İçeriğe geç

Fırtına Öncesi

Tatlı bir ağustos gecesiydi.

Ormanı yalayarak gelen meltem, çiçeklerin ve ağaçların kokusunu onun bahçesine getiriyordu. Aynı zamanda hışırdayan zeytin ve defne ağaçları ile birlikte öten ağustos böceklerinin sesi ise bu huzurlu geceye ayrı bir güzellik katıyordu.

'Birazdan gelir' diye düşündü.

Ellerini dizlerine koyarak havuzun yanındaki koltuğundan yavaşça ayağa kalktı. Mutfağa giderken muhtemelen sabaha kadar sürecek sohbetin hayalini kurarak heyecanlandı.

'Acaba bu gece neleri sormalıyım' diye içinden geçirdi.

Bir süre düşünse de tam karar veremeyince akışına bırakmaya karar verdi.

Misafirinin zevkleri hakkında pek bir bilgiye sahip değildi. Sadece birkaçına vakıftı. Onlardan birisi de dostunun latteye olan aşırı tutkusuydu.

'Öyle bir adam latteyi sevemez canım. Ne bileyim. Şöyle bir espressodur, americanodur yahu işte en kötü filtre kahve sever bence. Ama latte nedir? Gerçekten komik.'

Aklında fikirler dönüp dururken usulca kahve makinesinin başına gelmişti. Bir şeyler mırıldanarak eğlenceli bulduğu latteyi yapmaya başladı.

Gece sıcaktı aslında, ice latte yapmayı bir an aklından geçirdi ama dostunun başında 'ice' geçen içeceklere sövdüğünü hatırlamıştı. Ona göre hali hazırda güzel bir lezzet varsa bunun sulandırılmaması gerekti. Kendince haklıydı da.

Makine kahveyi yaparken, kendisi için demlediği çayın da altını kapattı. Dolaptan o çok sevdiği porselen kupasını çıkartıp bir tepsinin üzerine koydu. Çayını doldururken kahvenin de çoktan hazır olduğunu fark etti. Onu da alıp tepsiyle bahçeye doğru yürümeye başladı.

Uzaklardan gelen belli belirsiz bir gürüldeme duydu koltukların yanına geldiğinde. Sonra hafif bir rüzgâr, sanki deniz dalgası gibi ağaçları hareketlendirdi.

'Tam zamanında' dedi yalnız kendinin duyabileceği bir sesle.

Tam bahçe kapısına doğru seslenecek ti ki:

'Hassiktir!' diye gürledi arkadaşı. 'Şu kabloyu kim buradan geçirdi. Adnan! Bana bir şey olmaz da yüzlerce volt beyninden geçerken seni kurtaramam.'

İçeri giren adam beklediği arkadaşıydı. Boyu hafif uzundu. Olsa olsa 1.80 falandı. Kilolu değildi ama sağlam yapılı olduğu barizdi. Sakalları ve saçları kısaydı. Rengi ise kumrala yakın bir kahverengiydi.

Her ne kadar Adnan arkadaşına daha uzun bir saç ve gür bir sakal yakıştırsa da o bunu kesin bir dille gülerek reddetmişti. Ona göre kavga sırasında rakibi ilk buraları tutmaya çalışıyormuş o sebeple çok tehlikeli bir süsmüş. Aslında biraz düşününce söyledikleri doğru gelmişti.

'Ah kusura bakma. Daha bu gün ustalar gelmişti. Bahçe duvarları için ışıklandırma yaptıracağım. Tam seni uyaracaktım ki sen kabloya takıldın' dedi arkadaşına yürüyerek.

İkili kapının önünde kucaklaşmıştı.

'Işıklandırma bizim işimiz ' dedi gülerek. 'Ama Adnan şaka bir yana bu yerden fırlayan kabloda bir cızırtı var haberin olsun.'

'Her neyse hoş geldin dostum. İstediğin gibi kahveni de hazır ettim. Gel otur şöyle' diye buyur etti Adnan.

İkisi birlikte koltuklarına oturdular. Misafiri kahvesini höpürdeterek içerken Adnan küçük yudumlarla onu takip ediyordu.

'Ee Adnan'cığım. Ne var ne yok? Doktora meselesini ne yaptın? Jüri falan filan diyordun?'

Soru canını sıkmıştı. Yüzünü buruşturdu:

' Danışmana göre okey ama diğer üyeler.' çayından bir yudum alarak:' Galiba babamdan bir şeyler daha kopartmaya çalışacaklar. Şimdiye kadar üniversiteye bağışladığı şeyler yetmiyormuş gibi.'

'He anladım' dedi dudaklarında biriken köpüğü koluna silerek.

'Bunlar hep vardı canım hiç kendini sıkma. Adı bazen bağış olur, rüşvet olur, teşvik payı olur… Senden önce de vardı senden sonra da olacak. Ama baban zengin yani. Bu kadar kafana takma ver ne istiyorlarsa gitsin.'

' Haklısın' dedi Adnan.

