Bazı hikâyeler sessiz başlar. Ne bir veda vardır ortada ne de bir başlangıç. Sadece sıradan sandığım bir gün.
Benim hikâyem de öyle başladı.
Adana'nın sıcağı daha sabahın ilk saatlerinde kendini belli etmişti. Penceremi ardına kadar açmıştım ama içeri giren sıcak hava serinlik getirmek yerine odanın içinde ağır ağır dolaşıyordu.
Odamı temizlemeye çalışıyordum. Çalışıyordum diyorum çünkü elimdeki bezi birkaç dakikadır aynı yerde dolaştırıyordum. Bunu fark edince kendi kendime gülümsedim.
Tam yatağımın üzerindeki örtüyü düzeltirken aşağıdan annemin sesi yükseldi.
“Firuze!”
Elimdeki örtüyü yatağın üzerine bıraktım.
“Ne var, anne?”
“Kızım, odayı temizliyorsan doğru dürüst temizle. Tozu halının altına süpürüp bana ‘temizledim’ deme.”
Dudaklarımı birbirine bastırıp sessizce gülmeye çalıştım. Annem beni benden iyi tanırdı. Ben daha bir şey yapmadan ne yaptığımı anlardı.
“Temizliyorum, anne.”
“Senin temizliğini ben bilirim.”
Başımı iki yana sallayıp yeniden yatağa döndüm. Örtüyü düzeltmeye devam ettim. Tam toz almaya başlayacaktım ki radyodan yükselen müzik bütün dikkatimi dağıttı.
Ay'a Benzer çalıyordu.
Elimdeki bezi yatağın üzerine bıraktım.
İşte şimdi oldu.
Müziğin ritmine kapılıp odanın ortasında dönmeye başladım. Saçlarımı savurup elbisemin eteğini azıcık kaldırdım. Bir sağa, bir sola kıvrılırken temizlik çoktan aklımdan çıkmıştı bile.
Radyonun sesini biraz daha açtım.
“Bugün temizlik yok, Firuze.”
Kendi kendime söylediğim bu cümleye gülerek başımı geriye attım. Saçlarım yüzüme savrulurken dans etmeye devam ettim.
Karşı balkonda birinin oturduğundan ise hâlâ haberim yoktu.
Civan, evlerinin balkonunda oturmuş sabah çayını içiyordu. Mahalle daha yeni yeni uyanıyordu. Sokaktan gelen ayak sesleri, uzaktan duyulan araba seslerine karışıyordu.
Açık penceremden yükselen müzik dikkatini çekmiş olacak ki başını bizim eve çevirdi.
Ve beni gördü.
Olduğu yerde kaldı.
Ben ise onun orada olduğunu fark etmeden dans etmeye devam ediyordum. Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı. Sonra sanki yaptığı şeyin farkına varmış gibi içinden bir tövbe çekip başını başka tarafa çevirdi.
Elindeki çay bardağından bir yudum aldı. Bardağı masaya bıraktıktan sonra ayağa kalktı.
Ben bunların hiçbirini görmemiştim.
O sabah benim için her şey her zamanki gibiydi.
Civan'ı çocukluğumdan beri tanırdım. Evlerimiz yan yanaydı, bahçelerimiz birbirine komşuydu. Üst kattaki odalarımız bile karşı karşıyaydı.
Civan'ın kardeşi Melek ise çocukluğumdan beri en yakın arkadaşımdı. Onunla paylaşamadığım pek az şey vardı.
Biz dört kişi aynı sokakta büyümüştük. Melek'le ben, abim Ferdi'yle Civan ayrılmaz ikiliydik.
Abim Ferdi bazen başımın belası, bazen en büyük destekçim, bazen de bütün sırlarımı emanet edebildiğim kişiydi.
Ama onun bilmediği tek bir sırrım vardı.
Bunu yalnızca iki kişi biliyordu.
Melek ve babaannem.
Ben Civan'ı seviyordum.
Evet, evet... Abimin en yakın arkadaşı, sırdaşı. Melek'in abisi Civan'ı seviyordum.
Bunu kendime bile söylemekte bazen zorlandığım oluyordu. Çünkü onun yanında ne kadar rahat görünmeye çalışsam da içimde bambaşka bir telaş kopuyordu.
Üstelik bunu ona belli etmek gibi bir niyetim de hiç yoktu.
