi anlaşıyordum onunla.
Sağ elimle yüzümü silerken "Selam," dedim gülümseyerek. Onu şöyle bir inceledim, hafiften bronzlaşmıştı, saçları uzamış ve düzgün bukleler olarak alnına dökülüyordu. "Tatil yaramış."
Gülümseyerek sağ elini kaldırıp avucunu sıktı ve bana küçük çaplı bir kol kası gösterisi yaptı. "Boş bırakmadık evelallah. Formumuzu koruduk, diyetisyenimize çok iş çıkmasın diye hep."
Kaşlarımı kaldırdım. "Diyetisyeninize çok iş çıkmasın diye mi yoksa tatil boyunca takıldığın kadınlara gövde gösterisi yapmak için mi?"
Sesli bir şekilde nefesini verirken boğazını temizledi. Başını eğip boyuma yaklaşmayı denedi ama öyle uzundu ki pek de başarılı olamadı. "Sus kız," dedi sessizce. "Yeni unutturdum sayılır, yine göze batacağım."
"Ben sussam ne? Hâlâ magazinlerin gündemindesin." Gözlerimi kıstım. "Ne istiyorsun?" Sabah sabah ilk işinin beni görmek olması ve konuşması çok da normal değildi. Onu tanıyordum.
Omuzlarını düşürdü. "Doğrusunu söylemek gerekirse, tatilde biraz çizgiyi aştım galiba," dedi ağzının içinden konuşarak. "Bu hafta ölçüm yapmasak olur mu?"
"Reha hocama söylerim."
"Delirme!" diye fısıldadı panikle. "İshak hocanın kulağına giderse sı..." Öksürdü. "Altıma etmiş olurum. Bu ufak kilo artışını aramızda halledelim. Hem..." Tatlı tatlı gülümseyip başını yana eğdi. "Sen bence tek başına iyisin zaten ya. Hangi takımın böyle genç, akıllı, güzeller güzeli bir diyetisyeni var ki?"
Başımı arkama eğdim. "Futbol kulübünde diyetisyen olmak isterken hayalim gizlice kazanova futbolcuların arkasını toplamak değildi."
Kolunu omuzuma attı. "Demek yardımcı olacaksın, çiçeğim."
"Bakarız," dedim nefesimi serbest bırakarak. "Kolunu üç saniye içinde omuzumdan çekmezsen bu iş yaş."
Hemen çekti. "Bir tanesin Feza," deyip yanağımdan makas aldı. "Sen de olmasan burası hiç çekilmezdi."
Gülerken koluna dirsek attım hafifçe. "Sen tam bir playboysun."
Kahkaha atıp saçlarımı karıştırdı. Benimle takılmayı seviyordu, doğrusu o da bana iyi geliyordu.
"Alp!" Arkadan gelen sesle birlikte arkamızı döndüğümüzde Alp'in ekürisi olarak bilinen, defans oyuncusu Gökay'ın bizim tarafımıza geldiğini gördük. "Lan sen millete Gökay Fifa'da hiç iyi oynamıyor, ona öğretmeye çalışıyorum mu dedin?"
Alp sırıttı. "Kim demiş kardeşim? Yok öyle bir şey."
"Lan herkes konuşuyor! Ben sana yeniliyormuşum hep! Oğlum sen beni tek bir oyunda yeniyorsun o da langırt lan!"
"Oğlum evet. Ben Gökay kendini geliştiriyor dedim kötü oynuyor demedim ki. Hatta Feza, az önce sana bahsetmedim mi Gökay'ın ne kadar iyi oynadığından."
Kafamı olumsuz anlamda salladım. "Asla bahsetmedin. Ben de Fifa'da iyi değil diye duymuştum."
Alp, "Yaktın beni Feza!" derken Gökay "Bitirdim lan seni!" diyerek elindeki buz gibi suyu Alp'in başından aşağı döktüğünde aralarında hazırlık maçının oynanacağı sahaya dek komik bir kaçma kovalamaca başlamıştı.
Babam, fanatik Fenerbahçeliydi. Haliyle bizi de öyle yetiştirmişti. Küçüklüğümde Alex De Souza'nın büyük hayranıydım, babamla birlikte izlemediğim maç kalmazdı. Bununla yetinmez, bilgisayardan sürekli maçtan önce ve sonra futbolcuların özel videolarını izlerdim. Soyunma odalarındaki neşeli anlarını, dil sürçmeli röportajlarını, kutlamalarını... Bir şekilde aralarında olmanın hayalini kurardım. Babam aslında çok iyi futbol oynuyormuş ama geçirdiği diz sakatlığı nedeniyle kariyeri başlamadan bitmiş. Eğer o sakatlığı geçirmeseydi hayatımız nasıl olurdu diye düşünmeden edemezdim. Eğer futbolcu olsaydı ben de o anlara katılabilirdim diye düşünürdüm. Sonra abimin futbola ilgisi başladı ama çok da iyi ilerleyemedi o. Bilgisayara olan tutkusu ağır bastı. Ve ben hayalini kurduğum bu ortama, tamamen kendi aracılığımla kavuşmuş oldum. Bu hâlâ garip hissettiriyordu.
Kampın ilk günü antrenman bir sakatlık olmadan tamamlanmış, ilk güne özel bir barbekü partisi düzenlenmişti. Geçirilen tatil boyunca birbirini özleyen futbolcuların birbiriyle yaptıkları komik diyaloglara yakından şahit olmak son zamanlarda hiç gülmediğim kadar gülmemi sağlamıştı. Yemek sonrasında başkanın sağlık ekibini özel olarak toplantı odasına çağırmasıysa beklemediğim şeyler arasındaydı. İlk günden ansızın toplantıya çağrılmak bir şeylerin ters gittiğine işaretti. İçimdeki kötü ses, sabah Alp'le olan gizli konuşmamızın duyulduğunu düşündürüyor, bu yüzden ellerim terliyordu.
