Haberci haykırdı:
— Süvari birliği, bu savaşta sağ kanatta yer alacaksınız!!!
Sağımda zırhlarını giyen askerler birbirine gaz veriyordu:
— Kafirleri bugün yerin dibine gömeceğiz!
Herkes delirmiş gibi bağırıyordu.
Zaten zırhımı giydiğim için askeri kampın ortasında amaçsızca yürüyordum. Gelen geçen bana çarpıyor, “Önüne baksana!” diye beni uyarıp yoluna devam ediyordu.
Bir köşede adamlar hâlâ zırh kayışlarını sıkıyordu; diğer tarafta atlar çekiliyor, sancaklar dikiliyordu.
Bir çocuk... Bir deri bir kemik kalmış yüzü yağ içindeydi. Yanıma koştu, göğsü hızlıca inip kalkıyordu.
Önümde durdu, ellerini dizlerine koyup eğildi. Nefeslendikten sonra kafasını kaldırıp bana baktı:
— Kaito Valenor… Sen misin?
Biraz durdum, etrafa göz gezdirdim. Aslında biraz daha bekleyecektim fakat çocuk yerinde duramıyor, ayağını sabırsızca yere vuruyordu.
— Evet, benim.
— Yarın savaşta öncü birlikte bulunacaksın, Komutan Sir Aldric'in emridir!
Bunu söylediği anda rüzgâr gibi yanımdan esip gitti…
Çocuğun verdiği haberden sonra kaskımı iki elimle düzeltip kenarda bulunan bir kütüğe oturdum. Kamptaki uğultu baş ağrıtacak cinstendi.
Sırf aynı tanrıya inanmıyorlar diye iki ülkenin birbirine savaş açması ve bu saçma uğurda onlarca, hatta yüzlerce insanın ölmesi…
Çok saçma.
Fakat benim burada olma amacım inanç değil, o çok istediğim rütbe.
Çok geçmeden yürüyüş emri verildi.
Zırhların birbirine çarpan metal sesleri kampın uğultusuna karıştı. Her adım bizi savaş meydanına biraz daha yaklaştırıyordu.
Düşman ordusu göz alabildiğine uzanıyordu ama ne bizim pes etmeye niyetimiz vardı ne de onların.
Şövalye arkadaşlarımla en ön safta hazır bir şekilde bekledik.
Kont Julius (ordunun başında olan komutan) atı ile ordunun önüne geçti. Atın nalları yere sakince vuruyor, havadaki gerginliğin kokusu burnuma kadar geliyordu. Kaskımın dar vizöründen Kont Julius’a gözümü diktim. Kont Julius kılıcını zarifçe kınından sıyırdı, havaya kaldırdı ve orduya genel olarak göz gezdirdi:
— Yoldaşlarım! Bugün bu kafir köpekleri yerin altına gömme vaktidir…
Nutuk devam ederken kafamı yavaşça sağa sola çevirdim. Bir yandan herkes delirmiş gibi bağırıyor, diğer yandan aynı bağıran kişiler tir tir titriyordu.
Ben bu askerleri anlamıyorum; kendilerini güçlü göstermek için ellerinden geleni yaparken aynı zamanda çocuk gibi titriyorlardı.
Bu cesaretlendirmenin ardından en sonunda düşman tarafının hücum borusu öttü.
Onlar sanki bizi yakalamak istiyormuş gibi atağa kalktı; biz atağı fark edince ağır hasarlar yememek uğruna karşı atağa kalktık.
Ağır demirler yere vuruyor, savaş boruları ötüyor…
Düşman ordusu demir yığınına benziyordu; herkesi içinde yutabilecek bir yığına.
Uzun hareketlerin ardından sonunda iki tarafın öncü birliği ortada buluştu.
Benim karşıma gelen düşman askeri; gözlerinden sakinlik akan, saçı sakalı birbirine karışmış, kaskından dolayı terlemiş yaşlıca bir adamdı.
