İçeriğe geç

kişisel cehennemim.

merhaba! wattyle eş zamanlı yayınladığım hikayeye hoşgeldinizz! uzun süredir yazmak istediğim bir hikayeydi. sonunda burdayım ve hikayemi size tanıtmak için sabırsızlanıyorum <3 hikayeye girmeden önce, alev, yani başrol kızım her zaman alıştığımız wattpad kızlarından biraz daha farklı olacak. alev'i suçlarıyla, günahlarıyla, korkularıyla gerçek bir karakter yapmak istedim. saf hiç değil. hatta manipülatif ve zaman zaman tehlikeli. bu bilgiyi de verdikten sonra iyi okumalar dileyerek sizi hikayeyle baş başa bırakıyorum!

Zafir’de herkes birbirini tanırdı. Bu bir noktada güzel olsa da benim adıma bir lanetti. 17 yaşında, başınızda anne baba olmadan, geri kafalı bir mahallede hayatta kalmaya çalışıyorsanız ne yazık ki herkes hayatınız hakkında kendini söz sahibi sanıyordu. Hiçbir zaman kendimi buraya ait hissetmemiştim. Hoş, kendimi şimdiye kadar herhangi bir yere ait hissetmemiştim zaten. Annem ben henüz iki yaşındayken gitmişti. Nereye gittiğini bilmiyordum ama her gün bir yerlerde yüksek dozdan ölmüş olması için dua ediyordum. Hayattaki en büyük korkum yıllar sonra gelip Ege’mi benden koparmasıydı çünkü. Ege… 9 yaşındaydı. Her şeyimdi. Sadece kardeşim değil, arkadaşım, sırdaşım, neşe kaynağımdı. Bir noktada kendimi ablasından ziyade annesi gibi hissetmeye başlamıştım. Sahi, 17 yaşında bir anne olur muydu hiç? Annemin gidişinden sonra babamın hapse girişi hayatımda başıma gelen en iyi şeydi belki de. Kardeşlerim artık güvendeydi. Ve ben de öyle.

Bir de ağabeyim vardı. Dağhan. O benden 5 yaş büyüktü. Ankara’da psikoloji okuyordu. 2 sene önce okumak için beni Ege’nin başına koyup Rumeli Kavağı’nı terk etmişti. Ona çok kırgındım. Hayallerini bizim önümüze koyduğu için öfke doluydum. Belki de kendi hayallerimi gerçekleştirecek umudum olmadığı için hayallerini gerçekleştirebilen insanlara kinleniyordum içimde. Ara sıra ziyarete gelirdi, bazen hesabıma üç beş kuruş gönderirdi. Öğrenciyken ne kazanabilirdi ki zaten?

Para bizim için hep sıkıntı olmuştu. Mahalledeki küçük bir pubta çalışıyordum. Vardiyalıydı, gece çıktığım günlerde garsonluğun yanı sıra bir kaç şarkı okuyordum. Hayalim buydu çünkü. Şarkı söylerken gözümü kapatıp bir gün buradan çıktığımı ve sesimi milyonlara tanıttığımı hayal ediyordum sadece. Bir gün olacağına çok emindim. Ama kendi ellerimle içinde bulunduğum cehennemden bir cennet yaratacağımı bilmiyordum.

‘’Dünyadan Alev’e. Nerde senin kafan?’’ dedi Gonca bir elinde açıcı bir elinde fırçayla. Gonca en yakın arkadaşımdı. Kutay’la birlikte mahalleyi çekilir kılan en önemli iki şeydi benim için. Ben gece işe gittiğimde Ege’ye bakıyordu. Kendisi de çok kolay bir hayat yaşamıyordu. Kuaför Nergis ablanın yanında çalışıyordu. Annesi Fahriye abla müzikholde çalışıyordu. Pavyon demeye dili varmayan insanlar için kibar haliydi yani.

Ona baktığımda düşüncelerimden arındım ve esnedim. ‘’Dün gece hiç uyumadım. Biliyorsun. Bu aralar işler güzel ilerliyor. Bugün tekrar gece vardiyam var. Normalde gündüz çalışmam gerekiyordu.’’