Başkandan önce toplantı odasına geçtik. Sağlık ekibi başkanı, takım doktoru, aynı zamanda beni kadroya dahil eden üniversite hocam Reha Haknaz'ın yanında oturuyordum. Başkan gelmeden önce içimde tutamayarak "Hocam," dedim sessizce. Reha hocam bana baktı. "Bu toplantı ne ile ilgili olacak?"
Reha Hoca sessizce öksürdü. Başını eğdi ve "Haberin yok mu?" diye sordu.
Kaşlarımı çatıp başımı salladım. "Kimse bana bir şey söylemedi."
"Yeni bir transferle alakalı," diye aydınlattı beni. Ama yine de aklımdaki soru işaretleri yok olmuş değildi. Takıma her dönem birileri mutlaka transfer oluyordu ama hiçbirinde sağlık ekibi alelacele çağrılıp toplantı yapılmıyordu.
Reha Hoca söyleyeceklerini tamamlayamadan kapı açıldı ve kulüp başkanı Ahmet Şimşek, teknik direktör İshak Şansal'la birlikte içeri girdi. Reha Hoca'ya hâlâ şaşkın şaşkın baksam da herkese ayak uydurup Başkan'ı karşılamak için ayağa kalktım.
Başkan Ahmet Şimşek, elli sekiz yaşında, her daim kararlı bakışlarla çevrili kahverengi gözlere sahip, kendinden emin ve hayatını Fenerbahçe'ye adamış, karizmatik bir adamdı. Sözünün üstüne söz söylenmezdi, bir şey yapıyorsa herkes onun Fenerbahçe'ye iyi geleceğini bilirdi. Ne kulübü, ne takımı ne de oyuncularını kimseye ezdirmezdi.
Eliyle koltukları işaret edip "Oturun arkadaşlar," dediğinde tekrar dönen deri koltuklara oturduk. Teknik direktörle birlikte masanın başındaki sandalyelere oturduktan sonra ellerini cilalı masanın üzerinde birleştirdi Ahmet Başkan. Elektronik sigarasını ceketinin cebinden çıkardı, dudaklarına götürüp bir fırt çekti. Sigaranın dumanı odanın içinde yayılırken ince dudaklarını araladı. "Şimdi biliyorsunuz, ben her zaman derim ki Fenerbahçe yalnızca bir spor kulübü değil, sporcularımızın arkalarında sapasağlam duran bir dağdır. Açtığı sıcak kollarıyla anadır, verdiği güvenle babadır Fenerbahçe."
Konuşmaya epey dramatik bir şekilde başlayınca konunun tahmin ettiğimden öte bir durum olduğunun idrakine vardım. Küçüklüğümden beri ciddi ortamlarda içimden gülesim gelirdi, şimdi de bir şey beni gülmek için zorluyordu ve Başkan'ın yüzüne ciddiyetle bakmak çok zordu. Anlıyormuş gibi başımı sallayıp suratıma oldukça hüzünlü bir ifade yerleştirmeyi denedim. Aklıma kötü anılarımı getirmeye çalıştım. Şu yaşa kadar yaşadığım en kötü anım, Dağhan'ın İspanya'ya gittiği gündü. Çünkü bir daha asla karşılaşamayacağımızın bilincine varmıştım o gün. Suratım asıldı tabii hemen.
Reha Hoca'nın çaktırmadan dirseğimi dürtmesiyle daldığımı fark ederek gözlerimi kırpıştırdım ve yeniden Başkan'ın sözlerine odakladım kendimi.
"Genç ve yetenekli futbolcumuz Dağhan Ulukan, millî maçlar esnasında dünyanın çeşitli kulüpleri tarafından takibe alınmış, en köklü kulüplerden transfer teklifleri almıştı." Konunun beklemediğim bir şekilde Dağhan'a gelmiş olması kalbimde küçük çapta bir çarpıntıya sebep oldu. "Real Madrid'e transferi sayesinde kazandığımız bonservis bedeliyle kulübümüz ciddi bir ekonomik sıkıntının üstesinden geldi. Dağhan genç yaşında hem bizleri gururlandırdı hem kulübün reklamını yaptı hem de kulübün kalkınmasını sağladı."
Gerçekten de öyle olmuştu. Fenerbahçe bir ekonomik krizi Dağhan transferiyle atlatmıştı.
"Ancak, bizi gururlandıran ve çok şeyler başaran genç futbolcumuz, şimdilerde Real Madrid'de kronik sakat olarak görülmekte. Futbol kariyeri neredeyse bitecek gibi bakıyor herkes. Doğru muyum?"
İşte şimdi gülmek değil, ağlamak istiyordum. Doğruydu, maalesef öyleydi. Dağhan ve Fenerbahçe bunları hak etmemişti.
Ya bu çok sık
Sessizce başlarımızı salladık. "Haklısınız Başkan'ım."
Başkan iç çekti. "İşte bu noktada, kulübümüzden ayrılan ancak yuvasından ayrılmayan futbolcularımıza yapacağımız gibi, vefa ve minnet borcumuzu unutmayarak Dağhan'ı yeniden Türk futboluna kazandırma görevini biz üstleniyoruz."
Kaşlarımı kaldırdım. Başkan'ın söylediklerini algılamaya çalışıyordum ama... Doğru mu anlıyordum?
