İçeriğe geç

Küllerin Altında

Küllerin Kitabı, Birinci Öğreti:"Gece, insanın içine geçmişi bırakır.Uyanan, onu yanında taşımamalıdır.İki Işığın altında diz çök,ve sana ait olmayan gölgeleri geride bırak."

Dusk yine aynı yerdeydi. Bunu rüyanın ilk anında anlamadı. Önce soğuğu hissetti. Sonra kokuyu. Islak taşların, yanmış metalin ve uzun zamandır su görmemiş toprağın kokusunu.

Ayaklarının altında uzanan zemin karanlıktı. Fakat gecenin karanlığı gibi değildi bu. Cineris'te gece bile tamamen siyah olmazdı. Küller, gökyüzündeki Solus ile Vera'nın soluk yansımalarını toplar; Cineris'in üzerine her zaman griye çalan bir parıltı bırakırdı.

Buradaki karanlık ise ışığı yutuyordu.

Dusk yürüdü. Nereye gittiğini bilmiyordu. Rüyalarında hiçbir zaman bilmezdi. Karşısında bir kapı vardı. Eski. Yüksek. Üzerindeki metalin büyük kısmı yer yer erimiş, kapının yüzeyi sanki yıllarca ateşin altında kalmış gibi kabarmıştı. Ortasında ise tanımadığı bir işaret vardı. Bir daire. Ve dairenin içinde üç ince çizgi.

Dusk işarete yaklaştı. Kalbi hızlandı. Kapının arkasından bir ses geliyordu. Önce çok uzaktan. Birinin fısıldaması gibi.

Dusk başını kapıya yasladı.

Dusk: "Biri var mı?"

Kendi sesini duymadı. Sanki sesi maskesinin arkasından çıkmış ama karanlık tarafından hemen yutulmuştu. Kapının diğer tarafından bu kez bir kadın sesi geldi. Dusk dondu. Sesi tanımıyordu. Ama rüya, onu tanıması gerektiğini biliyormuş gibiydi.

Gizemli Ses: "Dusk."

Bir adım geri çekildi. Kadın yeniden konuştu.

Gizemli Ses: "Beni duyabiliyor musun?"

Dusk kapıya baktı. Elini uzattı. Tam parmakları metalin yüzeyine değecekken— Gök gürültüsünü, atölyelerdeki buhar patlamalarına andıran bir ses duyuldu. Cineris yarılıyormuş gibi.

Dusk geri döndü. Karanlığın içinde tek bir ışık gördü. Cineris'in gökyüzündeki Solus'un turuncu sıcaklığına ya da Vera'nın mavi soğukluğuna benzemiyordu. Daha küçük. Daha beyazdı. Gökyüzünden düşüyordu.

Dusk ağzını açtı. Ama bağırmaya fırsat bulamadan  bir anda—

Uyandı.

Gözlerini açtığında tavandaki paslı çatlakları gördü. Kalbi hâlâ rüyadaki gibi hızlı atıyordu. Yuvanın duvarları gece boyunca külü ve nemi içine çeker, sabaha karşı keskin bir taş kokusu bırakırdı. Dusk nefesini yavaşlatmaya çalıştı.

Bir. İki. Üç.

Küllerin Kitabı'nda yazdığı gibi. Uyanan, geceyi yanında taşımamalıdır.

Başucuna uzandı. Kitap her zamanki yerdeydi. Çocukluğundan beri onu orada tutardı. Küçükken kitabı kendisine kimin verdiğini hatırlamıyordu. Yuvanın eşiklerine bırakıldığında zaten yanındaydı. Ya da en azından Dusk öyle hatırlıyordu.

Kitabın kapağı koyu griydi. Ortasında Katedral'in mührü vardı: İki ışığın altında ellerini göğe kaldırmış bir insan figürü. Dusk kitabı göğsünün üzerine koydu ve rastgele bir sayfa açtı. Sayfaların arasından ince kül taneleri döküldü.

"İnsan, göğe ne kadar uzun bakarsa baksın, göğün kendisine baktığını unutmasın."