‘’E süper canım, o zaman Ege’nin parayı çıkarırsın heralde?’’ Dedi rahatlatıcı bir ses tonuyla. Ege zeki bir çocuktu. Pahalı bir kolejden burs kazanmıştı. Göndermeme şansım yoktu çünkü onun kendini kurtarmasını istiyordum. Ayrıca burslu olduğu için bana çok bir eksisi yoktu. Ta ki böyle etkinlik günlerine kadar. İçimden durmadan etkinlik yapmalarına sövüyordum. Kamp gezisi, meslek günü, deneme sınavı... Her biri için de ayrı para gerekiyordu. Önümüzde yine günübirlik bir piknik vardı ve parası benim en az yedi gecelik yevmiyemdi. Sağolsun ağabeyim okuyup masraf olmayı tercih ettiği için parayı toplamak sadece bana kalıyordu.

‘’Bakalım.’’ Dedim ve kalktım. ‘’Ben sıkıldım boya kokusundan bayılcam şimdi valla. Eve gidip hazırlanıyım işe geçicem aşkım.’’

‘’Tamam ben geçerim size dükkanı kapatınca. Seni seviyorum. İyi işler.’’

Gonca bana göre daha farklıydı. Saçma ve dönülmez hatalar yapmamı engelleyen genelde oydu ama bunu sıkıcı ve ablavari yapmazdı. Zaten öyle olsa ben arkadaş olamazdım. Ben daha uçarıydım. Ama o, yanında rahatlayabileceğim kadar pozitif ve güvenli bir limandı.

Eve gidiş yolunda tamirhanenin önündeki sandalyelerde oturan Kutay’ları gördüm. Kutay, Gonca’nın erkek versiyonuydu. Benden bir yaş büyüktü. Dalgalı saçlı, uzun boylu, yeşil gözlü, yakışıklı diyebileceğim biriydi. Küçüklükten beri kardeş gibi büyümüştük. Ege ve Dağhan neyse o da benim için oydu. Yanında Cenk vardı. Cenk ara sıra takıldığım bir çocuktu. İlişki değildi, genelde seks de değildi. İkisi için de Cenk’i yeterli bulmuyordum. Mavi gözlü, kumral, orta boyluydu. Tipim bile değildi. Arada kaçtığım bir limandı sadece. Zaten biriyle ilişki yapıp özgürlüğünü kaybetme düşüncesi kadar korkunç gelen başka bir şey yoktu. Cenk’in benden böyle istekleri yoktu. Takılmak istediğimde takılır, darlanmamak istediğimde bana mesafe verirdi. Aşk? Asla değildi. Hoşlantı? Hiç sanmıyorum. O benim için sadece bir piyondu. Ama ne için kullandığımı çok sonradan anlayacaktım.

İkisinin ardından en solda oturup sigara içen Murathan abiye baktım. Murathan abi Dağhan'la aynı yaşıttı. En uzunları oydu. En yapılıları da. O olmasın da kim olsun diye geçirdim içimden, tamirhanede çalışıp arada boks yapardı hobi olarak. Mahallenin ağır abisiydi diyebilirdim. Hiç sevmediğim kuralları vardı. Kendi aramızda mağaradan çıktığına dair dalga geçerdik. Ağabeyimin en yakın arkadaşı olduğu için kendini benim üstümde söz sahibi sanıyordu ve en büyük korkusu mahallenin adını çıkartmamdı. Yobazlığına ve anlamsız sahipleniciliğine katlanamıyordum. Birbirimizden nefret ettiğimiz aşikardı. Akşam güneşi yüzüne iyice vurmuştu. Buz mavisi gözleri her zamanki gibi sert ve yargılayıcıydı. Sol gözünün altında bir kesik vardı. Yeni görünüyordu. Muhtemelen yine bir kavgaya karışmıştı. Onun bu tavırları içimi eziyordu bazen.

‘’Selam gençler.’’ Dedim ve Kutay’ın elinden sigarasını aldım. İçime bir fırt çekince tütün olduğunu anladım ve öksürdüm. Murathan’ın olduğu yerde kaliteli sigara ne bulunsun?

‘’Tütün canım. Şansına küs.’’ Dedi Kutay keyif alan bir ifadeyle.