Koltuğa iyice yaslanmıştı.

'Ama yaptığım işi gerçekten değerli olup olmadığını anlayamıyorum böyle olunca. Param var diye mi doktora sahibi olacağım yoksa hak ettiğim için mi?'

Bakışlarını göğe çevirmişti Adnan. Emeklerinin bir şeye değip değmediği kafasını çok kurcalıyordu.

' Koy gitsin Adnan. Bu kadar romantik olma. İşin sonunda unvanını alacak mısın? Evet alacaksın. O unvan sana yeni kapılar açacak mı evet açacak. He vicdanın konusunda haklı olabilirsin. Ama onu da şimdi anlayamazsın. Farklı ortamlara girdikçe göreceksin. Eğer yeni girdiğin ortamlarda ezildiğini hissetmiyorsan, o yukarıda duran tumturaklı makamlara sahip adamların yanında sırıtmıyorsan hak ettiğin yerdesin demektir. Dost sözü dinle tecrübeyle sabittir.'

'Ehh evet doğru olabilir' diye cevap verdi Adnan.

' Her neyse beni bırakalım artık. Sende ne var ne yok?'

Bu sırada arkadaşının gözlerinin kupasına takıldığını fark etmişti. Üzerinde ki kırmızı Lambda harfine bakıyordu.

'Şu kodumun veletlerine hala hayransınız ya gerçekten bir şey diyemiyorum' diye söylendi. 'Yani bir avuç manyak işte.'

“Yani,” dedi Adnan, “Bakış açın biraz farklı ama ben öyle bakmıyorum Spartalılara. Bana ilham veriyorlar. Adanmışlık, disiplin, yaptığın işe bağlılık... Alanımla da ilgili, biliyorsun. Bu sebeple en sevdiğim kupalardan birisidir bu,” dedi bardağı göstererek.

“Şimdi bula bula gerçekten Spartalıları mı buldun ilham almak için?” dedi dostu. “Hem de o kadar millet varken koskoca tarihte. Hem de senin gibi birisi...”

Bakışları gerçekten şaşırmış gibiydi.

“Neden olmasın?” dedi Adnan. “Senin onlara kinin ne peki?” diye sordu. Arkadaşının fikirlerini biraz deşmek istiyordu.

“Kin mi? Yahu, değmez bile,” dedi. “Ama sevmememin sebeplerini anlatayım.'

“Öncelikle çok sıkıcıydılar. Saçma sapan kurallarla kendilerine dünyayı dar ediyorlardı. İkincisi, askerlikleri de öyle aman aman değildi. Tamam, disiplin vardı, bir şey demiyorum ama kafaları da çok çalışmıyordu. Her sorunu çivi, her çözümü de çekiç zannediyorlardı. Şimdi diyorsunuz ya, ‘Aman, ne askerlerdi falan...’ diye. Ne oldu işin sonunda? Thebai'den gelen bir grup ibne bunlara dünyanın dayağını attı.”

Son lafı duyan Adnan, ağzındaki çayı püskürtmüştü.

“Oha! Biraz acımasız olmadı mı?” diye sordu gülerek.

“Haklısın,” dedi dostu. “Spartalıların da ibnelikten aşağı kalır yani yoktu ama en azından Thebaililer onlar kadar gavat değildi,” dedi ve kahkahayı bastı.

“Peki, sence hangi antik Yunan şehri senin favorindi?” diye sordu Adnan.

“Ah, madem sordun... Söyleyeceğim tabii ki Atina. Gerçekten bütün övgüleri hak ediyorlar.”

“Neden?” diye sordu Adnan. Oturduğu yerden doğrulmuştu.

“Çünkü doğru soruları soruyorlardı. Bu denizin ötesinde ne var? Neden böyleyiz? Nasıl yaşamalıyız?”

Adnan gülmekten kendini alamıyordu ama bu sefer yine aynı tuzağa düşmeye hiç niyeti yoktu.

' Dur bir dakika' dedi Adnan gülümseyerek devam etti:

'Bu sefer beni tongaya düşüremeyeceksin. Tanıştığımız günden beri aynı şeyi yaptın. Tonlarca magazinsel olayları önüme atıp kaçtın. Bu sefer böyle olmayacak Bulut.'

'Bak şimdi, bütün foyam ortaya döküldü demek' diye alaya aldı Bulut onu.

' Tamam, biraz gevezelik yaptığım doğru ama sonuçta verdiğim bir söz var. Ne istersen anlatacağım ama şunu unutma hatırlayabildiğim kadarını.'

' Dürüst bir dost!' diye söze girdi Adnan.

'Pekâlâ. Bundan sonra sistemli bir şekilde gideceğiz. Konudan konuya atlamak yok. Ben soracağım sen cevaplayacaksın.'

'Tamam, o zaman. Bana da güzel bir hafıza egzersizi olur.'

Kalan kahvesini de bir dikişle bitirdikten sonra devam etti.