Pencereden dışarı baktı. Solus ile Vera gökyüzünde süzülüyordu. Katedral'de Solus'a Koruyan, Vera'ya ise Şahit denirdi. Madenciler başka isimler kullanırdı. Hurdalıktakiler ise çoğu zaman ikisine de yalnızca gökteki devasa fenerler demeyi tercih ederdi.

Dusk rüyadaki üçüncü ışığı düşündü. Sonra başını iki yana salladı. Geceyi yanında taşımamalıydı.

Ayağa kalktı. Küçük metal kâsedeki bir önceki geceden kalma külü parmaklarına sürdü. Önce alnına. Sonra göğsüne. Son olarak sol koluna.

Dusk: "Kül geldiğim yeri hatırlatsın. İki Işık yolumu görsün. Ve benden önce yürüyenlerin gölgeleri, bugün adımlarımı ağırlaştırmasın."

Bu resmi bir dua değildi. Kendi cümleleriyle değiştirdiği çocukluk alışkanlığıydı.

Üzerini giydi. Soluk gömleğini, pas lekeli pantolonunu çekti. Kitabı çantasına yerleştirdi ve kapıyı açtı. Tam koridora çıktığında Taren omzunun yanından bir gölge gibi geçti. Arkasından Yuva Anası'nın sesi duyuldu.

Yuva Anası: "Taren!"

Çocuk durmadı. Dusk bir an arkasından baktı.

Dusk: "Bir gün gerçekten yakalanacaksın!"

Taren koşmaya devam ederken arkasına döndü.

Taren: "Bugün değil!"

Dusk istemsizce gülümsedi ve yemek salonuna doğru yürüdü. Salon her zamanki gibi gürültülüydü. Metal kapların sesi. Sandalyelerin taş zeminde sürtünmesi. Birbirinin sözünü bastırmaya çalışan çocuklar. Cineris'te sessizlik çoğu zaman iyiye işaret sayılmazdı. Bu yüzden Dusk, bu gürültüyü severdi.

Elif'i hemen gördü. Pencerenin yanında oturuyordu. Onu görünce yüzündeki ifade değişti. Dusk'ın günün ilk saatlerinde görmeye alışık olduğu o sakin, hafif alaycı Elif ifadesinin yerinde başka bir şey vardı. Elinde katlanmış bir kâğıt tutuyordu.

Dusk ona doğru yürüdü. Elif yer açmak için çantasını yanındaki sandalyeden aldı. Dusk otururken Elif kâğıdı ona doğru uzattı.

Elif: "Babamdan."

Dusk'ın bakışları kâğıda kaydı. Sonra Elif'e. Aylar sonra ilk kez, yüzündeki o ince endişenin yerini açık bir sevinç almıştı. Dusk kâğıda dokunmadı. Önce Elif'e baktı.

Dusk: "Ne zaman geldi?" Elif: "Dün gece. Bir taşıyıcı bırakmış."

Dusk'ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

Dusk: "Demek hâlâ burada."
Elif: "Şimdilik."

Dusk ona baktı. Elif de ona. Bu kadar basit bir anın içinde, ikisinin de söylemediği çok şey vardı. Dusk'ın eli masanın üzerinde Elif'in eline yakın duruyordu. Elif konuşurken parmakları farkında olmadan onun eline değdi. İkisi de çekilmedi.

Dusk: "Oku."

Elif bir an tereddüt etti. Sonra kâğıdı açtı.

Elif: "Bazı yerlerini sana okumayacaktım." Dusk: "Şimdi okuyacaksın."

Elif ona kısa bir bakış attı.

Elif: "Emir mi veriyorsun?"

Dusk: "Rica ediyorum."

Elif kâğıda döndü. Gülümsemesi biraz soldu.

Elif: "İyi başlamıyor."

Dusk'ın yüzündeki ifade değişti. Elif okumaya başladı:

Elif (Mektubu okur): "Elif. Bu sana ulaşırsa, bil ki hâlâ yoldayım. Burada zaman tuhaf işliyor. Bazen aynı yere iki kez vardığımı düşünüyorum."

Dusk sessizce dinledi. Elif devam etti:

Elif (Mektubu okur): "Dün gece anneni gördüm."