‘’Paket istiyorsan ben vereyim.’’ Dedi Cenk atılarak. Beni görünce gözleri parlıyordu. Onun tarafından çok beğenildiğimi biliyordum. Ama ne yazık ki ayıkken ona tahammül etmem çok zordu. ‘’Versene.’’ Dedim ve bu sefer de o tarafa geçtim.

‘’Abin sigara içtiğini biliyor mu?’’

Sesi buz gibiydi. Yüzündeki ifadesizliğin aynısı tonlamasında da vardı. Tok bir ses, katı bir yüz, keskin sınırlar. Oluştuğu şeyler tam olarak bunlardı. Ona doğru döndüm ve yüzüme en gıcık gülümsememi koydum.

‘’Hayır. Arayıp söylersen çok memnun olurum Murathan abiciğim.’’

Abimden korkmadığımı biliyordu. Aksine, Dağhan’ın gıcığına gidecek ne varsa onu yapmak istiyordum kendi kafamda yarattığım küçük intikamda. Ki zaten o da çok katı ve baskıcı bir abi olmamıştı hiçbir zaman. İçimizde en mantıklı, en modernimizdi belki de. Beni okumam için teşvik etmeye çok çalışmıştı, ama benim gözüm daha yükseklerdeydi ne yazık ki.

Murathan abi bana sadece baktı. Bazen tek bakışıyla binlerce cümle kuruyor gibi hissettiriyordu. Ben genelde görmezden gelmeyi tercih ediyordum ama aklıma kazınıyordu işte. Belki abimin boşluğunu fazla abilik yaparak doldurduğu içindi bilmiyorum, ama onunla atışmam ne kadar keyif verse de bazen beni geriyordu.

‘’Ben kaçtım. Akşam sahnedeyim bekliyorum.’’ Dedim ve Cenk’in paketini cepleyip yanağını sıktım.

‘’Orada olurum.’’ Cenk gülümsedi. Kutay kafasına vurdu.

‘’Benim bugün vardiyam var güzelim. Perşembe günü sözüm olsun.’’ Dedi sıcak ve sahici bir mahcubiyetle.

‘’Tamam canım. Sen Murat abi? Gerçi sana sormama gerek yok. Her akşam ordasın.’’

Sargılı parmaklarıyla sigaranın son fırtını ağzına götürdü ve izmariti ayağının ucuyla söndürdü. Parmakları ne zamandır sargılıydı bilmiyordum. Kendimi bildim bileli öyle gibiydi. Durmadan yeniden kavga edip aynı yaraları açtığını düşünüyordum. Zamanında merak edip abime de sormuştum ama kimse sargıların gerçek hikayesini bilmiyordu.

‘’Sen orada olduğun sürece oradayım. Biliyorsun. Abinin emanetisin bana.’’

Göz devirdim. Emanet, hak, erkeklik, delikanlılık… En sevmediğim kelimelerdi. Bu bağnaz mahallede böyle kendini geliştirmemiş insanlarla muhattap olmak zorunda olduğum için kendime acıyordum bazen. ‘’Hıhı tamam.’’ Zorlamadım. Onunla inatlaşmak imkansızdı zaten. Neden hayata karşı böyle öfkeli olduğunu hep merak etmiştim. Yaşı abimle aynıydı ama abime bile abilik yapıyordu bazen. Onun sözünün üstüne söz söylenmezdi genelde. Tuhaf ve rahatsız edici bir rollenmeydi.

Eve gidip hızlıca bir duş aldıktan sonra mini kot eteğimi, hafif kaçmış diz altı ince çorabımı ve askılı kırmızı büstiyerimi giydim. Saçlarım bakır olduğu için kendime en çok yakıştırdığım renk kırmızı ve yeşildi. Hoş, ben genelde siyah tercih ediyordum. Ayakkabı olarak eylül yağmurlarını da bahane ederek rugan postallarımı giydim. Saçlarıma maşa yaptım, siyah bir göz kalemi, maskara ve kırmızı ruj sonrası aynadan kendime baktığımda hazır olduğuma ikna oldum.

Ege salonda ödevlerini yapıyordu. Kıvırcık saçlarını karıştırdım ve dizlerimin üstünde yanına eğildim. Bana bakınca gözleri parladı. Gün içindeki en büyük motive kaynağım oydu.