' Ama bir konuda daha seni uyarmam gerek. Bunu dostun olarak yürekten söylüyorum ki rahatsız olacağın şeyler duyabilirsin. Hatta bir daha dünyaya eskisi gibi de bakamayabilirsin. Anlatacağım şeyleri yalnızca hoş bir hikâye olarak benimse ve ruhunda derin bir yara açmasına izin verme.'

Bulut bunları söylerken Adnan açıkçası biraz korkmuştu. Hiç açmaması gereken bir sandığı açmak üzere olduğunu fark etmişti. Bir an tereddüt etse de eline geçen bu fırsatı kaçırmaya hiç ama hiç niyeti yoktu. Kendisini en azından soracağım sorularla sohbeti ben yönlendireceğim diye telkin etti. Beni rahatsız edebilecek bir konuyu hiç kurcalamayacağım.

'Kabul' dedi Adnan.

'O halde başlayalım. Şimdi ilk sorum: Ne zaman ve nerede doğdun?'

'Bir psikolog edasıyla çocukluğuma ineceksin demek' diye alaya aldı Bulut onu.

Koltuğuna yaslandı ve devam etti:

'Tamam sulandırmayacağım. Ne zaman ve nerede doğdum. Hmm. Hatırlamıyorum, gerçekten. Sadece aklımda birkaç silik hatıra var. Ufka doğru uzanan yemyeşil çayırlar ve yaşadığımız çadırlar… Baharların güzel geçtiğini hatırlıyorum. Hayvanlarımızı otlattığımızı. İnan bu gün hangi ülkenin sınırları içinde kalıyor hiçbir fikrim yok. Oradan rastgele geçsem bile hatırlayabileceğimi sanmıyorum.'

'Hmm demek hatırlamıyorsun, olabilir. Ailem çok yer değiştirdiği için ben de çocukluğumun geçtiği yerleri pek hatırlamıyorum. Peki, hangi dili konuşuyordun. Yani daha doğrusu annenden öğrendiğin lisan neydi? Bu bize bir fikir verebilir.'

' Onu da hatırlamıyorum' dedi gülümseyerek.

'Birçok dil öğrendim, konuştum ve kullanmadıkça unuttum. İki yüz yıl önce şiirleri bile anlayabilecek kadar Farsçaya hâkimdim. Kullanmadıkça yavaş yavaş siliniyor. Şimdi ancak basitçe derdimi anlatabilirim o kadar.'

'Bu işimizi zorlaştıracak' dedi Adnan ve bir süre düşündü.

Sonra güzel bir fikir bulmuş gibi heyecanla:

' Peki ya adın neydi. Yani ailenin sana verdiği ad neydi. Bunu anımsayabilir misin?'

“Seni şimdiye kadar sevindiremedim dostum ama maalesef... Yalnızca manası aklımda kaldı. Bulut. Nereye gittiysem o dildeki karşılığını kullandım.”

Adnan bir süre sessiz kaldı. Açıkçası içinde şeyler cız etmişti. Karşısında duran adam belki binlerce yıl yaşamıştı ve geçmişine dair nadir hatırladığı şeylerden birisi ise adının anlamıydı. Belli ki bu hatırayı da asırlarca bir şekilde canlı tutmaya çalışmış, ailesinin verdiği adı bir şekilde hep yaşatmaya çalışmıştı. Belki onu gerçekliğe bağlayan yegâne şeylerden birsiydi bu.

'Her neyse' dedi Adnan daldığı düşüncelerden çıkarak.

' O halde zamanı da hatırlamıyorsun herhalde?'

' Zaman mı? Kesin tarih olarak bir şey diyemem. Ama sana şöyle diyeyim. Güneydeki insanlar toprağa bağlı yaşıyorlardı. Güney dediğime bakma Orta Doğu coğrafyasından bahsediyorum. Bizim gibi değillerdi. Ekip biçiyorlar, topraktan evler yapıyorlardı.'

'Nihayet elle tutulur bir bilgi. O halde şöyle bir çıkarım yapayım. Muhtemelen kuzeyde, Avrasya steplerinde dünyaya gelmiştin?'

'Evet, ama dediğim gibi tam neresinde bilmiyorum.'

'Ama Orta Doğu'yu net bir şekilde hatırlıyorsun'

'Haha hatırlamamam mümkün mü sence? Orada çok uzun yıllar yaşadım. Daha sonra da pek uzaklaştığım söylenemez' dedi gülerek.

' Tamam, gayet güzel. Son bir soru daha soracağım sana. Biliyorum çok hatırlamıyorsun ama en azından benim bir tarih aralığı kafamda oturtmam gerekiyor. Orta Doğu'ya geldiğinde siyasi yapıyı hatırlıyor musun? Krallar, imparatorlar vesaire var mıydı?'