Elif burada durdu. Dusk'ın gözleri yavaşça ona döndü. Elif'in annesi yıllar önce ölmüştü. Cineris'in dışındaki madenlerde fazla kül soluyan insanların olmayan şeyleri gördüğüne dair hikâyeler vardı. Dusk bunların ne kadarının gerçek olduğunu bilmiyordu. Elif devam etti:

Elif (Mektubu okur): "Biliyorum. Senin annenin burada olması mümkün değil. Ama bunu ona söyleme. O hâlâ eski bahçeyi soruyor."

Kâğıdı indirdi. Yüzündeki sevinç tamamen kaybolmamıştı. Belki de bu yüzden Dusk'ın içi daha fazla sıkıştı. Elif hâlâ babasından haber aldığı için mutluydu. Ama o haberin içinde, babasının yavaş yavaş uzaklaştığını hissettiren bir şey vardı.

Elif: "Sence iyi mi?"

Dusk hemen cevap vermedi. Elif onun yüzüne bakıyordu. Dusk'ın vereceği cevabın doğru olup olmadığını değil, ne kadar dürüst olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi. Dusk sonunda elini masanın üzerinde biraz daha yaklaştırdı. Parmaklarının dışı Elif'in eline değdi.

Dusk: "Bilmiyorum."

Elif gözlerini kâğıda indirdi. Dusk devam etti:

Dusk: "Ama yazmış."

Elif başını kaldırdı.

Dusk: "Bence bugün için önce buna tutun."

Elif birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra başını onun omzuna hafifçe yasladı. Çok kısa sürdü. Dusk kıpırdamadı. Salonun gürültüsü devam ediyordu. Kimse onlara bakmıyordu. Ya da Dusk o an kimsenin bakıp bakmadığını umursamıyordu.

Elif yeniden doğruldu. Kâğıdı dikkatlice katladı.

Elif: "Sen hep böyle konuşunca her şey düzelmiş gibi oluyor."

Dusk ona baktı.

Dusk: "Düzeliyor mu?"

Elif küçük bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.

Elif: "Hayır."
Dusk: "O zaman daha iyi konuşmam lazım."

Bu kez Elif gerçekten güldü.

Kahvaltıdan sonra Dusk, Elif'le birlikte koridora çıktı. Elif hâlâ mektubu elinde tutuyordu. Dusk onun yanında yürüyordu. İkisi de acele etmiyordu. Bir süre sonra Elif konuştu.

Elif: "Yarın nereye gidiyorsun?"

Dusk ona baktı.

Dusk: "Henüz hiçbir yere."

Elif: "Gideceksin."

Dusk gülümsedi.

Dusk: "Beni tanıyorsun."

Elif: "Maalesef."

Dusk omzuyla hafifçe ona dokundu. Elif de karşılık verdi. Sonra koridorun karşı ucunda Yuva Anası'nın yardımcısı belirdi.

Yardımcı: "Dusk. Yuva Anası seni çağırıyor."

Elif bakışlarını Dusk'a çevirdi.

Elif: "İşte. Gidiyorsun."

Dusk: "Belki beni sadece azarlayacak."
  Elif: "Bu daha olası."

Dusk birkaç adım attı. Sonra Elif'e döndü.

Dusk: "O mektubu sakla."

Elif kaşlarını çattı.

Elif: "Neden?"

Dusk: "Bilmiyorum."

Bir an durdu.

Dusk: "Bir gün babanı bulduğumuzda ona okutursun."
Elif'in bakışları yumuşadı.
Elif hiçbir şey söylemedi.Sadece başını salladı.

Dusk Yuva Anası'nın odasına doğru yürüdü. Yuva Anası'nın odası binanın en eski bölümündeydi. Taşların nem kustuğu, duvarlardaki eski boruların geceleri kendi kendine inlediği bölümde. Dusk kapıyı çaldı.

Yuva Anası: "Gir."

İçeri girdiğinde yaşlı kadın masasının arkasında oturuyordu. Masasının yanında ağır bir kumaşa sarılmış büyük bir şey duruyordu. Dusk kapıyı kapattı.