Sanırım bu herifi kolaylıkla öldüreceğim baksana şuna üflesem ölecek
Diye düşünüyordum ki
O herif ile kalkanlarımız çarpıştı.
Ve herif beklediğimden güçlü çıktı…
Kalkanımdan gelen darbeyi engellemek için ne kadar uğraşsam da başaramadım. Dengemi kaybedip geriye doğru yalpalayarak devrildim.
Karşıdaki adam bunu fırsat bilerek elindeki kılıcı, sanki gökyüzünü yararmışçasına üstüme savurdu. Kılıç üzerime ecel gibi indi.
Gözümü kapattım…
Kalkanın zırha çarpma sesi havada yankılandı.
Gözümü açtığımda düşman yana savrulmuştu, kılıç ise beni ıskalamıştı.
Kalkanı ile düşmana vuran kişi bizim öncü birliklerinden bir şövalyeydi.
Kılıç kafamı sıyırıp toprağa saplandı. O an elimin titremesi yerini buz soğukluğuna bıraktı.
Hemen yerimden fırladım, kılıcımı sıkıca kavradım ve gözümü düşmanıma diktim. Hızlı bir hamleyle kılıcımı adamın kaskı ile göğüslüğü arasındaki parmak kadar olan boşluğa son gücümü kullanarak indirdim.
Tam kılıcım o daracık boşluğa cellat gibi inecekken, bir anlık kör edici, beyaz bir aydınlık patladı savaş meydanında. Zaman durdu, sesler kesildi.
Daha ben ne olduğunu anlamadan, sırtımda öyle sert ve hırçın bir itiş hissettim ki sanki biri beni görünmez bir uçurumdan aşağı hunharca itmişti. Korkudan nefesim kesildi, gözlerim karardı…
Kendimi o korkunç savaş alanında değil, sessiz sakin bir ormanda buldum.
Savurduğum kılıç ise nemli ve üstünde yeşillikler biten toprağa saplandı.
Yaşadığım karmaşadan sonra gözüne ışık tutulmuş tavşana döndüm.
Neler olduğunu kavrayabilmek için kılıcı sakince bırakıp etrafıma baktım.
Burası, alıştığım vahşi savaş alanları gibi değildi ama daha ilginçti; etrafta renkli ağaçlar, parlayan yapraklar, havada garip metalimsi bir tat ve burnumda anlayamadığım bir koku vardı.
Biraz nefeslenip sakinleştikten sonra kılıcımı topraktan çekip kavrarken gözüm fırıl fırıl dönüyordu.
— acaba öldüm mü yoksa cennete mi geldim!
Bize kilisede öğretilenlere göre cennet dünyaya hiç benzemiyormuş
Ve evet burası da dünyaya hiç benzemiyordu
— ama ben saçma diye hiç rahibe günahlarımı itiraf etmedim veya hiç kiliseye bağış yapmadım ki, o zaman nasıl cennete geldim
Cennete gelip gelmediğimi anlamak için kendimi çimdiklemeyi düşündüm
Ne de olsa cennette acı yoktu
Kaskımı çıkarıp koltuk altıma aldıktan sonra elimi yanağıma götürdüm
Bir an yanağımda ince keskin bir acı hissedince yüzüm buruştu
O zaman cennette değilim ee dünyada da değilim
O zaman
Neredeyim ben…
etrafa göz gezdirirken çalılıkların içinden bir ses geldi. Hemen ayağa kalkıp kaskımı takıp kalkanımı göğsüme çektim.
Kısa bir sessizliğin ardından mor yapraklı çalılıkların içinden bir gölge belirdi. Gölgeyi fark ettiğimde dişimi sıkarak konuştum:
— Sen…
Çalılıkların arasından o tanıdık gölge belirdiğinde boğazım düğümlendi. Az önce savaş meydanında kellesini almak üzere olduğum adam, şimdi karşımda duruyordu.
O da benim kadar şaşkındı; gözleri fal taşı gibi açılmış, ağır ağır nefeslenip kafasını bir o yana bir bu yana çeviriyordu. Ancak beni fark ettiği an şaşkınlığının yerini vahşi bir öfkeye bıraktı:
— Lanet olsun, beni buraya kadar kovaladın mı? Güzel... Yarım kalmıştı zaten.