'Ah hayır. Küçük köyler vardı. Bazıları daha büyüktü. O zamana göre şehir diyebileceğimiz kıvamda yerleşimler mevcuttu. Birbirlerine öyle bağlı değillerdi. Her birinin başında o zamanlar insanların tanrı bellediği yaratıklar vardı'

Adnan'ın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

'Bir dakika' diyebildi. Boğazı kurumuştu. Bardağı zorla ağzına götürüp birkaç yudum zorla içtikten sonra:

'Dalga geçmiyorsun değil mi?'

'Hayır. Olduğu gibi anlatıyorum işte.'

Adnan bu sıra oturduğu koltuktan fırlamış, elleriyle saçlarını çekiştiriyordu.

'Dediğin şeyin farkında mısın? Bir tür metafor falan yapmıyorsun herhalde?'

Bulut ise sakindi ama Adnan'ın hareketlerine şaşırdığını bakışları ile belli ediyordu.

'Hayır, Adnan' dedi. 'Mecaz, metafor falan yok. Dümdüz yaratıklar vardı başlarında. Bu insanlar da onlara adaklar adar, onların hoşnut olması için kendilerini paralarlardı.'

'Şimdi bir konuya açıklık getirelim. Bu yaratık dediğin şeyler neydi? Bana bunu doğru düzgün bir anlatır mısın?'

Bunu söylerken koltuğuna oturmuş, bakışlarını dostuna kilitlemişti.

'Başka bir dünyadan sürgün edilmiş bir halk olduklarını biliyorum. Kendilerine yeni bir yuva veyahut zıplama tahtası işlevini görecek bir kara parçası arayan bir tür, modern tabirle, uzaylı ırkı.'

Adnan'ın zihni allak bullak olmuştu. Yıllardır zerre ilgi göstermediği, her duyduğunda dalga geçtiği internet teorileri gerçek miydi? İnsanları uzaylılar mı yaratmıştı? Annunaki safsatası gerçek miydi? İnsanoğlunun tüm gelişimi uzaydan gelen üstün bir medeniyetin eseri miydi?

Aklında bin bir soru dönerken meseleyi netleştirmek istedi. Bütün inanç dünyası çökse bile gerçeği bilmeliydi.

'Of. Sakın bana bu uzaylı ırkının insanoğlunu yarattığını falan söyleme.' deyiverdi titreyerek.

Bunu duydan Bulut bir süre boş boş baktıktan sonra kahkahayı patlattı:

'Haha! Ne yaratması yahu. Dümdüz istilaya gelmişlerdi.'

'Peki, Bulut, bu eski insanların sahip olduğu teknoloji, ileri düzey mühendislik eserleri, piramitler falan hepsini bu uzaylı ırkı mı yaptı?'

'Yok, yahu saçmalama. Onlar yaralı parmağa bile işemezlerdi. İşlerine gelmeyen hiçbir şey için zerre efor sarf etmezler, insanlara bırak bilgi vermeyi, bir taşı alıp diğerinin üzerine koymazlardı.'

Adnan duydukları karşısında biraz rahatlamıştı.

'Yani onlara bir şeyler borçlu değiliz?'

Bulut ağzına götürdüğü sigarasını yakarken:

' Ne borçlusu, alacaklıyız. Yedikleri o kadar halttan sonra dünyaya sağlam bir tazminat ödemelilerdi bence.'

'Peki, ne oldu onlara? Öylece ellerini, kollarını sallayarak dünyayı terk mi ettiler?'

'Hayır, Adnan'ım' içine çektiği dumanı üfledikten sonra pis pis sırıtarak 'Savaştık ve kovduk.'

Bunu söylerken yüzünde belirlen gülümseme Adnan'ın içine hafif bir korku yaymıştı. Karşısındaki adamla her ne kadar samimi olsa ve hatta şakalaşsa da, o binlerce yıl yaşamış bir savaşçıydı. Üstüne üstlük mücadele ettiği düşmanları alelade kişiler değil insan aklının kolayca kavrayamadığı kuvvetlere sahipti. Şimdi de bizzat gezegenler arası seyahat edebilen bir ırkın mensuplarını savaşıp dünyadan kovduklarını iddia ediyordu.

Bu arada Adnan'ın aklına başka bir soru takıldı.

Biraz önce kovdum değil de kovduk mu demişti?

Adnan şu kısacık sürede geçen konuşmaları sağlam bir zemine oturtmakta zorlanıyordu. Duyduğu şeyler onu heyecanlandırsa da aynı zaman da korkutuyordu. Hatta korkutmaktan öte bütün gerçeklik algısını da yıkıyordu. Ne diyeceğini bilemiyor, keyifli geçmesi gereken bu gece onun iç dünyası için bir kâbusa dönüşüyordu. Zihni bir yandan anlatılan yalan olabilir diye kendisini teskin etmeye çalışsa da Bulut ile geçmişte yaşadığı olaylar bu iddianın temelini zayıflatıyordu.

Bu sırada sigarasını keyifle içmekte olan Bulut:

'Seni uyarmıştım dostum. Duyacağın şeyler seni zorlayacak. Bence istersen sohbeti burada bırakalım. Böyle tırıvırı şeyler duymak istersen keyifle anlatırım. En son Antik Yunan hakkında konuşuyorduk.'