"Dağhan'ı yeniden Fenerbahçe'de mi göreceğiz Başkan'ım?" diye sordu fizyoterapistlerden Hakan.
Başkan, ağır ağır başını salladı. "Bizden beklenen forvet transferini, Dağhan'la yeniden sözleşme imzalayarak gerçekleştiriyoruz. Önümüzdeki günlerde yeniden sözleşme imzalayıp sağlık ekibi kontrolünden geçmek için Türkiye'ye gelecek." İşaret parmağıyla hepimizi tek tek gösterdi. "Ve sizler de bu vesileyle, Real Madrid'de bir türlü sakatlıklardan kurtulamayan Dağhan'a şifa olarak Fenerbahçe'nin sağlık ekibinin ne kadar güçlü olduğunu tüm dünyaya göstereceksiniz. Ona özel bir ekip hazırlamanızı istiyorum."
Başkan son sözlerini söylerken ben ağzı açık ayran budalası gibi ona bakıyordum. Aklımdansa o an tek bir düşünce geçiyordu.
Ne yani şimdi...
Dağhan Ulukan, yeniden Fenerbahçe'de mi oynayacaktı? Üstelik...
Ben de buradayken?
Dedikodular elbette kulağıma gelmişti ancak Real Madrid'den tekrar buraya döneceğine ihtimal vermiyordum, şaşırmıştım bu yüzden. Heyecanlanmıştım. Kalbimin atışları sanki koca bir parkuru dur durak bilmeden koşmuşum gibi hızlanmıştı, sonrasında söylenenleri duymaz olmuştum neredeyse.
Ahmet Başkan Dağhan için özel kurulacak ekibin listesinin acil bir şekilde oluşturulması emrini verip çıktığında odada birkaç saniyelik sessizlik oluştu. Herkes kendi alanından kişilerle konuşmaya başladığında ben de Reha hocaya döndüm.
"Siz bu işin de üstesinden gelirsiniz hocam," dedim gülümseyerek.
Gülümseyip ellerindeki kağıtlardan gözlerini ayırdı, burnunun üzerine düşen gözlüğünü işaret parmağıyla yukarı itip bana baktı. "Teşekkür ederim Fezacığım ama..." deyip derin bir nefes aldı. "Benim artık kendimi ispat etmem gereken bir durum yok. Bu görev, veliahtım olarak sende olacak."
Bir anlığına söylediklerini idrak edemeden donup kalarak, "Bende mi?" diyebildim sadece.
Başıyla onayladı. "Evet, sende. Artık benim gölgemde değil kendi ışığında çalışmanın zamanı geldi. Bu transfer yalnızca bir oyuncunun dönüşü değil, senin de sahneye çıkışın olacak."
Avuç içlerimin terlediğini hissettim, daha önce Reha Hoca'nın yanında onun desteğiyle takip etmiştim futbolcuları. Ama şimdi direkt omuzlarıma yüklenen görevi halledebileceğimden şüpheye düşmüştüm. Üstelik, benden üstlenmemi istediği görevin ana kahramanı çocukluk aşkımdı. Belki bu durum ortaya çıksa kulüpte bile çalışamazdım. Etik miydi? Yapabilir miydim? Duygularımı devreye sokmadan ona yalnızca danışan gözüyle bakabilir miydim? "Ben..." dedim sessizce. "Bunun üstesinden gelebilir miyim, bilmiyorum."
Reha Hoca gülümsedi. "Alçakgönüllülük etme, kendine güven. Üniversiteyi bölüm birinciliğiyle bitirdin, işini tutkuyla yapıyorsun. Sporcu Yaralanmalarında Beslenme, konulu tezin dün gibi aklımda. Üstesinden gelirsin, geleceksin. Sana güvenim tam." Kısa bir duraksama sonrası ekledi: "Bu işi başar, ben de huzur içinde emekliliğe ayrılıp hayatımın tadını çıkarayım."
Gözlerim buğulandı. "Emekliye mi ayrılacaksınız?"
"Geç bile kaldım," diye yanıtladı beni. "Bu kulüp bana ömrümün en güzel yıllarını verdi, şimdi o güzel yılları tatmanın sırası sende. Hadi bakalım, beni gururlandır olur mu? Hep yaptığın gibi."
"Hocam..." dedim. "Teşekkür ederim. Bana daima güvendiğiniz için."
Gülümsedi. "Bu söylediklerini, görevi benimsedin olarak sayıyorum?"
Tebessüm ederek başımı eğdim.
İfadesi rahatladı. Ardından masanın üzerindeli belgeleri düzenleyip mavi kapaklı dosyayı bana doğru itti. "Bu Dağhan'ın dosyası. Son testleri, Real Madrid'deki son beslenme planı, kan değerleri... Hepsi burada. İncele, ona göre bir plan oluştur. Direkt kameralara çarpıp göze batma diye sağlık kontrolünde Dağhan'ın yanında ben olacağım ama tesise girdiği andan itibaren sana emanet."
Reha Hoca'm, üniversite yıllarından bu yana yalnızca bir öğretmen değil, baba gibi ilgileniyordu benimle.
Tüm öğrencilerine karşı öyleydi gerçi. Benim derslerdeki başarım bir adım önde olmamı sağlamıştı yalnızca. Dosyayı alırken ellerim titredi. Kapağın üzerinde yazan ismi okuyunca kalbim yeniden kanat çırptı.
Dağhan Ulukan.
Hayat gerçekten çok garipti. On beş yıl önce kaybettiğim ve bir daha hiç karşılaşamayacağımı sandığım çocukluk aşkımı yeniden karşıma çıkarmış, üstelik bu defa benim ona iyi gelmem için bir plan yapmıştı.