Onunla karşılaştığımızda yine bildiği Firuze olacaktım.
Her zamanki gibi.
Lafını esirgemeyen, gerektiğinde karşısına dikilen, onunla ağız dalaşına girmekten hiç çekinmeyen Firuze...
O beni kızdırmayı severdi, ben de ona laf yetiştirmeyi. Mahallede bizi gören herkes bunun çocukluktan beri değişmeyen bir alışkanlık olduğunu düşünürdü. Tabii beni kardeşi gibi gördüğünü de...
Ama bilmiyorlardı ki ben onu seviyordum.
Kimsenin bilmediği ise her atışmanın ardından kalbimin biraz daha hızlı attığı ve biraz daha kırıldığıydı.
Babaannem bu sırrı ilk anlayan kişiydi. Yaşına rağmen hâlâ cilveli, neşeli ve hayat doluydu. Beni de tıpkı kendi gençliğine benzetirlerdi.
Bana baktığı çoğu zaman, söylemediğim şeyleri bile anlardı.
Bir gün karşısına oturmuş, Civan'la tartışmamızı anlatıyordum. Yüzüme bakıp gülümsemişti.
“Senin şu kalbin başını ağrıtacak, kızım.”
Kaşlarımı çatıp ona baktım.
“Ne alakası var, babaanne?”
Cevap vermek yerine sadece gülümsemişti.
O gülümsemesinde öyle bir anlam vardı ki... Sanki benim kendime itiraf edemediğim şeyi benden önce anlamıştı.
Melek de gerçeği biliyordu.
İkisine de aynı şeyi defalarca söylemiştim.
Sakın belli etmeyin.
Çünkü onun öğrenmesinden korkuyordum. Çünkü öğrenirse benden uzaklaşacağını biliyordum.
Belki gülecekti, belki benimle dalga geçecekti. Belki de yıllardır birbirimize söylediğimiz bütün o lafların anlamı bir anda değişecekti.
Bunu düşünmek bile yüzümü kızartmaya yetiyordu.
Bu yüzden sırrımı kalbimin en derin yerine saklamıştım.
En azından ben öyle sanıyordum.
O sabah ise bütün bunlardan habersizdim.
Ben sadece odasında dans eden on yedi yaşında bir kızdım. Adana sıcaktı, radyoda sevdiğim şarkı çalıyordu. Annem birazdan yine beni temizlik yapmadığım için azarlayacaktı.
Ve karşı balkonda beni izleyen kişinin neden bir süre sonra bakışlarını kaçırdığını henüz bilmiyordum.
Hayatımın en sıradan sabahlarından biri olduğunu düşünüyordum.
Odamı yeniden toplamaya çalışırken aşağıdan annemin sesi bir kez daha yükseldi.
“Firuze!”
Elimdeki bezi yatağın üzerine bırakıp kapıya doğru döndüm.
“Efendim, anne?”
“Baban aradı. Pastane kalabalıkmış, yardıma çağırdı seni.”
Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
“Tamam anne. Elimi yüzümü yıkayıp geliyorum.”
Pastaneye gitmek beni hiç üzmezdi. Aksine, orada vakit geçirmeyi çok severdim. Tatlılarla uğraşmak, pasta yapmak, mutfakta yeni şeyler denemek benim için işten çok eğlenceydi.
Hemen elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirdim. Saçlarımı da hızlıca toparladıktan sonra çantamı aldım ve aşağı indim.
“Anne, ben gidiyorum.”
Annem mutfaktan çıkıp bana baktı.
“Tamam kızım. Dikkat et kendine.”
“Tamam anne. Görüşürüz.”
Evden çıkıp bahçeye adım attım. Daha sokağa çıkmadan yan taraftan gelen sesleri duydum. Başımı çevirdiğimde Melek'le annesi Emine teyzeyi gördüm.
Çardağın altında oturmuş, taze fasulye ayıklıyorlardı. Bir yandan da kahvelerini içiyorlardı.
Melek beni görünce başını kaldırdı.
“Firuze!”
Elimi kaldırıp gülümsedim.
“Günaydın!”
Emine teyze de bana bakıp gülümsedi.
“Günaydın kızım. Nereye böyle?”
“Babam aradı. Pastane kalabalıkmış, yardıma çağırdı beni.”
Melek hemen söze karıştı.
“Yardım mı? Yoksa yine pasta yapmaya mı gidiyorsun?”