Dusk: "Çağırmışsınız."

Yuva Anası ona baktı. Sonra masanın üzerindeki eski bir kayıt defterini kapattı.

Yuva Anası: "Kaç güneş devrimi geçti biliyor musun buraya geleli?"

Dusk kaşlarını kaldırdı.

Dusk: "Yirmi iki yaşındayım. Tahminimce beş ya da altı yaşımda geldim."

Yuva Anası: "Beş de değil. Altı da."

Dusk sustu. Kadın devam etti.

Yuva Anası: "Buranın kapısına bırakıldığında daha konuşmayı bile bilmeyen bir bebektin. Seni kucağıma aldığımda üzerindeki tek şey, başucunda hâlâ taşıdığın o paslı Küllerin Kitabı'ydı."

Dusk birkaç saniye konuşmadı. Çocukluğu hakkında bildiği şeyler her zaman parçalıydı. Ama bazı boşluklar, insan onları yeniden duyduğunda daha da büyüyordu.

Dusk: "Bunu neden şimdi anlatıyorsunuz?"

Yuva Anası ayağa kalktı. Masasının yanındaki kumaşı çekti. Altından yetimhanenin ana su hattına ait büyük bir arıtma mekanizması çıktı. Döküm gövdesinin bir tarafı çatlamıştı. Boruların birleştiği yerlerden biri neredeyse tamamen pas tutmuştu.

Yuva Anası: "Çünkü yarın buradan çıkıp biraz işe yarar bir şey yapacaksın."

Dusk mekanizmaya baktı.

Dusk: "Arıtıcı..."

Yuva Anası: "Arıtma mekanizması yine sustu. Çocuklar üç Solus nöbetidir kül kokan su içiyor."

Dusk mekanizmaya yaklaştı. Elini metal gövdenin üzerine koydu. Soğuktu.

Yuva Anası: "Bunu ayağa kaldırabilecek tek bir adam tanıyorsun."

Dusk başını kaldırdı.

Dusk: "Murd."

Yuva Anası: "Murd."

Dusk yüzünü buruşturdu.

Dusk: "Yuva Ana, o aksi herif bu ölü mekanizmayı görünce önce bana söver. Sonra tamir etmek için Soluk kartuşu ister. Sonra da kartuşu beğenmez."

Yuva Anası: "Ne istiyorsa temin ederiz. Ama mekanizmayı yüklenip doğrudan hurdalığa, onun yanına götür. Ne yapıp etsin, onu çalıştırsın."

Dusk: "Yarın sabah çıkarım."

Odadan çıkıp koridorda yürürken çantasını omzunda düzeltti. Yetimhanenin su işini halletmek için sabah erkenden yola koyulması gerekiyordu.

Öğleden sonra Yuva'nın avlusu sakinleşti. Dersliklerden cılız sesler geliyor, birkaç çocuk gölgeli duvarların dibinde kendi oyunlarını oynuyordu. Dusk, arka taraftaki eski depoya gitti. Yarın mekanizmaya yardımcı olacak taşıma kayışlarını bulması gerekiyordu. Kapıyı açtığında içeride Elif'i buldu. Eski sandıkların üzerinde oturuyordu. Dusk kapının eşiğinde durdu.

Dusk: "Beni mi bekliyorsun?"

Elif: "Hayır."

Dusk içeri girdi.

Dusk: "Güzel. Çünkü birazdan taşıma kayışlarını arayacaktım."

Elif gözlerini kaldırdı.

Elif: "Onların üstüne oturduğumu fark etmedin mi?"

Dusk aşağı baktı. Elif'in altında gerçekten de kayışlar vardı.

Dusk: "O zaman seni bekliyordum."

Elif hafifçe gülümsedi. Kayışları alıp ona uzattı. Dusk uzanırken parmakları birbirine değdi. Bu kez ikisi de hemen geri çekildi. Elif aşağı baktı.

Elif: "Yarın tek başına mı gideceksin?"

Dusk: "Mekanizmayla mı yoksa genel olarak mı?"

Elif ona bakıp gözlerini kıstı.

Elif: "Ciddiyim."