⚽️
Futbolcuların vücut analiz ölçümleri ve beslenme planı güncellemeleriyle başlamıştım güne. Tatil dönüşü olduğundan herkesin dengesi biraz şaşmıştı, kimi yağ oranını arttırmış, kimi kas kütlesini kaybetmişti, doğal olarak dengesiz beslenen futbolcuların çoğu hâlâ kas yorgunluğu ya da halsizlik yaşıyordu.
"Ee, durum nedir?"
Tatilde yaşanan beslenme dengesini biraz fazla aşan Alp'in ölçüm sonuçları pek iç açıcı değildi. Dudaklarımı büzüştürüp başımı kaldırdım ve gözlüğümün ardından ona baktım. "İki kilo yüz elli iki gram," dedim kaşlarımı kaldırarak. "Büyük çoğunluğu da yağ. Tatil boyunca tek yaptığın yemek yemekti galiba."
Yapay bir kahkaha atıp avucunu ensesine yasladı.
"Ölçüm cihazında bir hata olmasın?"
"Ölçüm cihazı yalan söylese de..." gözlerimi aşağı indirdiğimde bakışlarımı takip etti. "Göbeğin yalan söylemez." Elimi kaldırıp göbeğine doğru salladım. "Merhaba, tanıştığımıza memnun olmadım ne yazık ki."
Ansızın utanma içgüdüsüyle ellerini karnının üzerinde birleştirdi ve görmemi engelledi. "Abartma canım, göbeğim de çıkmadı." Dikleşti ve nefesini tutup karnını içine çekti. "Hâlâ fitim." Nefesini bırakır bırakmaz göbeğinin yeniden ortaya çıkmasıyla durumu kabullenip masamın üzerinden bana doğru eğildi. "Nasıl düzelteceğiz?"
"Kahvaltıdan akşam yemeğine kadar her şeyi planlayacağım. On gün boyunca karbonhidratı kısacağız, antrenman sonrası beslenmeni ben takip edeceğim, ölçümlerini haftada iki gün değil her gün yapacağım. Listenin dışına çıkamazsın. Bir kilo artışını daha gizlice halledemeyiz. Olası bir uyumsuzlukta durumu Reha hocama aktarmak zorunda kalırım."
Başını bir asker edasıyla alnına koydu. "Emredersiniz komutanım!" Gülümsedim. "Listenin bir adım dışına çıkarsam namerdim."
"Bakacağız," dedim ve yeniden bilgisayarıma döndüm. Yağ oranını düşürüp kas aktivasyonunu geri kazanarak metabolizmayı yeniden düzene sokabileceğimiz bir beslenme programı oluşturduktan sonra listeyi Alp'in mailine gönderdim. Aynı zamanda çıktısını alıp ona uzattım. "Program hazır, mailine gönderdim," dedikten sonra çıktısını alıp ona uzattım. "Belki buzdolabına yapıştırmak istersin."
Listeyi şöyle bir inceledi, yüzünün düştüğünü fark ettim ama idare edecekti. "Eyvallah," dedi tok sesiyle. Ardından yeniden bana yaklaşıp sesini kısarak konuştu. "Sırrımı sakladığın için dile benden ne dilersen."
Tebessüm ettim. "Daha fazla dengesiz beslenmemeni diliyorum."
Gülerek "İnşallah be gülüm," dedi ve geri çekildi.
Ses tonu yapamam gibi çıksa da yapabileceğini biliyordum, tatil dönüşü ufak tefek oynamaları olsa da sonrasında iyi toparlıyordu her defasında.
Alp'in odamdan çıkmasının ardından genel yağ ölçüm kayıtlarını listeye girdim. Bilgisayardaki işim bittiğinde X'ten gelen bildirime şöyle bir baktım, Sporzine sayfasından gelmişti bildirim. Saat on bir buçuktu, Dağhan'ın İspanya uçağının kalkış saatiydi, yani yaklaşık iki saat sonra kampta olacaktı. Günlerce gözardı etmeye çalıştığım hislerim yeniden yükselişe geçmişti ve kalbimi zapt etmek zordu. Merakla atılan tweeti okudum. "Fenerbahçe'nin yeniden kadrosuna kattığı Dağhan Ulukan, sağlık kontrollerinden geçmek üzere İstanbul'a doğru yola çıktı."
Uçağa ilerlerken arkası dönük bir şekilde fotoğrafı çekilmişti. Başına lacivert şapka takmış, aynı renk kapüşonunu da şapkasının üzerine örtmüştü. Başı tüm fotoğraflarda önüne eğikti, siyah camlı ve kalın siyah çerçeveli lüks güneş gözlüğünün ardında kalan gözleri nedeniyle ifadesi de görünmüyordu. Üzgün olduğunu düşünüyordum, genelde şiş gözlerini kapatmak için yaparlardı futbolcular bu tarz kombinleri. O fotoğrafların hepsi içime oturdu. Yüreğim ona üzüldüğü gibi onun için hızlanıyordu aynı zamanda. Bu nasıl olabilirdi? Onu en son bundan beş yıl önce; on yedi yaşımda, mahalleye uğradığı bir gün rastgele görmüştüm. O beni görmemişti bile. Ancak tek bir fotoğrafı, karşılaşma ihtimalimiz beni hâlâ nasıl heyecanlandırabilirdi? Aptallık ediyordum. Başka bir açıklaması olamazdı bunun.
Derin nefes alıp verdikten sonra sayfayı kaydırdım ve hakkında atılan tweetleri okudum.
"Çöp."
"Real Madrid'de tutunamayınca ben."
Profilinde Galatasaray amblemi bulunan birkaç hesap sadece "Hahahahahahahahahah." temalı tweetler atmıştı.