Gülerek omuz silktim.
“İkisi de olabilir.”
Melek kahkaha attı.
“Sen zaten pastaneye gitmeye bahane arıyorsun.”
“Ne yapayım? Tatlı yapmayı seviyorum.”
Emine teyze gülümseyerek arkamdan seslendi.
“Fazla yorulma kızım. Akşam yemeğe bizdesiniz, sen seviyorsun diye sarma da yapacağım.”
Yüzüm bir anda aydınlandı.
“Öyle mi? O zaman akşam kesin geliyorum!”
Melek gözlerini devirerek güldü.
“Bak, annemin sarmasını duyunca nasıl da sevindi.”
“Ne yapayım? Emine teyzemin sarması bir başka.”
Emine teyze gülerek başını salladı.
“Tamam kızım, akşama bekliyorum seni.”
“Tamam Emine teyzem.”
Tam sokağa çıkacakken aklıma bir şey geldi. Arkama dönüp Emine teyzeye baktım.
“Emine teyzem, gelirken size hangi tatlıyı yapıp getireyim?”
Emine teyze gülümseyerek elindeki fasulyeyi ayıklamaya devam etti.
“Sağ ol kızım. Pastanede zaten yorulacaksın. Kendin gelsen yeter.”
Tam o sırada Melek'in yüzünde bıyık altından gülen bir ifade gördüm.
Kaşlarımı çatıp ona baktım.
“Niye öyle diyorsun?Anne, abim Firuze'nin vişneli ıslak kekini çok sever. Onu yapıp getirsin.”
Bunu söylerken bana göz kırptı.
Bir yandan da annesine bakıyordu ama yüzündeki o muzip gülümsemeyi görmemek mümkün değildi.
“Ne var?” dedim.
Melek omuzlarını silkti.
“Hiç.”
Emine teyze kızına bakıp gülümsedi.
“Sen de abinin sevdiği her şeyi hemen söylersin.”
Ben ise ne diyeceğimi bilemeden dudaklarımı birbirine bastırdım.
Civan'ın vişneli ıslak kekimi sevdiğini biliyordum.
Ama bunu Melek'in böyle annesinin yanında söylemisi, beni biraz utandırmıştı.
“Tamam,” dedim sonunda. “Vişneli ıslak kek yaparım.”
Melek'in yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.
“Ben de öyle düşünmüştüm.”
“Sen çok konuşuyorsun.”
“Ben hiçbir şey demedim.”
“Demedin tabii.”
İkimiz de gülmeye başladık.
“Ben artık gideyim. Babam bekliyordur.”
“Tamam, görüşürüz.”
“Akşama görüşürüz Emine teyzem.”
“Görüşürüz kızım. Fazla yorulma.”
“Tamam.”
Onlara el sallayıp sokağa çıktım.
Şimdiden Civan'ı düşünüyordum.
Bakmayın, içimden Civan dediğime. Bir araya geldiğimizde ona “Civan abi” demek zorundaydım.
Ve bu benim çok ağrıma gidiyordu.
İnsan hiç sevdiği adama “Civan abi” der mi?
Ben diyordum işte.
Hem de her seferinde, sanki hiçbir şey hissetmiyormuşum gibi...
Böyle düşüne düşüne pastaneye vardığımı bir anda fark ettim.
Kapıdan içeri girmeden önce, tam da dükkânımızın çaprazındaki, abim Ferdi'yle Civan'ın ortak ekmek teknesi olan Umut Oto Tamir'e baktım.
Belki bir umut Civan'ı görürüm diye.
Gözlerim dükkânın içine doğru kaydı.
Ve o umuda tutunduğum için olsa gerek, onu gördüm.
Civan...
Üstü başı toz içindeydi. Belli ki sabahtan beri dükkânda çalışıyordu.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Kalbim, sanki biraz önce onu düşünmemişim gibi hızla çarpmaya başladı.
“Civan...” diye geçirdim içimden.
Dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme oluştu.
Ama hemen kendime geldim.
Ne yapıyordum ben?
Daha sabahın başından beri aklımı ondan alamıyordum.
Başımı hafifçe sallayıp kendi kendime söylendim.
“Toparla kendini, Firuze.”
Sonra hiçbir şey olmamış gibi pastanenin kapısına doğru yürüdüm.