Dusk'ın gülümsemesi azaldı.

Dusk: "Hurdalık uzak değil."

Elif: "Cineris'te 'uzak değil' diye bir yer yok."

Bu kez Dusk cevap vermedi. Elif devam etti.

Elif: "Babam da böyle diyordu."

Sözlerinin ardından kısa bir sessizlik oldu. Dusk taşıma kayışlarını elinde çevirdi.

Dusk: "Ben baban değilim. Ve geri döneceğim."

Elif ona baktı. Uzun bir an. Sonra ayağa kalktı. Dusk'ın karşısında durdu.

Elif: "Söz mü?"

Dusk bir an duraksadı. Sonra:

Dusk: "Söz."

Elif başını salladı. Ama yüzündeki ifade, ikisinin de bu kelimeyi biraz fazla ciddiye aldığını söylüyordu.

Akşam, Yuva'nın içindeki gürültü yeniden yükseldi. Yemek dağıtıldı. Küçük çocuklar yatmaya gönderildi. Koridorlar yavaş yavaş boşaldı. Dusk akşam boyunca birkaç kez Elif'i gördü. Ama uzun uzun konuşmadılar. Bazen aynı yerde bulunan iki insanın sürekli konuşmasına gerek yoktu. Dusk yemek salonunun diğer ucundan ona baktığında Elif de başını kaldırıyor, kısa bir bakışla onu buluyordu. Bu yeterliydi.

Gece iyice çöktüğünde Dusk odasına döndü. Çantasını yatağın üzerine bıraktı. Yarın için hazırlayacağı şeyler azdı. Su matarası. Kuru ekmek. Küçük bıçak. Eldivenler. Taşıma kayışları. Ve Küllerin Kitabı.

Kitabı eline aldığında bir süre kapağındaki mühre baktı. İki Işık. Ellerini göğe kaldırmış insan. Çocukluğundan beri aynı görüntüye bakıyordu. Ama Yuva Anası'nın sözleri aklından çıkmıyordu. Kundakta bir bebek. Başucunda yalnızca bu kitap.

Dusk kitabı açtı. Bu kez rastgele bir sayfa seçmedi. Parmakları alışkanlıkla bildiği bir bölümü buldu.

"İki Işığın altında doğan, kendi gölgesinden kaçamaz." "Çünkü gölge, insanın arkasından gelmez." "İnsan nereye giderse, gölge önce oraya varır."

Dusk satırlara uzun süre baktı. Sonra kitabı kapattı. Pencerenin yanına yürüdü. Dışarıda Cineris'in gecesi vardı. Sokaklar külün altında sessizleşmişti. Uzaktan, çok uzaktan Katedral'in çanı duyuldu. Tek bir vuruş. Sonra sessizlik.

Dusk yatağına döndü. Küllerin Kitabı'nı her zamanki yerine koydu. Çantasını yatağın yanına bıraktı. Yarın yalnızca bir arıtma mekanizmasını Murd'a götürecekti. Yetimhanenin arıtıcısını yeniden çalıştıracak. Sonra geri dönecekti. Elif'e söz vermişti.

Gözlerini kapattı. Bir süre sonra Elif'in yüzünü düşündü. Babasıyla ilgili konuşurken gözlerinin içindeki sevinci. Ve o sevincin arkasına saklamaya çalıştığı korkuyu. Sonra rüyasındaki kadının sesini duyduğunu sandı.

Dusk.

Gözlerini açmadı. Odanın içinde yalnızca rüzgârın eski pencereyi hafifçe titreten sesi vardı. Dusk yeniden uykuya daldı. Başucunda, çocukluğundan beri taşıdığı kitap duruyordu. Dışarıda Solus ve Vera, külün ardında sessizce gökyüzünü tutuyordu.

Ve Dusk henüz bilmiyordu. Ertesi sabah Yuva'nın kapısından çıktığında, yalnızca bozuk bir mekanizmayı tamir ettirmek için yola çıkmayacaktı. Yıllardır farkında olmadan taşıdığı bir şey de onunla birlikte yola çıkacaktı.

Ama o gece— Henüz hiçbir şey değişmemişti.