"Kaybetmediği tek şey yakışıklılığı valla. Bu adam bundan sonra forma reklamında model olur ancak. Fenerium değerlendirsin."
"Adam gibi bir forvet istiyoruz admin."
"Aynen Real Madrid efsanesi oldun bak şimdi. Ahshd."
Ama insaflı şeyler yazanlar da vardı.
"Arkadaşlar iyi misiniz? Adam sakatlıktan önce Fenerbahçe'ye müthiş katkıda bulundu. Hepimizi heyecanlandırıyordu, top ayağına geldiği an gol diyorduk. Transferiyle Fenerbahçe'yi büyük bir krizden kurtardı. Şimdi vefa borcu sırası bizde."
"Zor ama inşallah formuna kavuşup milletin ağzını kapatır."
"Hadi be koçum, eski haline dön."
"Benim hâlâ umudum var gençler."
Hakkında yazılan olumlu şeyler az da olsa mutlu etti beni. Sanki ne ilgilendiriyorsa. İlgilendiriyordu işte, elimde değildi. Aramızda kötü hiçbir şey geçmemişti ki, çocukluğumun en güzel şeylerinden biriydi o. Ne kin ne nefret besleyebilirdim.
Takım, akşamüzeri yapılacak ikinci antrenmandan önce yemek için yemek salonuna geçtiğinde televizyonda basın toplantısı açıktı. Futbolcular iştahla yemeklerini yerken bakışlarını ekrandan ayırmıyor, kendi aralarında Dağhan hakkında konuşuyorlardı. Televizyonda önce sağlık kontrolünden geçtiği anların videoları verilmişti. Göz kontrolü, tüm göğüs kaslarını ortaya seren kardiyo ve efor testi anlarının videosu tek tek sunulmuştu izleyiciye.
"Aslanım be," dedi takımın esas kalecisi Turgay abi. Esmer, iki metre boyunda, oldukça kaslı ve heybetli bir adamdı. On beş yıldır Fenerbahçe'nin kaleciliğini yapıyordu ve jübilesini burada yapmakta kararlıydı. "Görüyor musunuz vücudu? Size bir şey söyleyeyim mi? Ne bir iki ayı, on günde iyileşir bu. Var o ışık. Yaban eller iyi gelmedi yiğidime."
"Aslanım demeseydin iyiydi abi. Başkanın kulağına gitmesin." Alp'in yanıtıyla takım gülüştü.
Turgay abi göz ucuyla ona baktı. "Oğlum takıla takıla oraya mı takıldın?"
"Hassas noktamız, lütfen ama. Aslanım yok. Kaplanım olabilir, kurdum olabilir, boğam olabilir, kanaryam olabilir... Madara olmayalım şimdi elaleme."
"Haklısın lan," dedi Turgay abi. "İyi dedin."
"Başlıyor başlıyor, susun."
Defans oyuncularından Devran'ın uyarısıyla herkes aynı anda sustu. Bense zaten dakikalardır gözümü ekrandan ayırmıyor, ayıramıyordum. Tabağımdaki bol proteinli akşam yemeğine dokunamamıştım bile. Ensemden terler aktığını hissediyordum.
Oradaydı.
Teknik direktör İshak Hoca ve Başkan Ahmet Bey'in ortasında oturuyordu. Önlerinde farklı kanallara ait onlarca mikrofon bulunuyordu, sürekli fotoğraf çekildiğini belli eden deklanşör sesi bulunduklara hakim olan tek sesti. Baktığım her an kendimi buğday tarlasının içinde hissettiren kumral, kısa saçlarını arkaya taramıştı, göz altları şişmişti ve yorgun görünüyordu ancak bu yorgunluk yakışıklılığından zerre miktar götürmemişti. Koyu yeşil gözlerindeki o tanıdık sıcaklık yerini buz gibi bir bakışa bırakmıştı. Ama yine de oydu işte. İlk gördüğüm andan bu yana baktığım her an kalbimin nabzını değiştiren adamdı.
Tüm kameralar hazır olduğunda söze ilk başlayan kulüp başkanı Ahmet Şimşek oldu. "Değerli basın mensupları, hepiniz hoş geldiniz. Bugün burada olmamızın nedeni..." Elini destek olmak istercesine Dağhan'ın sırtına koydu. "Fenerbahçemizin çocuğu Dağhan Ulukan'ı yeniden yuvasına dahil etmektir." Başını ona çevirdi. "Dağhan, yuvana tekrar hoş geldin oğlum. En başından beri yaptığın gibi kötü olan her şeyi geride bırakıp bizi yeniden gururlandıracağına eminim."
Dağhan, dudaklarını birbirine bastırıp gülümsercesine bir ifade takındı. Kafasını eğip "Teşekkürler başkanım," dedikten sonra derin nefes alıp verdi. Kollarını göğsünde birleştirdi, kameralara baktı. "Öncelikle, yeniden, her zaman yuvam bildiğim Fenerbahçe'de olduğum için çok mutluyum. Her futbolcu gibi benim de çeşitli hayallerim vardı, bunun için her zaman çalıştım, istikrarı elden bırakmadım. Fakat kader bazen en iyi halinizi ortaya çıkarmak için yolunuza büyük engebeler koyabiliyor. Yaşadığım sakatlıklar gerçekten çoğu futbolcunun pes etmesini, buraya kadar demesini sağlayacak türdendi. Ancak gerek Fenerbahçe'nin desteği, gerekse futbola aşkım sayesinde, benim pes etmeye hiç niyetim yok. Allah nasip ederse Fenerbahçe'de kaldığım yerden hep birlikte tarih yazmaya devam edeceğiz."