‘’Çok güzel olmuşsun ablam benim.’’ Boynuma sarıldığında az önce sıktığım parfümün çoğu artık onun ağzındaydı ne yazık ki. Güldüm. ‘’Ama sen beni boğarsan herhangi bir ablan kalmayacak.’’

İstemsizce kollarını gevşetti. ‘’Bugün erken gelirsen film izlesek olur mu nolur nolur nolur?’’ Ellerini lütfen pozisyonuna getirip yavru köpek gözleriyle bana baktı. Dayanamayıp ufak bir kahkaha attım ve yanağına sulu kocaman bir öpücük bıraktım. ‘’Söz senin için bugün erken gelmeye çalışıcam. Gonca ablanı üzme.’’

‘’Hiç üzmem ki zaten.’’

‘’Biliyorum.’’ Yeniden kafasından öpüp kalktım. O sırada kapı çalmıştı. Gonca iki gecede bir bunu yaptığımız için alışkındı ve her seferinde tam saatinde burda oluyordu. Kapıyı açıp gülümsedim. ‘’Hoşgeldin. Ve yine yeniden teşekkür ederim. Her şeyimsin.’’ Boynuna sarıldım. Ege’yi emanet edebileceğim en güvendiğim insanlardan biri oydu. Onun da zaten akşamları evde kimsesi olmadığı için bu görevi seve seve kabul etmişti.

‘’Asıl sen benim her şeyimsin. Bana teşekkür etmemen konusunu konuşmuştuk.’’ Dedi ve askılıktaki deri montumu üstüme geçirdi. ‘’Hava buz gibi salak. Hasta olursan sesini kaybedersin ben sana söyleyim.’’ Haklıydı. Kendime hiç dikkat etmiyordum. Ama iyi ki Gonca vardı. Aynı yaşta olsak bile hayatım boyunca eksik kalan bir anne figürüne bürünüyordu sanki. ‘’Sizi seviyorum. Dolapta dondurulmuş pizza var.’’

İkisine de öpücük attıktan sonra çıktım. Hava gerçekten buz gibiydi. Eylül akşamı serinliği suratıma sanki sigarasının dumanını üfler gibi çarpıyordu. Çok şükür pub uzakta değildi ve yaklaşık 10 dakika yürüdükten sonra ulaşıp içeri girdim. Küçük, ahşap masaları ve sandalyeleri olan otantik bir pubtı. Çocukluğumdan beri en sevdiğim yerdi. Kendimi en çok burada Alev gibi hissediyordum. İsmi Aheste’ydi. Kadir dayı olarak bildiğimiz bir abi yönetiyordu burayı. Güvenli sayılırdı. Genelde mahallenin gençleri gelir takılırdı, bazen dışardan üç beş tane çürük gelirse kavga çıkmadan geceyi kapatmazdık. Ama tüm bunlara alışmış sayılırdım. Abim sırf İstanbul’dan kaçıp giderim ve daha kötü yerlerde şarkı söylemeye başlarım korkusuyla burada çalışmama laf söylememişti. Yaptığı en iyi önlem beni Murathan abiye emanet etmekti. Hoş, para kazanmam gerektiğini de biliyordu tabi. Ege taş mı yiyecekti?

Hemen montumu çıkarıp önlüğümü taktım. Müşteriler dolmaya başlamıştı bile. Çoğunu tanıyordum zaten. Tanımadığım bir grup genç vardı sadece. Küçük bir pub olduğu için kendi vardiyamda tek çalışan garson bendim. Siparişleri hazırlamaya genelde Kadir dayı yardım ederdi. Gündüz de eşi Lale abla burada olurdu. Bir kaç daimi müşterinin her zamanki siparişlerini aldıktan sonra bar tarafına, Kadir dayının yanına gittim. ‘’Bugün burası niye dolu? Özel bir gün mü?’’ dedim siparişleri hazırlarken. Barmenliği iyice kapmıştım burada.

‘’Maç varmış burada izleyeceğiz diye tutturdular valla.’’ Dedi bir taraftan viskisini yudumlarken.

‘’Sahne yok bu gece diyorsun.’’