Sanki saniyeler önce ölümle burun buruna gelmemiş gibi, bir hışımla kılıcına asıldı. Kılıcını alçaktan, dizlerimi hedef alacak şekilde savurdu. Gövdemi geriye çekip kurtuldum. Hemen Doğruldum,
— Kes şunu! Etrafına baksana! Burası savaş meydanı değil!
Bu sözlerim karşıdakine boş bir yalvarış gibi geldi; hatta bu konuşmama karşılık durmadan saldırmaya başladı.
Artık bu art arda gelen hamlelerden kurtulamayacağımı anlayınca ben de saldırmaya başladım. kılıcımı adamın soluna doğru savurdum.
Karşımdaki önce davranıp kalkanı ile engelledi, hemen ardından kılıcının sivri ucu boğazıma hücum etti.
Bir ok gibi boğazıma ilerleyen kılıcı kalkanla durdurdum fakat kalkanım içe doğru göçtü ve kolum uyuştu.
Kılıcı hâlâ kalkanıma dayanıyordu. İkimiz de geri adım atmamak için birbirimizi itmeye çalışıyorduk.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan karşıdaki kalkanı ve kılıcı kenara fırlattı; zırhına göre şaşırtıcı bir çeviklikle üstüme atıldı.
Ağırlığıyla beni yere serdi ve yerde boğuşmaya başladık.
Adamın Ağırlığı üzerime çöktü. Göğsüm sıkışıyordu. Bir eli hâlâ boğazımdaydı.
Diğer eliyle ayağındaki gizli bıçağa uzandı bıçağın kınından sıyrılma sesi, boğazımdan istemsizce çıkan vahşi seslere karıştı
Tam o sırada durdu. Gözleri üzerimde hızlıca gezindi; sanki bıçağı saplayacağı yeri arıyordu. gözlerini vizörümün boşluğuna dikti
Uzaktan boğuk bir çığlık yükseldi; insan mıydı, hayvan mıydı ayırt edemedim.
Karşıdaki de duymuş olmalıydı, kafasının o yöne dönmesi ile tekrar bana bakması bir oldu.
Ardından iki eliyle hunharca bıçağını kaldırdı. Tam indirecekken ormanın derinliklerinden uzun bir ışık, gözümün takip edemeyeceği bir hızda yanımızdaki ağaca saplandı.
Ağaç bir anda çatırdayarak buzlaştı.
Karşıdaki bunu görünce yakama yapışan eli gevşedi, o ağır zırhı ile kendini yana attı.
Sanırım artık olayın ciddiyetini anladı.
Bir süre nefeslendikten sonra yavaşça ayağa kalktım. Titreyen elimi ona uzattım:
— Kalk hadi, bu alemde hayatta kalabilmemiz için takım olmamız lazım.
Adım Kaito.
Karşıdaki bunu duyunca daha hafif nefesler almaya başladı. Tam ikna olacağını düşünürken elime tiksintiyle baktı, elime elinin tersiyle vurdu ve tek kelime etmeden ayaklandı:
— Bre kafir! Benimle takım olacağını mı sandın?
Karşıdaki burnundan soluyordu. Bir şey söylemek için ağzımı hafif açtığım anda,
— Kes. Önümden yürü,
diyerek beni tersledi. Dediklerini uyguladım; ben önde, o arkada yavaş yavaş ilerledik. İhtiyarın ayakları öfkeden yeri dövüyordu.
— Arkana bakma. Ensemde nefesini hissedersem gebertirim.
Bu ihtiyarı geberteceğim en sonunda. Neyse, biraz ilerleyince ben nereye gittiğimizi bilmediğimi hatırladım ve duraksadım. İhtiyar bunu fark edince arkamdan seslendi:
— Şimdilik şu buz atan iblisi bulacağız. Bu arada adım Karsus.