Söyledikleri biter bitmez, takım arkadaşları sanki Dağhan şu an bu odadaymış gibi "Bravo," diyerek gür bir şekilde alkışlamaya başladılar.
"Sorularınızı alalım arkadaşlar." Menajerinin komutuyla gazetecilere söz fırsatı geçti.
Yüzünü görmediğimiz gazeteci adamlardan biri sordu ilk soruyu. "Dağhan öncelikle yurduna hoş geldin."
"Eyvallah, hoş buldum."
"Real Madrid'e gittiğin zaman senden beklentiler çok yüksekti ama bir türlü beklenen performansı veremedin. Bunca sakatlığın sebebi ne olabilir? Gerektiği kadar spor yapmadığın ya da idmanlara düzenli katılmadığın konusunda söylentiler var. Ne kadarı doğru?"
"Ulan onun bunun evladı, nerede var o söylenti, yavşak herif," diyen elbette Dağhan değil, Turgay abiydi. "Götünden haber uyduruyor. Laf çıkaracak ya."
Öyleydi doğrusu.
Ancak Dağhan bu tarz sorulara hazırlıklı olacaktı ki hiç bozmadı ifadesini. "Yurtdışındaki basında hakkımda bu tarz haberlere rastlamadım. Elbette adını yalan haberlerle duyurup prim kasmak isteyenler de kaçmış olabilir gözümden. Şimdi yapılan gibi." Gülümsedi. "İdmanlara eksiksiz katıldım ve istikrarlı olduğumu herkes biliyor. Ama bu futbol... Sakatlıklar her zaman olabiliyor. Herkesin benden beklentisinin yüksek olduğunu biliyordum. Fakat bazen olmuyor." Omuzlarını kaldırıp indirdi. "Olmadı. Art arda sakatlıklar yaşadım, bundan dolayı performansımı yansıtamadım. Ama henüz yolun başındayım, kendimi ispat edebilmek için uzun bir yol var önümde. Yapacağım. Futbol benim en büyük tutkum ve kendimi kanıtlamadan bırakmaya hiç niyetim yok."
Bir başka gazeteci, "Yeniden Fenerbahçe'de olmak sana nasıl hissettiriyor?" diye sordu.
Tebessüm etti. "Burası benim güvenli alanım gibi. Fenerbahçe'ye gelirsin ve burada başaramayacağın hiçbir şey olmaz. Çünkü ailen her zaman arkandadır."
"Sakatlığın bitip kendini tekrar ispatlarsan tekrar Real Madrid'e dönme gibi bir ihtimalin var mı?"
"Fenerbahçe'de uzun bir yolum var," diye yanıtladı bu soruyu. Elbette Real Madrid'i kestirip atamazdı.
"Real Madrid'de ortam nasıldı? İyi olduğun kişiler var mıydı?"
"Ortam çok iyiydi, takım arkadaşlarımın hepsiyle, hocalarımla da aram çok iyiydi. Bana sakatlık sürecinde çok fazla destek oldular. Takımdan ayrılmamın bunlarla hiçbir alakası yok. Ben küçüklüğümden beri derimi kesseniz kanım sarı lacivert akar derdim. Ve kan kaybettiğimi hissettiğim bu günlerde bana şifa olacağını bildiğim yerdeyim."
"Fenerbahçe'den Real Madrid'e gittin ve bir futbolcunun yaşayabileceği en talihsiz şeyi yaşadın. Geçirdiğin sakatlığından dolayı çok geçmiş olsun öncelikle. Taraftar bir santrafor beklentisi içindeyken senin transferin duyuruldu. Şimdi üzerinde bir baskı olacak daha hızlı iyileşmen için. Bu baskı seni korkutuyor mu?"
"Baskı, her futbolcuda vardır. Zaten bu baskı kendimizi daha hırslandırmaya yarıyor, beklenti olmasa hırs da olmazdı. Gerek iyileşme sürecinde, gerek iyileştikten sonra sahada Fenerbahçe'm elimden gelenin fazlasını yapacağım. İnşallah her şey güzel olacak."
Basın toplantısı, aynı soruların farklı versiyonlarıyla biraz daha devam ettikten sonra Başkan'ın, "Futbolcumuzu daha fazla yormayalım, katılan herkese teşekkürler," sözleriyle sonlandığında takımdan tekrar alkış tufanı koptu. Yayın sonlanıp reklam arasına girdiğinde yarın sabah burada olacağını bilmenin gerginliği vardı üzerimde. Avuçlarım terlemişti, üzerimdeki Fenerbahçe logolu lacivert tişört kalın bir kürk gibi geliyordu şimdi bana. Ensemden topuz yaptığım kestane rengi saçlarımı açık bırakmıştım sanki, öyle bir yük olmuşlardı bana.
Unuttum sanıyordum.
Zaten sevilir miydi yıllarca öyle uzaktan uzaktan.
Unutmuş olmalıydım.
Ancak on beş yıldır içimde büyüyen sevgisi, onunla ilgili tek haberde yine gün yüzüne çıkmış, kalbim yerinden çıkmak ister gibi atmaya başlamıştı. Onu her gördüğümde elim ayağıma dolaşır, kelimeler lisanımı terk eder, konuştuğum dili unuturdum. Artık, mesleğini eline almış, yirmili yaşlarının başında bir yetişkindim, böyle olmazdı. Olamazdı.
Ne yapmalıydım?
Profesyonel davranmalı, onu diğerlerinden ayrı görmemeliyim.