Ve içeri girdim. Gerçekten de pastane bugün çok karışıktı. Bu durumun da bugün hafta sonu olmasından kaynaklandığını düşündüm.
Masaların çoğu doluydu. Bir yandan müşterilerle ilgileniliyor, bir yandan mutfaktan tepsiler çıkıp duruyordu.
Babamın beni neden yardıma çağırdığını şimdi daha iyi anlıyordum.
Çantamı bir kenara bırakıp hemen işe koyuldum. Pastanenin bu telaşlı hâlini aslında seviyordum. Hele mutfağa girip tatlılarla uğraşmak, farklı pastalar hazırlamak beni hiç yormuyordu.
“Baba!” diye seslendim.
Kalabalığın arasından babamın sesi geldi.
“Geldin mi kızım?”
“Geldim. Nereden başlayayım?”
Babam bana bakıp gülümsedi.
“Önce mutfağa geç kızım. Hazırlanması gereken siparişler var.”
“Tamam.”
Mutfağa doğru ilerlerken yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı.
Pastane dolabına baktım. Önce hangi pasta ve tatlı çeşitlerinin bittiğini kontrol edip, ona göre eksilenleri tamamlayacaktım. Daha bakmadan Aslı abla oradan bana eksikleri saymaya başladı.
“Firuze, sütlaçla tavuk göğsü ve elmalı kurabiye bitmiş. Bunları yapalım mı seninle?”
Aslı abla pastanenin pastacısıydı. Ben de fırsat buldukça ona yardım ederdim. Özellikle tatlı yapmayı çok sevdiğim için mutfakta onunla çalışmak benim için ayrı bir keyifti.
“Olur Aslı abla. Hemen başlayalım.”
Aslı abla gülümseyerek başını salladı.
“Tamam o zaman. Sen sütlacı hazırlamaya başla, ben de tavuk göğsünü yapayım. Kurabiyeleri de beraber hazırlarız.”
“Tamamdır.”
Kollarımı sıvayıp mutfağa geçtim.
Sütlaç yapımına başladım.
Buranın en çok satılan tatlılarından biriydi. Yıllardır bu pastanenin sütlacını babaannem yapardı. Yaşı ilerleyince de yavaş yavaş işi bana öğretmeye başlamıştı.
Mutfağın bir köşesinde oturur, ben başında uğraşırken her adımımı takip ederdi. “Şunu biraz daha karıştır, kızım,” der, sonra da yaptığıma bakıp gülümserdi.
Şimdi ise her sütlaç bittiğinde babam bana yaptırıyordu.
Herkes babaannemin el lezzetini aldığımdan bahsederdi.
Ben de her sütlaç yaptığımda, onun mutfakta bana öğrettiği o günleri hatırlardım.
Bir süre sonra hazırlamam gereken tatlıları da tamamladım. Aslı abla tavuk göğsünü yapmış, kurabiyeleri de birlikte bitirmiştik.
Sıra vişneli ıslak keke gelmişti.
Akşam Meleklere götürecektim.
Daha malzemeleri hazırlarken bile kalbim küt küt atmaya başlamıştı. Çünkü Civan her yediğinde aynı şeyi söylerdi:
“Bunu senden başkası yapamıyor. Ne katıyorsun böyle?”
O sözleri her duyduğumda belli etmemeye çalışsam da içten içe çok mutlu olurdum.
Şimdi ise keki onun için yapacağımı düşünmek bile yüzümde istemsiz bir gülümsemeye neden oluyordu.
Islak keki de yapıp buzdolabına kaldırdım.
Şimdi sıra mutfaktaki dağınıklığı toplamaya gelmişti. Sağ olsun, Aslı abla bana pek iş bırakmamıştı. Ben de yaptığım dağınıklığı toparlayıp servise yardım etmeye gittim.
Gerçekten de bugün müşteri çoktu. Masalar bir doluyor, bir boşalıyor; siparişler peş peşe geliyordu. Günün nasıl geçtiğini anlamamıştım bile.
Sonunda akşam olmuştu.
“Firuze kızım,” dedi babam. “Çantanı al da çıkalım artık.”
“Tamam baba.”
Önce mutfağa gidip buzdolabından vişneli ıslak keki aldım. Dikkatlice çantamın yanına koydum, sonra çantamı aldım.
“Ben hazırım baba.”
“Tamam o zaman.”