Adnan içinde daha fazla tutamayarak:

'Sen aslında nesin? Kimsin? Beni yanlış anlama ama biraz önce bir uzaylı ırkıyla savaştığınızı ve kazandığınızı söylediniz.'

Son kelimeleri özellikle vurgulamıştı.

'Sen kim olduğumu zannediyordun' diye soruya soruyla karşılık vermişti Bulut. Sesinin tonuna bakılırsa Adnan'a kızmamıştı.

'Tekirdağ'daki kazıda yaşadığımız olaylardan sonra… Yani nasıl desem? Dünya'nın yalnızca insanların gözüyle gördüklerinden ibaret olmadığını anlamıştım. Belli başlı paranormal hadiselerin varlığını kabullenmiştim.'

'Sorumun cevabı bu değildi Adnan.'

'Seni bir tür.. Hızır, Lokman Hekim ne bileyim bir aziz falan zannettim. Hani o hep hikâyelerde anlatılan. Farklı âlemlerde yol alan bir ermiş gibi.'

'Hızır ve Lokman hekim değilim dostum. Bazı yerlerde aziz sanıldığım da olmuştu yalan yok ama aziz de değilim.'

'Kimsin o zaman? Ve yahut nesin? Bir insan mısın yoksa ölümlülerin arasında gezen bir ruhani varlık mı?'

Bulut sağlam bir kahkaha patlattı. Sesini kalınlaştırarak:

'Hayır, ey ölümlü! Ben bir ruhani varlık da değilim.' dedi alaya alarak.

Gülmesi kesilince normal bir şekilde devam etti:

'Bir zamanlar insandım. Sonra bazı özelliklerimle diğerlerinden ayrıldım. Ama hala bir insan gibi yediğimden, içtiğimden tat alabiliyorum. Yorulabiliyorum da. Uykum gelince uyuyor, yaralanınca acıdan kıvranıyorum. Fiziksel hislerim var ama tabi eskisine göre daha dayanıklıyım o ayrı.'

Sigarasını küllüğe bastırıp söndürdükten sonra:

'Bunların haricinde duygularıma gelince, evet o yönden de insanım. Üzülüyorum, seviniyorum, umut ediyorum bazen karamsarlık çöküyor içime dertleniyorum. Ama neden böyleyim, yani normal bir insanda olmayan güçlere sahibim, hala buna verebilecek net bir cevabım yok.'

Adnan oturduğu yerden kalktı ve havuza doğru yürümeye başladı. Suya doğru bakarken nefesini düzenlemeye çalışıyor, kaybettiği soğukkanlılığı tekrar kazanmaya çalışıyordu. Bu sırada Bulut:

‘Bak bir daha söylüyorum istersen burada bırakalım. Sen de kendini toplarsın’

‘Hayır, gerçekten devamını duymak istiyorum. Sen birden bire ortaya bir sürü şey dökmeye başlayınca ne yapacağımı şaşırdım sadece. Bu kadar farklı şeyler beklemiyordum.’

‘Senin incinmemen için anlattıklarımı özenle seçemem. Eğer merak ediyorsan buna alışman gerek. Açıkçası her anlattığım şeyde bu kadar travma yaşayacaksan çeker giderim. Bu senin için daha iyi olur.’

Adnan bu tekliften ödü kopmuştu ve birden arkadaşına dönerek:

‘Hayır. Hayır. Lütfen burada kal. Tamam, bir anlık bir şaşkınlıktı sadece. Söz veriyorum bir daha böyle davranmayacağım.’

Havuzun yanından koltuğuna dönen Adnan, oraya oturmadan koltuğunu kaldırıp doğrudan Bulut’un karşısına koydu ve hemen yerleşiverdi. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirerek:

‘Tamamdır. Kendimdeyim şimdi. Hazırsan sorularıma devam ediyorum’

Bulut başıyla onaylayınca Adnan:

‘Yanlış duymadıysam bu uzaylı ırkını kovduğunuzu söylemiştin. Kimlerle kovdun? İnsanları isyana mı sürükledin.’

‘Hayır Adnan’cığım. Sıradan insanları bu işe hiç bulaştırmadık. Hatta onları ikna etmeye bile çalışmadık. Çünkü böyle bir savaşta hiçbir şansları olmazdı. İşimizi onlarsız hallettik.’

‘Peki, o zaman kimlerle kovdun? Başka uzaylı ırkları ile mi temas sağladın?’

Başını iki yana sallayan Bulut:

‘O zamanlar küçük bir ekiptik. Benim gibi bazı güçlere sahip olan dostlarım vardı. Birlikte bu işi başardık.’

Adnan yine benzer bir tepki verecekken kendini son anda tuttu. Elleri ile dizlerini sıkıyor avuç içleri terliyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra:

‘O halde bunlar kimdi?’