‘’Maalesef.’’ Suratımı astım. Bu işi sevmemin en büyük nedeni şarkı söyleyebilmemdi. Böyle küçük şeylerden iptal edilince moralim bozuluyordu. Siparişleri tepsiye koydum ve götürmek için döndüğümde her zamanki masasında Murathan abiyi ve Cenk’i gördüm. Murathan abi her zamanki gibi bağrında bir kaç düğme açık siyah gömleğini giymişti. Üstünde bir deri ceket vardı. Cenk mi? Ona hiç bakmadım.

Önce siparişleri yerlerine teslim edip onların masasına doğru ilerledim. ‘’Hoşgeldiniz. Ne getiriyim size?’’ derken Cenk’in paketinden iki tane sigara tırnakladım.

‘’Viski.’’ Netti Murathan abi. Her zaman aynı şeyi içerdi.

‘’Ben bir bira alayım. Kafana göre.’’ Gülümsedi Cenk. Yapmacık bir şekilde gülümsedim. Ona katlanabilmem için iki üç kadeh bir şey içmem gerekiyordu. Gece uzun olacak diye düşündüm ve siparişlerini hazırlamaya döndüm. Onların siparişlerini Kadir dayıya iletirken bir başka masa tarafından çağrıldım ve döndüğümde burada ilk kez karşılaştığım gençlerin masası olduğunu gördüm. Gençler diyorsam, benim gibilerdi. Belki benden büyük, bilmiyorum. Ben de daha 17’ydim.

‘’Nasıl yardımcı olabilirim?’’ dedim yüzümdeki en sevimli gülümsemeyle.

‘’Neyin var?’’ Dedi içlerinden esmer olan.

‘’Bira, tekila, viski, cin.. Size ne lazım?’’

Hafifçe aralarında gülüştüler. Buranın nereye bağlanacağını o kadar iyi biliyordum ki. Bir grup ergen erkeğin 31 malzemesi olmaya alışmıştım. Hafifçe masaya doğru eğildim. ‘’Anlıyorum ki henüz karar veremediniz. Verdiğinizde bana yeniden seslenirseniz yardımcı olurum.’’ Dedim gıcık bir gülümsemeyle ve arkamı döndüm.

‘’Biz direkt seni alamıyor muyuz kızıl-‘’

‘’Yavaş.’’ Ses keskindi. Netti. Boğuk ve her zamanki gibi gericiydi. Kim olduğunu anlamak için bakmama bile gerek yoktu. Bu ilk kez olmuyordu. Murathan abi yine bir yerlerde götümü kurtarıyordu. Ona doğru döndüğümde az önceki üç gence öldürücü bakış attığını ve masaya yanaştığını gördüm. Hafifçe masaya eğildi ve gençlerden az önce bana laf atanı kolunun altına alıp omzunu sıktı.

‘’Mekanımdan siktir olup gidin.’’ Sesi sakin ama gericiydi. Sanki biri bir şey daha dese bu mekanı yıkacak gibiydi. Hep öyle olmuştu. Fevriydi, sinir hastasıydı bazen. Bazı durumlarda işime yaramıyor desem yalan olurdu ama bazen gerçekten geceyi birlikte geçirmek istediğim yakışıklıları da ona göstermeden kaçırmak zorunda kalıyordum. Buradan mekanım diye bahsediyordu çünkü aslında Zafir’deki her şey onun sayılırdı. Böyle diyince para pul aklınıza gelmesin. O fakir ama gururlu delikanlılardandı ne yazık ki. Herkes onu tanırdı, o herkesi tanırdı. Ama bazen ailesini geçindirecek parayı bile bulamadığı olurdu.

Çocuklar korkmuş olacak ki sustular. Hepsi yavaşça montlarını alıp ayaklandı. Bu kadar kolay mıydı? Bir bakışıyla, bir cümlesiyle nasıl insanları yönetebiliyordu? Ya da önceden onu tanıyorlardı da yanlış kişiye bulaştıklarını mı fark etmişlerdi acaba? Düşüncelerimde boğulurken bana doğru döndü.

‘’Git önlüğünü çıkar. Bu gece burası dolu olacak maçtan dolayı. Sen çalışmıyorsun.’’

‘’Anlamadım?’’ Dedim gözlerimi belerterek.