Aslı abla da çoktan hazırlanmıştı. Babam pastanenin son kontrollerini yaptıktan sonra kapıyı kilitledi.
“Görüşürüz Aslı abla,” dedim.
“Hafta sonu tekrar görüşürüz, Firuzeciğim,” dedi.
Okuldan dolayı pastaneye genellikle hafta sonları gelirdim. Hafta içi ise derslerimin az olduğu günlerde babama yardım etmek için uğrardım.
Babam kolunu omzuma atmış, beraber Meleklere doğru yürüyorduk. Bir yandan da sohbet ediyorduk.
Babam, bir an önce liseyi bitirip yanına gelmemi istiyordu. Benim de hayalim buydu zaten.
Üniversiteye gitmek gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Okulumu bitirip babamın yanında çalışmak, zamanı geldiğinde de pastanenin başına geçmek istiyordum.
“Bir an önce okulu bitir de yanıma gel artık kızım,” dedi babam.
Gülerek ona baktım.
“Az kaldı baba.”
“Az kaldı tabii. Sonra seni burada çalıştıracağım, haberin olsun.”
“Ben zaten başka yere gitmem ki.”
Babam kolunu omzumda biraz daha sıkılaştırıp gülümsedi.
“Ben de onu diyorum ya.”
Meleklerin evine varmıştık. Zile bastım.
Kapıyı Melek açtı.
“Hoş geldin Firuze. Hoş geldin Mehmet amca,” dedi.
“Hoş bulduk kızım,” dedi babam.
Ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girdik. Daha kapıdan girer girmez mis gibi yemek kokusu bütün evi sarmıştı.
Burnuma gelen o tanıdık kokuya dayanamadım.
“Emine Sultan!” diye seslendim. “Sarmalarım hazır mı, sarmalarım?”
Melek kahkaha atarak başını salladı.
“Sen de daha gelir gelmez sarma peşine düştün.”
“Ne yapayım? Kokusu buraya kadar geliyor.”
Mutfağın tarafından Emine teyzenin sesi duyuldu.
“Gel bakalım benim güzel kızım. Daha yeni ocaktan aldım.”
Hemen mutfağa girdim.
“Emine Sultan, hani nerede tencere?”
Emine teyze gülerek tencerenin kapağını açtı.
“İşte burada tencere.”
Dumanı hâlâ üstündeydi.
Dayanamadım. Tencereden bir tane sarma alıp hemen ağzıma attım.
“Ah!”
Ağzımı elimle kapattım.
“Yandım!”
Emine teyze kahkahayı bastı.
“Ben sana daha yeni kapattığımı söylemedim mi kızım?”
Melek de arkamdan gülmeye başladı.
“Sen hiç beklemeyi bilmiyorsun ki!”
“Çok güzel kokuyordu ama!”
Emine teyze başını iki yana sallayarak gülümsedi.
“Bekle biraz, soğusun. Hepsini yiyeceksin zaten.”
Hep beraber oturma odasına geçtik. Annem de tabakları masaya yerleştiriyordu.
İçeri girmemle gözlerim hemen aradığını buldu.
Civan, abimle beraber oturmuş, kafa kafaya vermiş sohbet ediyorlardı.
Abim beni görür görmez takılmadan duramadı.
“Yine dayanamadın değil mi sarmayı görünce? Sıcak sıcak yiyip ağzını yaktın.”
“Ne yapayım abi? Sen de bilmiyor musun sarma görünce dayanamadığımı?”
Civan da bulunduğu yerden gülmeye başladı.
“Sen de gülme Civan abi,” dedim.
Civan gülümseyerek bana baktı.
“Ben bir şey demedim ki.”
“Demen gerekmiyor, gülüyorsun ya.”
Abim kahkahayı bastı.
“İkiniz de hiç değişmeyeceksiniz.”
Tam o sırada Ali amca, abimle Civan'ın ensesine hafifçe vurup kaşlarını çattı.
“Karışmayın benim kızıma!” diye kızdı.
Abim ensesini ovuştururken Civan gülerek babasına baktı.
“Tamam baba, dokunmuyoruz Firuze'ye.”
Ali amca başını sallayıp yerine oturdu.
Ben de gülümseyerek masaya doğru geçtim.
Emine teyze yine döktürmüştü.
Masaya baktığımda yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Zeytinyağlı taze fasulye, sarma, kuru dolma, salata ve tavuklu pilav...