‘Aslında birçoğunun adını biliyorsun. Aslında bildiğin adalar gerçek isimleri değil. Sonradan konulan yakıştırmalar. Zeus, Demeter, Poseidon, Mithra, Odin… Aşağı yukarı yirmi kişi falandık.’

Bulut’un böyle ağırlığı olan isimleri alelade bir şekilde sayması Adnan’ın bir anlığına bayılmasına yol açacaktı ki yine kendini bir şekilde dizginlemeyi başardı. Karşısındaki adam ciddi miydi? Yoksa işi yine şakaya mı vuruyordu bunu çözmeye çalışıyordu. Ama neden onunla alay etsin ki? Alay etse bile böyle bir konuda edeceğini zannetmiyordu. Kafası iyice karışan Adnan durumu netleştirmek için:

‘Tamam güzel. Ancak çok bölük pörçük anlatıyorsun. Şöyle derli toplu bir şekilde anlat bana. Nerede, nasıl tanıştınız? Bunlar kimdi?’

Karşısında oturan Bulut sırtını koltuğa yaslayarak derin bir of çekti:

‘ İyi bakalım anlatacağım. Bana illa eski defterleri açtıracaksın’

‘Memleketimden ayrıldıktan sonra yıllarca boş boş dolandım. Malum yaşlanmamam ve anormal güçlerim nedeniyle hiçbir insan topluluğu arasında uzun süre kalamadım. Zaten o dönemlerde dünya bu kadar dolu değildi. İnsanların arasına karışmak zordu ve ben bir kabilenin yanında veya bir köyde konaklamaya başladığımda civarlarda bulunan insanlar da haliyle benden haberdar oluyorlardı. Etrafımdakiler tuhaf özelliklerim hakkında konuşmaya başladıklarında oradan ayrılmam ve çok uzak mesafeler kat etmem gerekiyordu. Belki birkaç insan ömrü boyunca böyle dolaşıp durdum. En sonunda biraz yalnız yaşamam gerektiğine karar verdim. O sıralar Anadolu’daydım. Karadeniz kıyıları civarında olması gerek. Ormanları, dağları ve denizi… Benim memleketimde olamayan şeylerdi ayrıca tenha bir yerdi. Bu sebeple orada kalmaya kendimi unutturana kadar bir şeylerle meşgul olmaya karar verdim.’

‘Mantıklı bir karar’ diye geveledi Adnan.

‘İşte ben Karadeniz dağlarında dolanırken, havada farklı şeyler sezdim. Olmaması gereken yıldırımlar, şimşekler… Birden bastıran ani yağmurlar. Çünkü ben de, nasıl desem bir şekilde bu tip hava olaylarını duygularımla manipüle edebiliyordum. Tabiatın çalışma prensibini anlamasam da doğal akışına aşinaydım ve birisi onu kontrol etmeye çalıştığında oluşan tuhaflık benim için çok bariz bir şeydi.’

‘Peki sen, o zamanlar yani, nasıl iklimi kontrol edebiliyordun.’

‘Kontrol denemez aslında. Duygularımla bir şekilde yönlendirebiliyordum. Sinirlenince yıldırımlar düşürüyor, fırtınalar çıkartıyordum. Hüzünlenince yağmur yağdırabiliyor hatta ağlayınca bu dolu bile olabiliyordu. Aslında uzun bir süre bunları yapabildiğimi fark etmedim bile biliyor musun? Zamanla farkına vardım. Değişen hava durumlarının tesadüf olmadığını anlamam baya sürdü anlayacağın.’

‘Karşılaştığın ilk kişi kimdi peki. Şimşek, yağmur… Tahmin edeyim kesin Zeus’tu.’

‘Evet, o şerefsiz piç kurusuydu.’ Bunları söylerken gülümsemesinde bir hüzün vardı. Adnan, arkadaşının gözlerinde akıp giden bulutları görür gibi oldu bir ara. Üşümeye başladığı için koltuğun arkasına asılı olan battaniyeyi omuzlarına aldı:

‘Ee… Sonra ne oldu?’

‘Anormalliği fark ettikten sonra haliyle merakıma yenik düşüp meseleyi araştırmaya karar verdim. Havadaki izleri takip ettiğimde onu bir dağın zirvesinde gördüm. Sağ avucunu açmış gökten gelen bir yıldırımı, sanki bir değneği dengede tutmaya çalışan bir hokkabaz gibi, tutmaya çalışıyordu.’

‘Seni gördü mü?’

‘Haha tabiî ki gördü. Ben de onu. Ona yaklaşırken beni uzun bir süre süzdü. Sonra anlamadığım bir dilde bir şeyler bağırdı. Korkutucu olmak için gök gürültüsü gibi konuşmaya çalışıyordu. Haha ama o kadar beceriksizdi ki detone olmuştu. Her neyse ben yaklaşmaya devam ettim. En sonunda kızıp bana bir yıldırım fırlatmaya çalıştı. Beni ıskalasa da baya yakınıma düştü. Normal bir insanı anında yakıp kül edecek kadar bir mesafeye. Ama bana bir şey olmayınca gözlerindeki öfke birden meraka dönüştü ve durduğu yerden o da bana doğru gelmeye başladı.’