‘’Duydun, Alev. Bin çeşit insan girmiş dışardan. Şu kılığına kıyafetine bak. Gece sonunda katil olmak istemiyorum. Adam gibi iki yudum bir şeyler içip maç izleyeceğim. Seni gözleyemem.’’

‘’Senden bunu isteyen mi oldu? Ne sanıyorsun sen kendini? İşime nasıl engel oluyorsun?’’ Sesimin yükseldiğini fark etmemiştim. Müşterilerden bir kaç tanesi dönünce kendime geldim ve hala oranın bir çalışanı olduğunu hatırlayıp hafifçe gülümsedim. ‘’Ne bok yersen ye. Ama benim başımı belaya sokma.’’ Doğru düzgün yüzüme bile bakmadan konuşması hoşuma gitmemişti. Abimin onun eline böyle bir hakimiyet vermesinden de nefret ediyordum. Yerine sinirle oturduğunda göz devirdim ve işimin başına döndüm.

Günün geri kalanı sorunsuz geçmişti. Çok şükür. Hayatta şükrettiğim tek zamanlar bunlardı sanırım. Pub gece iki gibi boşalmıştı. Önlüğümü çıkarıp montumu giydim ve günlük paramı Kadir dayıdan alarak dışarı çıktım. Murathan abi arabasına yaslanmış sigara içiyordu. Beni görünce sigarayı söndürdü ve arabanın şoför koltuğuna geçti. Camı yarılayıp bana baktı. ‘’Bin.’’

‘’Ben kendim giderim.’’

‘’Bin şu arabaya hayvan gibi yağmur yağıyor. Tarzan gibi giyinmişsin.’’ Kibarlığı gözlerimi yaşartıyordu. Normalde inatlaşırdım ama yağan yağmurda yürüyüp hasta olma ihtimali kulağıma hiç güzel gelmemişti. Yan koltuğuna oturup bir sigara yaktım.

‘’Cenk gitti mi?’’

‘’Gitti.’’ O kadar hızlı söylemişti ki neredeyse cümlemi tamamlayamayacaktım. Göz ucuyla bana baktı. Cenk’le aramdaki şeyi tam olarak biliyor mu bilmiyordum ama aptal değildi. Muhtemelen yattığımızı tahmin ediyordu. Gerçi, şimdiye kadar abime haber uçmadıysa tahmin etmiyor da olabilirdi.

Küçücük mahallede arabayı öyle hızlı sürüyordu ki karşımıza biri çıksa ezerdi. Bu kadar yıl nasıl burada böyle araba kullanmış şaşırıyordum. Ama çok umruma gelmedi. Gece sonu sigaram hayatımdaki en keyif aldığım anlardan biriydi.

Yol boyunca ikimiz de sessizdik. Zaten birbirimizle konuşacak hiçbir konumuz olmazdı genelde. Ortak noktamız yoktu. Ben çok konuşurdum, o susardı. Ama artık onun yanında çok konuşmamaya özen gösteriyordum çünkü zorbalığı çok kötüydü.

Evin önüne geldiğinde durdu. ‘’Bıraktığın için sağol Murathan abicim.’’ Dedim uzatarak. Bundan nefret ettiğini biliyordum. Herhangi bir cilve belirtisine tahammülü yoktu. Göz devirdi ve donuk bir ifadeyle bana baktı. ‘’Alev.’’

‘’Hı?’’

Bir şey söyleyecek gibi oldu. Belki sövecekti bilmiyorum. Ama sonra vazgeçti. Yutkunduğunu ve kafasını araba koltuğuna yasladığını gördüm.

‘’İyi geceler.’’ Dedim yüzüne doğru eğilerek.

‘’İn artık. Lütfen.’’

Bana bu kadar mı tahammül edemiyordu? Yoksa başka bir şey mi vardı? Bilmiyordum ama bu herifi her geçen gün biraz daha garip buluyordum. Arabadan indim ve anahtarla direkt eve girdim. En azından bugün yürümedin Alev, dedim kendi kendime. Murathan abi yetişti sana. Sen kaç istediğin kadar. Yetişmeye de devam edecek.

Bunları söyleyen ben değildim. Geleceğin Alev’iydi. Belli ki çok şey yaşamıştı.