Hepimizin sevdiği yemekleri yapmıştı.
“Emine teyze, sen yine ne yaptın böyle?” dedim hayranlıkla.
Emine teyze gülerek ellerini önlüğüne sildi.
“Ne yapayım kızım? Hepiniz seviyorsunuz diye yaptım.”
Melek hemen söze karıştı.
“Annem bugün sabahtan beri mutfaktan çıkmadı.”
“İyi ki çıkmamış,” dedim. “Ben nereden başlayacağımı şaşırdım.”
Civan gülerek masaya baktı.
“Senin nereden başlayacağını hepimiz biliyoruz.”
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
“Neredenmiş?”
Civan hiç düşünmeden cevap verdi.
“Sarmadan.”
Melek kahkahayı bastı.
Ben de gülerek Civan'a baktım.
“Ne yapayım? Çok güzel olmuş.”
Yemeklerimizi yedik. Sofrayı da Melek'le beraber toplamaya başladık. Anneleri salona gönderdik.
Melek mutfağı toparlarken ben de çay demlemiştim.
“Sen çayları hazırla Firuze, ben mutfağı toparlarım,” dedi Melek.
“Tamam.”
Çayları bardaklara doldururken bir yandan da yaptığım vişneli ıslak keki tabaklara yerleştiriyordum.
Melek, mutfakta uğraşırken birden sordu:
“Hatun nenen niye gelmedi?”
“Biraz tansiyonu çıkmış. Annem yemeğini hazırlamış, yemeğini yemiş. İlaçlarını içip yatacağınım demiş.”
Melek başını salladı.
“İnşallah şimdi iyidir.”
“İnşallah. Biraz dinlenirse geçer.”
Bir yandan çayları hazırlıyor, bir yandan da sohbet etmeye devam ediyorduk. Evdeki kalabalığın ve yemek telaşının ardından mutfakta baş başa kalmak iyi gelmişti.
Mutfağı toparladıktan sonra Melek çay tepsisini aldı. Ben de vişneli ıslak keklerimin olduğu tatlı tepsisini elime aldım.
Salona geçtiğimizde herkese tek tek tatlılarını dağıtmaya başladım.
En son Civan'ın yanına geldim.
Tabağı önüne bırakırken gözleri önce vişneli ıslak keke, sonra da gözlerime kaydı.
“Sen mi yaptın bunu?” diye sordu.
“Hayır,” dedim.
“Kim yaptı?”
“Aslı abla.”
“İyi o zaman. Aslı'nın eline sağlık.”
Bir çatal alıp kekten ağzına attı.
Ben de hiçbir şey belli etmeden gidip yerime oturdum.
Civan ikinci çatalı aldığında bir an durdu. Kaşlarını hafifçe çattı ve bana baktı.
“Bunu Aslı yapmamış.”
“Yaptı,” dedim hemen.
“Hayır. Sen yapmışsın.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Nereden anladın?”
Civan tabağındaki keke bakıp gülümsedi.
“Aslı vişneyi az kullanıyor. Sen ise tam benim sevdiğim gibi, bol bol koyuyorsun.”
Bir çatal daha aldı.
“Bir de seninkinin çikolatası biraz daha yoğun oluyor.”
Kalbim yine hızlanmaya başlamıştı.
Bunca insanın içinde, yaptığım keki tadından anlaması nedense beni fazlasıyla mutlu etmişti.
Çaylarımızı içtik, tatlılarımızı yedik. Biraz da sohbet ettikten sonra eve geçtik.
Annemlere iyi geceler dileyip babaannemin odasına geçtim.
Uyuyordu.
Yavaşça yanağına bir öpücük kondurup odadan çıktım.
Üstümü değiştirip geceliğimi giydim. Sonra yatağıma uzandım.
Gözlerimi kapattığımda gün boyunca yaşadıklarım birer birer aklımdan geçmeye başladı.
Melekler, Emine teyzemin sarmaları, pastanedeki telaş...
Sonra Civan.
Özellikle de vişneli ıslak keki tadından anlayışı.
“Sen yapmışsın.”
Sesi sanki hâlâ kulağımdaydı.
Yorganı biraz daha üzerime çektim.
Kalbim yeniden hızlı hızlı atmaya başlamıştı.
Kendi kendime gülümsedim.
“Allah'ım, ben bu çocuğu gerçekten çok seviyorum.”