Adnan heyecandan tırnaklarını yemeğe başlamıştı.

‘Ben açıkçası baya mutlu ve heyecanlıydım. O da öyleydi. Yalnız olmadığımızı anladığımızda ikimizin arasında görünmez bir bağ oluştu. Güçlerimiz benzerdi ikimizde gökyüzünü yönetebiliyor, istediğimiz gibi şekillendirebiliyorduk. Sanki çok önceleri, ana bir baba bir kardeştik de, uzun yıllar ayrı düşmüş gibiydik.’

‘Dilini anlamadığını söylemiştin. Nasıl anlaştınız?’

‘Önce hebele hübele bildiğin mağara adamı gibi. Sonra yavaş yavaş karşılıklı lisanlarımızı öğrendik. Hatta iki lisanı karıp ortaya saçma sapan yeni bir anlaşma yöntemi bile çıkartmıştık.’

Adnan meraklı gözlerle:

‘Daha sonra neler oldu? Başka isimler saymıştın. Onlarla bir araya nasıl geldiniz?’

‘Birbirimizi bulmamız öyle hemen gerçekleşmedi. Zeus’la bir süre baş başa zaman geçirdik. Güçlerimiz benzer olduğu için günümüzün tamamını bunları keşfetmeye adamıştık. Yorulana kadar günlerce çalışıyor, yeni şeyler keşfediyorduk. Ardından aramıza sizlerin Odin olarak bildiği Tek Göz katıldı.’

‘Tek Göz? Hikâyelerde ki gibi yani. Bilgelik için mi feda etmişti gözünü?’

‘Yok canım. Güçlerini kazandığında zaten bir gözü yokmuş, bir savaşta kaybetmiş. Bizden yaşlıydı zaten ellilerinin başlarındaydı.’

‘Şimdi kafama bir şey takıldı. Hastalıktan, yaşlılıktan ölmüyorsunuz ve tabiri caizse süper güçleriniz var ama kayıp uzuvlarınızı iyileştiremiyor musunuz?’

‘Hıhı’ diye onayladı kısaca Bulut, sonra devam etti:

‘Eğer fiziksel bir eksiğin varsa bu asla yerine gelmiyor. Ama hastalıklar vesaire iyileşiyor.’

Gülerek devam etti: ‘Osiris diye bildiğiniz var ya o da hadımdı mesela. Ne yaparsa yapsın yerine yenisini çıkartamadı.’

‘Anlıyorum’ dedi Adnan. ‘Onca güce rağmen… Aman neyse konuyu çok dağıtmayalım.’ Öksürerek ‘Odin gelmiş demiştin.’

‘He evet. Bizi kuzgunları sayesinde bulmuş. Onun yetenekleri bizimkinden farklıydı. Hayvanların gözünden de görebiliyordu. Onları istediği gibi yönlendirebiliyor, konuşabiliyordu. Aslında yalnızca hayvanları da değil sözleri ile doğayı da harekete geçirebiliyordu. Değişik bir adamdı bir de çok zekiydi. Hala da öyle gerçi.’

Bulut paketinden bir sigara daha çıkartıp ağzına götürdü. Çakmağı birkaç kez çaktı ancak yanmayınca kızıp havuza fırlattı. Sağ eliyle parmaklarını şıklatıp yakınca konuşmaya devam etti:

‘Onun gelmesi aslında baya iyi oldu. O zamanlar da görmüş geçirmiş biri olduğundan bizden katbekat tecrübeliydi. Bizim gibi iki toy genci baya adam etti. Disiplinli bir şekilde güçlerimizi keşfetmemizi ve kontrol etmemizi öğrenmemiz de payı büyük. Ayrıca uzaklardan haber getiren gözleri sayesinde ekibin çoğunu toplayıp getiren de yine oydu. Önce Helios ile Prometheus’u bulup getirdi. Onların ateşle arası iyiydi. Ardından Gaia ile Demether aralarında tam hatırlamıyorum ama birkaç ay veya yıl farkla bizi buldular. İkisi de topraktaki titreşimleri hissederek gelmişler. Hera damladı çok geçmeden. Hades ve Poseidon’u da Odin bulup getirdi. İkisi beraber takılıyorlarmış. Bu ara bu isimleri bildiğini farz ediyorum, saydıklarımı tanıyorsun değil mi?’

‘Evet, evet bilmem mi’ diye hızlıca devam etti Adnan. Ellerini çenesine dayamış bir çocuk gibi Bulut’u dinliyordu. ‘İsimleri aynı mıydı peki? Sonuçta kendi orijinal adını bile hatırlamıyorsun ama onlarınkiler hala aklında.’