O benim hayatımda göçmen kuşundan farklı olmamıştı. Bir kere kaçıp gitmişti uzak diyarlara ve o zaman çektiğim acıyı dün gibi hatırlıyordum. Tekrar bağlanıp tekrar uçup gitme acısına katlanamazdım. Zaten benim duygularıma hiçbir zaman karşılık vermediği apaçık ortadaydı, yoksa hiç ulaşmaya çalışmaz mıydı? Onun aklına bile gelmemiştim o benim yıllarca aklımda ve kalbimde yaşarken. Zor unutmuştum ve kalbimdeki aşkını yeniden yeşillendirmeye niyetim yoktu. Hem hatırlamazdı bile belki beni. Ben de bu sayede etrafında bir gölge gibi dolanır dururdum.
Gerekirse zorunlu görüşmeler haricinde ondan köşe bucak kaçar, konuşmazdım. Öyle ya, çoktan yabancılaşmıştık birbirimize. Tanıdık olduğunu hatırlatmaya ne gerek vardı? Mesafemi koruyacaktım.
Düşüncelerimle kendimi ikna etmiş bir şekilde odama geçtim, yatağa girdim, tüm ışıkları, telefonumu ve aklımı oyalayabilecek her şeyi kapatarak uyumaya çalıştım. Fakat aklımda dönüp duran tek şey Dağhan'ın yüzü oldu, şimdi yorgun görünen hafiften çekik yeşil gözleri bulanıklaştı, çocukluğumuzdaki halini aldı, geçmiş ve bugün birbirine karıştı.
Ve ben onu ne kadar düşünmemeye çalışsam da Dağhan, o gece rüyalarımı esir aldı.
⚽️
Ertesi sabah, sanki renkler daha canlıydı. Bunu kabul etmek istemiyordum ama öyleydi. Olması gerekenden çok önce uyanmış, ne yapacağımı bilemeden odamda volta atmaya başlamıştım. Hazırladığım raporları düzenlemeye çalıştım ancak birkaç kelime okuyor, okuduğumu anlayamadan Dağhan'ın yüzü tekrar aklımda beliriyordu. Kahvaltı saatine yakın lacivert, fenerbahçe logolu tişörtümü ve eşofmanımı giyindim. Aynanın karşısına geçtiğimde göz altımı kapatıp güneş kremi sürdüm. Saçlarımı dağıttım, olduğumdan daha güzel görünmek istediğim için şekillendirmek adına tarağımı elime aldım.
Sonra düşündüm.
Tüm bu çaba ne içindi? Bu rutin dışı hazırlığı kendim için değil, onun için yapıyordum. Farkına varmak irice etti beni. Kim için yapıyordum? Yıllar önce, aramız gayet iyiyken bir sabah ansızın benimle konuşmayı kesmiş, karşılaştığımız anlarda başını çevirmeye hatta mümkünse yolunu dahi değiştirmeye başlamıştı. O gece ne olduysa beni sosyal medya hesaplarından dahi takipten çıkmıştı. Düşünüp düşünüp bir sonuca varamamış, ardından yakalamak üzere olduğu üne, değişen hayatına bağlamıştım tüm bu yaptıklarını. Başka bir açıklaması yoktu çünkü.
Durmak bilmeyen iç çatışmamda, Dağhan'ı silen, acısını geçmişte yaşayan tarafıma uyum sağladım. Tarağı elimden fırlatır gibi atıp saçlarımı tepemde dağınık bir topuz halinde birleştirip özensiz bir şekilde bağladım. Her zamankinden farklı olmayacak, göğsümü adeta yumruklayan kalp atışlarımı duymazdan gelip profesyonel davranacaktım.
Reha hocamla birlikte kahvaltı için yemekhaneye indim. Dağhan Ulukan için yaptığım listeyi incelemiş, oldukça iyi bulmuştu. Sanki zaten sürekli onu düşünmüyormuşum gibi durmadan onun adını anıyor, işleri farkında olmadan benim için daha zor hale getiriyordu.
"Dağhan için bir randevu oluşturdun mu?"
Filtre kahvemden bir yudum alıp boğazımı yatıştırdıktan sonra başımla onayladım. "Bugün saat 13.00'ü ona ayırdım."
"Çok iyi. Ne kadar erken o kadar iyi."
"Geliyor lan!"
Mevkisi sağ kanat olan Semih'in yaptığı bu bilgilendirmeyle odanın içindeki diğer herkes gibi benim de bakışlarım kapıya çevrildi.
Ve geleceğini bilmeme rağmen kendini bu duruma hiç hazırlayamayan kalbim yeniden göğsümden fırlarcasına atmaya başladı. Dakikalar sonra yemekhanenin kapısı açıldı ve Dağhan içeri girdiği an odanın içindeki hava yoğunlaştı. Kalbim, krizin eşiğinde gibi kasıldı. Üzerinde yeni sezon çubuklu forması vardı, altınaysa lacivert eşofman altını giyinmişti. Kısa kollu formanın kollarını hafiften kıvırmış, kendine özgü bir tarz oluşturmuştu. Kahverengiye çalan kumral saçları alnına doğru düşmüş ve yorgun bakan gözlerine gölge düşürmüştü. Onu yıllar sonra karşımda görünce, kalbim rotasını, aklım koyduğu sınırları unuttu bir kez daha. Avuç içlerim daha da terledi, midemde kelebelekler uçuştu, karıncalar kanıma karıştı. Tüm bunlar, kesinlikle istemediğim tepkilerdi.
