İçeriğe geç

Içimdeki Yabancı

1. BÖLÜM

Benim adım Evin. O zamanlar yirmi bir yaşındaydım. Almanya'da Politikwissenschaft okuyor, derslerden sonra da bir fırında çalışıyordum. Günlerim ders, iş ve eve yetişmeye çalışmakla geçiyordu.

Sabahları alarm çaldığında birkaç dakika daha uyumak için kendimle mücadele ederdim ve çoğu zaman kaybederdim. O sabah da farklı değildi. Yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim, kahvaltı hazırlarken telefonumdan banka hesabıma baktım. Ay sonuna daha vardı ama harcamalarımı hesaplamadan duramıyordum. Kendi ayaklarım üzerinde durmak benim için önemliydi. Birinden para istemek ya da sürekli birinin desteğine ihtiyaç duymak hoşuma gitmezdi.

Üniversitenin önünde Sarya'yı her zamanki yerde buldum. Elinde kahvesiyle telefonuna bakıyordu.

"Yine son anda yetiştin," dedi beni görünce.

"Yetiştim ama. Önemli olan da bu."

"Bir gün de erken gel, şaşıralım."

"Sen de bir gün kahveni bitirmeden konuşmayı dene."

Güldü. Sarya'yla konuşmak kolaydı. Yanındayken kendimi açıklamak zorunda hissetmezdim.

İlk dersimiz seminerdi. Hoca, "Der Staat" kelimesini üçüncü kez tahtaya yazarken Sarya kulağıma eğildi.

"Bir dilde bir kelimenin üç cinsiyeti olması bana hâlâ hakaret gibi geliyor."

"Der, die, das. Kahve de erkek. Der Kaffee."

"Senin için kahve her zaman kadındı."

"Çünkü onu her sabah ben yapıyorum."

Hoca bize döndü. İkimiz de ciddi görünmeye çalıştık. Geçen hafta fırında bir müşteriye "Brötchen" yerine "Brüder" demiştim. Adam bir ekmek istiyordu, kardeş değil. Almancayı iyi konuşurdum ama o gün dilim bana oyun oynamıştı. Sarya bu hikâyeyi her fırsatta anlatıyordu.

Öğle arasında annem aradı.

"Günaydın kızım. Nasılsın?"

"İyiyim anne, sen nasılsın?"

Önce sağlığımı, sonra derslerimi, ardından işimi sordu. Ben her şeyin yolunda olduğunu söyledim. Aslında bazen yolunda değildi. Yorulduğum, yalnız hissettiğim, hiçbir şeyle uğraşmak istemediğim günler oluyordu. Ama annemi endişelendirmemek için hep iyi olduğumu söylerdim.

"Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin," dedi.

Bir an sustum.

"Biliyorum anne."

"Biliyorum diyorsun ama yine de hepsini içine atıyorsun."

Bu kez cevap vermedim. Telefonu kapattığımda Sarya yüzüme bakıyordu.

"Özledin mi?"

"Neyi?"

"Evi."

"Özlemez olur muyum?"

Sarya konuyu uzatmadı. Bazen yanında susabilen biri, konuşandan daha çok rahatlatır.

Derslerden sonra fırına koştum. Önlüğümü takıp tezgâhın başına geçtim. Siparişleri hazırladım, rafları düzenledim, kasayı açtım. İşimi sevdiğimi söyleyemem ama çalışmanın bana kattığı bir şey vardı: kendi paramı kazanıyordum.

O akşam ellilerinde bir adam geldi. Ekmeğini seçerken gözleriyle beni süzdü.

"Sen nerelisin?"

"Mardin."

"Mardin," diye tekrarladı. "Türkiye'de, değil mi? Türk müsün?"

"Kürdüm."

"Ah." Başını salladı, sanki bir şey çözmüş gibi. "Sizin orada savaş var, değil mi? Korkunç. Ama sen çok iyi uyum sağlamışsın. Almancan da harika."

Bu cümleyi daha önce de duymuştum. Gülümsemedim, kızmadım da.

"Almancam iyi, çünkü çok çalıştım," dedim. "Ekmeğiniz iki euro kırk."

Adam bir an şaşırdı, parasını uzattı, çıkarken bir şey demedi. Ben kasadaki kâğıtları düzelttim. Kavga çıkarmayı sevmezdim ama haksız bir şey söylendiğinde susmak da bana göre değildi. Söyleyeceğimi söyler, sonra kendi işime bakardım.

Mesai bittiğinde ayaklarım ağrıyordu. Otobüsün cam kenarına oturup dışarıyı izledim. Gün boyu insanlarla konuşmuştum ama kendimi çok yalnız hissediyordum.

Almanya'da yaşamayı öğrenmiştim. Ama alışmak, her şeyi sevmek demek değildi. Mardin'deki bir sokağı, ailemle aynı sofrada oturmayı, annemin mutfaktan seslenişini özlüyordum. Kürt kimliğim de bu özlemin bir parçasıydı. Nereden geldiğimi unutmak gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Yorucu olan, her defasında kim olduğumu yeniden açıklamak zorunda kalmaktı.

Eve gelip kendime yemek hazırladım. Yemek yerken telefonumdan ailemin fotoğraflarına baktım. En sevdiğim fotoğrafta hepimiz Mardin'deki sofranın başındaydık. Babam başköşede oturuyordu. Onu kaybedeli dört yıl olmuştu. Fotoğrafa uzun süre bakıp bakıp telefonu masaya bıraktım.

Özlemek benim için alışılmadık bir şey değildi. Yine de bazı akşamlar diğerlerinden daha ağır geçiyordu.

Telefonuma Sarya'dan bir mesaj düştü. Hafta sonu bir arkadaşın doğum günü yemeği varmış.

"Gelmezsen seni almaya gelirim," diye yazmıştı.

"Bu kadar ısrarcı olmasan belki düşünebilirdim."

"Yani geleceksin?"

"Henüz öyle bir şey söylemedim."

Kesin bir cevap vermedim ama gitme ihtimalini de kapatmadım. Yatağa girdiğimde ertesi günün koşuşturmasını düşünüyordum. Yine aynı yollar, aynı sorumluluklar.

O günlerde hayatımda büyük bir değişiklik beklemiyordum. Hayatımın en büyük sevincini de en büyük kaybını da henüz tanımıyordum.