‘Oo bak bu güzel soru işte dostum. Doğru sorular soranı severim.’ Sigarasından bir nefes aldıktan sonra:

‘Hayır, gerçek adları bunlar değildi. Kimisi kendilerine bu adları seçtiler, bazılarının isimlerini ise insanlar verdi. Gerçek adlarını ben de hatırlamıyorum. Tanıştığımız da elbette birbirimize söyledik ama bunları bir süre sonra arkamızda bıraktık.’

‘Nasıl yani?’

‘Dediğim gibi aşağı yukarı yirmi kişi falan olunca yeni bir toplum olmaya karar verdik. Güçlerimizle insanlardan farklıydık o halde neden diğer yönlerimizle de onlardan ayrılmayalım diye düşündük. Eski adlarımızı, alışkanlıklarımızı, adetlerimizi unutmaya karar verdik. Birbirimize yeni isimler taktık. Bazen lakapla bazen de kendi seçtiğimiz adlarla çağırdık birbirimizi. Hatta hala bana komik gelir, yeni bir dil bile yaratmaya çalıştık. Mithra ile Mergen baya kafa yordular bu işe. Hatta onlarla bu yüzden geveze diye çok dalga geçtik. Ama en sonunda kendi ana dillerimizden bir lingua franca ortaya çıkardık.’

‘Vay be! Ne iş ama.’

‘Hah. Değil mi? Ama işin aslı kendimizi arayan ergenler gibiydik. Şimdi düşündükçe bana biraz utanç verici geliyor. Ama itiraf etmek gerekirse çok da eğlenceliydi.’

‘Günleriniz nasıl geçiyordu, neler yapıyordunuz?’

‘Oo bak hala burnumda tütüyor. Av partileri, yemek, içki sonra daha fazla içki. Haliyle sarhoş olmamız çok zor olduğu için… Ateş başında eğleniyor, şarkılar söylüyorduk. Herkese nasip olmayacak bir ayrıcalıktı, o zamanlar yaşadıklarımız. Ölümlü bedenin tüm kusurlarından kurtulmuş özgür insanlardık. Gücümüze güveniyor bizi kimsenin alt edemeyeceğini bilmenin rahatlığıyla geceleri rahatça uyuyorduk. Bakma sen bu son dediğim çok büyük nimet. Kıymetini bilmelisin.’

‘Gerçekten masal gibi. Ben de yaşamak isterdim.’

‘Ahh ondan pek emin değilim. Aslında ilk zamanlar çok güzel ama sonra ölememek biraz problem oluyor.’

‘Neredeyse her insanın hayalidir ölümsüzlük.’

‘Evet, çoğu insanın hayali ama bedelini bilmedikleri için…’

‘Bedeli nedir diye sorsam… Bana gücenir misin?’

‘Haha! Hayır gücenmem.’ Elindeki sigarayı fırlatarak:

‘Sana tam bir cevap veremem. Yalnız şöyle söyleyeyim, bedenim ölümsüz ama ruhum değil. O hala bir insan ve şimdiye kadar sıradan bir âdemoğlunun görmemesi gereken her şeyi gördü. Her yaşadığım olay da ruhumdan bir parça koparttı. Amaan gece gece sıkma canımı. Şurada keyifli bir lakırdı yapıyorduk.’

Esen serin rüzgâr Adnan’ın hafifçe titremesine neden olmuştu. Üzerindeki battaniyeye biraz daha sarıldı. Bedeni ölümsüz ama ruhu değil. Genelde bunun tam tersini söylenmez miydi? Bulut’un bu sözleri Adnan’ın iç dünyasında garip bir çelişki doğurmuştu. Ancak o da Bulut gibi bu konuyu geçiştirmeye karar verdi. Bu uzaylı ırkını merak ediyordu:

‘Bu bahsettiğin uzaylılar. Onlarla nasıl tanıştınız? Yani aranızda neler yaşandı bunu anlatır mısın?’

Bulut birden bire neşeli bir şekilde ayağa kalkıp:

‘Heh işte şöyle! Biraz neşeli konulara gelelim.’ Bunları söylerken karşısındaki hayali rakibe birkaç yumruk sallıyordu.

‘İlk savaşımız, ilk gerçek sınavımızdı. Neler yapabileceğimizi orada öğrendik. Kendi aramızda güçlerimizi test ediyorduk ama insan zorlukla sınanmalı ki potansiyelini fark etsin.’

Derin bir nefes alıp Adnan’ın karşısına dikilip ellerini beline attı:

‘Her zamanki gibi Odin’in kuşları haberi getirmişti. Güneyde Fırat ile Dicle’nin birleştiği yerde bizim gibi farklı varlıklar varmış. Tabi hemen heyecanlandık ve merakla kim olduklarını birbirimize sorup tahminler yürüttük. Bizim meşhur Avcı, siz onu Ullr olarak duymuşsundur, Odin ile birlikte onları bulmak için yola çıktılar. Aslında ben de gelmek istiyordum bu sefer ama Kör İhtiyar yanına sadece onu almak istedi. