Dijital tasarım bölümünden mezun olalı iki yıl geçmişti. Üç ev arkadaşı olarak oturduğumuz evin kirasını, yani bana düşen payını ödemekte oldukça zorlanıyordum. Ara ara aldığım ufak tefek işler, dijital reklam görselleri, mobil oyunlar için model tasarımı vesaire, her şeyin her gün daha da pahalılaştığı, kiraların altından kalkılamaz hale geldiği bu rezil dünyada beni geçindirmeye tabi ki yetmiyordu. Bir de yapay “zeka” saçmalığı çıkmıştı üstelik. Zaten zar zor aldığım ufak tefek işler için de artık fiyat kırmak zorunda kalıyordum. Bir benim gibilerin ücreti artmıyordu sanırım, çünkü daha ucuz alternatifler çıkmıştı. Ara sıra yapay zekaya yaptırılmış işlerdeki hataları düzeltme işleri geliyordu ki en gurur kırıcıları da onlardı. Zaman zaman Çanakkale’deki ailemin yanına dönmeyi düşünüyordum, en kötü ihtimal öyle yapacaktım yani. Fakat onlar da zar zor geçinmeye başlamıştı. Gidip de sofralarında ekstra masraf olmak bana nasıl hissettirecekti bilmiyordum ama bir yandan da başka bir çarem yokmuş gibi gözüküyordu. Her neyse, hapı yutmuştum anlayacağınız…
Bu tür sorunları düşünmemek için bilgisayar oyunlarına vurmuştum kendimi. Aklınıza gelebilecek her şeyi oynuyor, sonra oynadığım oyunlarda beğendiğim karakterler veya mekanları kendi zevkime göre yeniden tasarlıyordum. Özellikle son zamanlarda takıntılı bir şekilde oynadığım bir oyun vardı: “Wyrm Ring”. Klasik Orta Çağ fantastik rol yapma oyunu işte. Beni özellikle cezbeden şey oyun içinde değiştirip kişiselleştirebildiğim şeylerin çokluğuydu. Karakterlerime son moda zırhlar giydiriyor, parlak parlak dolaşmalarını izliyor, modaya ayak uydurmalarını sağlıyordum. Sonra mekanları ufak tefek değiştirmeye başladım. Tavernaya iki sandalye daha atıp, o yeni masada takılması için iki üç tane müdavim karakter oluşturdum. Bir ara oyunun yapımcısı olan firmaya özgeçmişimi bile göndermiştim. Henüz dönüş yapan olmadı.
Günlerden bir gün, Steyr Ormanı’nda (bakması en güzel manzaralar burada olurdu) karakterlerimi dolaştırırken, karşıdaki dağlara doğru yol almak için üzerindeki tahta köprüyü kullandığımız derenin akma hızının, “mevsimine uygun olmadığı” gözüme çarptı. Çünkü hava güneşliydi, sıcak bir gün olmalıydı. Belki erken yaz veya geç bahar. Yani öyle kar yığınları erimiş veya günlerce sağanak yağmış olamazdı. Peki bu dere neden gürül gürül ve bu kadar hızlı akıyordu? Hazır buralardayken şuna bir el atayım dedim. “World Editor”u açtım, debiyi biraz azaltmaya çalıştım. Fakat fazla mı az olmuştu öyle de? İlk hali daha iyi gibiydi ama öyle olunca da akıntı akıntı üstüne biniyordu. Suların çeşitli kısımlarının akma şekillerini biraz daha lineer yapsam daha temiz ve nizamlı görünecekti belki. Fakat hangi suyun hangi dalgadan geldiğini seçemiyorum. Bazı çizgiler oluşuyor sonra bunlar birbiri içinde kayboluyordu sanki. Biraz yakınlaştırdım görüntüyü. Şimdi de genel çerçeve kaybolmuştu. Ama olsun, önce detayları halledeyim diye düşündüm. Biraz daha yakınlaştım, fakat asla istediğim kadar yakından göremiyordum. Görüntü de bulanıklaşmaya başlamıştı. Gözlerimi kısıp biraz başımı öne eğdim, daha iyi gibiydi sanki. Hatta yaklaştıkça daha çok detay görmeye başladığımı fark ettim. Yüzümü gittikçe daha çok yaklaştırıyor, yaklaştıkça derenin altındaki yosunları daha iyi seçebiliyordum. Belki oraya da bir el atmak gerekecekti, şu akıntı işini çözdükten sonra…
Derken burnumun ucu ekrana değdi ve ekran sanki durgun bir suya bir damla düşmüş gibi titredi. Ekranın camı hiç katı değil, aksine jöle gibiydi. Nasıl bu kadar kendimi kaptırmış olabileceğime gülerken bir şeyi fark ettim: Burnumu çıkartamıyordum. Küçücük bir kısmı içeride kalmıştı sanki. Hani hızlıca çeksem ucu kopar mı acaba diye düşünmedim değil. Ama çıkamıyordum işte, biraz daha gitsem belki bir yolunu bulurum diye düşündüm ve kafamı biraz daha ittirdim. Burnumun kalanına ek olarak alnım da girmişti şimdi. Ve yine aynı sorun. Çıkartamıyordum! Eh alnım olmadan dış dünyada yaşayamayacağıma göre, biraz daha ileri gidip en azından bütünsel bir kısmımı içeri kaptırayım diye düşündüm. Başım, yani boynumdan yukarı olan kısım da bu sayede girmişti ekrana işte. Ne yalan söyleyeyim; dereyi de, suyunu da, etrafındaki toprağı ve içindeki yosunları da pek net görebiliyordum artık. Fakat kafamın içeride kalmış olmasından dolayı içinde bulunduğum panik düzeyi de gittikçe artıyordu. Sanki tek yönlü bir çukur gibiydi, içeri giren parça çıkamıyordu. Bedensel bütünlüğüme kavuşmak önümde iki çözüm vardı: Ya komple çıkacaktım ya da büsbütün içeri girecektim. İnanın ilki için çok uğraştım. Fakat olacağı yok gibiydi. Bir yandan da kendimi çok sert bir şekilde çekip boynumu incitmek –veya daha kötüsü koparmak- istemiyordum. Geriye tek seçenek kalmıştı: İleri gitmek. Önce sağ kolumu ve omzumu, sonra solu, sonra da gövdemi ve bacaklarımı geçirdim. Debisini –neyse ki- az önce kıstığım derenin içine tastamam girmiştim artık! Can havliyle kenarlara tırmanıp kendimi çimenlerin üstüne attım.
Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu sanki! Şöyle bir etrafıma baktım: İşte tahta köprü ve işte karşıdaki dağlar. Peki. Öbür taraftaysa gözün alabildiğince uzanan çayır çimen. Tam da düzenlemek için açtığım harita. Ortasında da ben. Kendimi yanlışlıkla harita düzenleyici içine yerleştirmiştim.