Tüm takımla birlikte sağlık ekibiyle ben de ayağa kalktım ve takım arkadaşlarının alkışlarına güç bela eşlik ettim. Önüne ilk giden Turgay abi oldu, onu görür görmez Dağhan'ın da yüzü güldü. Tokalaşmak için ellerini birbirine çarptılar ve hemen ardından sıkıca sarıldılar. "Evine hoş geldin koçum!" dedi Turgay abi. Ardından takım arkadaşlarına bakıp elini kaldırdı.
Bu hareketle birlikte tüm takım aynı anda Dağhan için uydurdukları besteyi söylemeye başladı.
"İstanbul'da doğdu,
Fenerbahçeli oldu,
Helal sana ulan,
Dağhan Ulukan
Dağhan Ulukan!"
Dağhan, beste karşısında kafasını geriye atarak kahkaha attı ve bunu yaptığında elmacık kemiklerinin üzerindeki iki küçük oyuk belirginleşti. Sanki, on yaşındaki Dağhan'ı izliyordum o an. Tanıdık bir sıcaklık tüm bedenimi sarmaladı. Takım arkadaşlarıyla tokalaştı tek tek, sarıldı, basın toplantısı için tebriklerini kabul etti, ben de durduğum yerden onu izledim öylece. Gitsem tuhaf karşılanırdı, saygısızlık olurdu. Kalsam, kalbim çok değişik atıyordu, herhangi bir rezillik yapmaktan korkuyordum. Yine de makul olan kalmam olacaktı.
Ben kararsız bakışlarla bir kapıya bir Dağhan'ın olduğu tarafa bakarken, kalabalık arkadaş grubunun arasından tokalaşmak için sağlık ekibine doğru ilerleyen Dağhan'ın yemyeşil bakışları beklemediğim bir anda beni buldu. Yıllar sonra gözlerimizin birbirine değdiği ilk an, kanıma karışan ılık akıntıyı hissettim vücudumda. Onunsa kaşları çatıldı, öyle dikkatli ve yoğun bakmıştı ki bir an beni hatırladığı kanaatine varıp gülümseyecektim. Ama emin de olamadığımdan yapamadım. Dağhan'ın adımları hızlandı, yanımıza geldiğini anladığımda bakışlarımı kaçırdım ve etrafıma bakındım.
Göz ucuyla baktığımda sol tarafımda bulunan Reha hocayla tokalaştığını gördüm. Onunla konuşsa da bakışları saniye de bir benim olduğum yere ilişiyor, sanki sürekli burada olup olmadığımı yokluyordu. Reha hocanın yanındaki sağlık ekibinin diğer üyeleriyle hızlıca tokalaştı ve üzerime düşen gölgesiyle beraber en sonunda benim karşıma geçti. Boyu en az bir doksan olmalıydı ki başım omuz seviyesine zor yetişiyordu. Kalbim şimdi kasılıyordu olduğu yerde.
"Yeniden hoş geldin, Dağhan," dedi Reha hoca. Bense, bir şey söyleyip söylememek konusunda hiç emin değildim.
Dağhan göz ucuyla yeniden bana baktıktan sonra Reha Hoca'ya bakıp gülümsedi. "Hoş bulduk hocam."
Reha hoca kolunu babacam tavrıyla omuzuma attığında ben hâlâ nefesimi tutmuş şekilde Dağhan'ı izlemeyi sürdürüyordum. "Sana bahsettiğim, ekibimizin ve senin yeni diyetisyenin, Feza."
Bir şey söylemesini bekledim. Duymak istediğim, beni zaten tanıdığı, hatırladığı, bildiğiydi. Fakat o tüm bunların yerine mesafeli bir bakışla inceledi yüzümü. Başını hafifçe önüne eğip, "Memnun oldum," diyerek elini uzattı. "Dağhan ben," diye söyledi usulen ismini.
Hatırlamamıştı.
Nedendir bilmem, kalbimin camdan bir vazo gibi çatladığını hissettim. Yutkundum, dudaklarımı sıkı sıkıya birbirine bastırdıktan sonra gülümsemeyi deneyerek bana uzattığı elini tuttum. Bu temasla birlikte içimde yeniden bir titreşim hissettim, o nasıl hissetmemişti? Aklım yeniden çocukluğumuza, tanıştığımız o tatlı güne ışınlandı, bisiklet zincirimin yağıyla kirlenmiş elini tuttuğum an hissettiğim duygunun aynısını yine hissettim fakat şimdi yüzümde o çocuksu, ışık saçan gülümseme yoktu. Buna emindim. "Ben de memnun oldum Dağhan Bey," dedim duygusunu gizlemeye çalıştığım, dümdüz bir ses tonuyla. "Geçmiş olsun. Bundan sonra beslenme sürecinizi birlikte planlayacağız, hedefimiz eski formunuzu en sağlıklı şekilde yakalamak. Sizi yeniden sahalarda görmek için sabırsızlanıyoruz."
Gülümsemesini bekledim, tatlı, sempatik bir cevap vermesini. Ama o yalnızca gözlerini kısıp, ifadesini değiştirmeden "Teşekkürler," dedi. Ardından başını kendisine seslenen takım arkadaşlarından birine çevirdi ve sanki az önce aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi uzaklaştı.
Yıllar önce kapanan ve bir daha açılmayacağını düşündüğümüz o sayfa, yeniden böyle aralanmıştı.
Ancak bu defa kaderin bizim için çok başka planları vardı.
💛💙
İlk bölüm sonu!
Yeni hikayeyle karşınızda olmak beni çok heyecanlandırıyor.
Bölümü nasıl buldunuz?
İlk bölümden en sevdiğiniz karakter hangisi oldu?
Sizce Dağhan, Feza'yı tanıdı mı?
Gelecek bölümde neler olacak?
YORUMLARINIZI MERAKLA BEKLİYORUM!💛💙