Karsus eliyle ışık huzmesinin geldiği yeri işaret etti. Önce biraz duraksadım fakat adamın bu kararlı sesini duyunca kafa salladım.
Önden ben, arkadan o, yavaş yavaş oraya doğru ilerledik.
Biz ilerlerken çalılıkların içinde bir hışırtı sessizliği kesip attı elim hemen kılıcımın kabzasına ilerledi
Karsus da kafasını oraya çevirmişti.
gözümü kısıp sesin geldiği çalılığı izledim başka bir ses gelmeyince elimi tekrar serbest bırakıp o bölgeye doğru ilerledim ilerlerken karsusun ayak seslerinin kaybolduğunu fark ettim omzumun üstünden arkama baktım.
Karsus halen bir eli kılıcında hışırtının geldiği çalılığa bakıyordu sonra kafasını bana çevirip yürümeye devam etti
O bölgeye yaklaştığımızda çığlıklar, bağırışlar kulağımızı tırmaladı ve içimize kontrol edemediğimiz bir ürperti saldı.
Oraya ulaşıp çalılıklara çöktüğümüzde aklıma sığmayan bir şey gördüm; iki ülkenin askerleri birbirlerine ellerindeki garip eşyalarla saldırıyorlardı.
İlk fark ettiğim şey; bu askerlerin üzerinde zırh yoktu, sadece vücutlarının etrafında camımsı bir ışık küresi vardı.
Ben bunları düşünürken bir turuncu giyimli asker, elindeki uzun sivri toprak ile ileri atıldı; ilk bakışta mızrağı andırıyordu.
Karşıdaki mavi giyimli asker bunu fark edince elindeki garip, suyumsu mızrağı ile hamleyi ustalıkla savuşturdu fakat mavili askerin fark etmediği bir turunculu asker daha vardı.
Keskin toprak silahıyla üstüne zıplamıştı. O zıplayan turunculu asker, peş peşe darbeler ile mavili askeri yere serdi.
Fakat turunculu askerin ilk darbeleri mavili askere zarar vermemişti o savaştaki herkesin üstünde olan küre çatlayıp kırılınca mavili asker yaralanıp öldü
Savaşta mavili askerin peş peşe birkaç darbeye dayanabilmesinin sebebi demek ki o camımsı küreydi. Küre tıpkı bir zırh görevi görüyordu.
Sanırım bu savaşta mavi suyu, turuncu toprağı temsil ediyordu
Aniden bir ses kulağımı işgal etti:
— Mei-san, sol kanat düşmek üzere, yardım edin!
Bu sesin ardından toprak ordusunun arkasında bulunan kadın, askerin dediği bölgeye doğru döndü ve elini yavaşça havaya kaldırdı.
Yerde bir uğultu yükseldi askerler sesi duyduğu anda çığlıklar ata ata bir o yana bir bu yana kaçışsalarda nafile, yer yarıldı. Topraktan yükselen kazıklar su askerlerine doğru fırladı. Camı andıran kalkanları ilk anda dayanmaya çalışsa da tuzla buz olup kırıldı.
Ortada kalkansız kalan su askerleri, toprak ordusunun saldırısı altında peş peşe yere serildi.
Sağ kanattan panik sesleri yükseldi:
— Lanet olsun!
Bir su askeri arkasını dönüp bağırdı:
— Takeri-san! Geri çekilelim!
Ordunun en arkasındaki adam kıpırdamadı:
— Daha bitmedi.
O iki kelime sırtımdan soğuk bir ürperti geçirdi.
Bu bakışı tanıyordum. Yıllar önce karşıma çıkan bir komutan da ordusu dağılırken aynı sakinlikle beklemişti.
Biz zafer kazandığımızı sanmıştık... Sonra tek bir karşı saldırıyla bütün düzenimiz bozulmuştu.
O ordunun arkasındaki adam kafasını yavaşça indirdi ve bir elini kaldırdı; savaş alanını bir anda sis kapladı.
Su askerleri gözden kaybolurken, son görebildiğim şey toprak askerleri bir o yana bir bu yana dönerek bir şey görmeye çalıştılar.
Zaten vizörüm darken bir de üstüne sis basınca kör oldum resmen.
Karsus sağımdan seslendi:
— Lanet olsun bu şey nasıl sis yapabiliyor.
— Hiç bilmiyorum ama etrafa bakmamız lazım yoksa saldırıya uğra…
"Uğrayabiliriz" diyecekken sisin içinden, su ordusunun tarafından ardı ardına mavi ışıklar toprak ordusu tarafına uçuştu.
mavi ışıkların ne olduğunu sis yüzünden bilmiyorum.
Toprak ordusundan bağırışlar yükseldi hepsi uğultu gibiydi aralarından sadece şunu anlayabildim:
— Siktir! Önümü göremiyorum, saldırı nereden geli…
Sonda etin parçalanma sesi konuşmayı kesti.
Toprak askerlerinin bağırışları sisi dağıtacak kadar güçlüydü.
Bağırışların arasında sanki toprağın yükselmesine benzer birkaç ses de uğultu ya karıştı
Bir süre sonra mavı ışıklar bitti sisin içinde ölüm sessizliği hakimdi sis bir anda dağıldı.
Önümüzdeki manzara dehşet vericiydi; buz ışınları balistik ok gibi askerlerin karınlarından girip yere saplamıştı ve askerleri dondurmuştu.
Yerde oluşan kan göletleri, askerlerin delinmiş karınlarından fışkırıp havada donan bağırsaklarını yansıtıyordu
Karsus bana seslendi
— Siktir… bu ne adamlar parçalandı resmen şeytanın oyunlarının bu kadar güçlümü
Vizörümün o hapishane gibi dar hissettiren boşluğunda sadece savaş alanındaki o sahne duruyordu alnımdan akan terler gözümü kapatıyordu.
Karsusun konuşmasına cevap vermek yerine sadece başım ile onayladım.
Toprak ordusunun merkezi ve sağ kanadı ağır hasarlar almıştı.
Mei'nin sağında ve önünde, buz okları saplanan toprak duvarlar vardı.
Demekki o buz okları mei yide hedef almıştı fakat mei okları toprak duvarlar ile engellemişti
Mei ordunun arkasında biraz durduktan sonra Takeri'ye seslendi:
— Takeri, mananı bu kadar hızlı harcayacağını düşünmezdim. Bu kibar teklifi geri çeviremem.
Mei bunu söyleyince kafamı hızlıca Takeri'ye çevirdim.
Takeri karnını eliyle tutmuş bir şekilde yere yığılmıştı, ağzından kanlar sızıyordu. İki su askeri hızlıca koşup omuzlarından tutup Takeri'yi kaldırdı.
Takeri, omuzlarından tutan bir askerin kulağına bişeyler fısıldadı; asker hemen tüm orduya seslendi:
— Takeri'nin manası bitti, geri çekilin!!
Askerler bu sesleniş karşısında paniklediler. Askerler birkaç saniye birbirlerine bakıp birbirlerine kafa salladılar, hemen koşup Takeri'ye siper olacak bir şekilde dizildiler ve Takeri'yi taşıyarak uzaklaştılar.
Küçük bir sessizlikten sonra toprak askerleri yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Savaş alanında sadece mei kalmıştı
Biz de artık buradan uzaklaşmaya karar verdik fakat ayağa kalkınca zırhım sanki dile gelmiş gibi gıcırdadı.
Herhalde uzun zamandır yağlamıyordum; metalin haykırması tüm ormanda yankılandı.
Meinin kafası hemen bizim olduğumuz çalılıklara döndü.
Bu sırada karsus bana beddualar ediyordu:
— Tanrı canımı alsa da şu sefil suratından kurtulsam... Ulan kafir, yavaş kalksana! Yerimizi belli ettin!
Sonra bir anda yer sallanmaya başladı. İlk başta deprem olduğunu düşündüm fakat o sallantı deprem değil; yerden bizi tutmak için çıkan iki elin sallantısıydı…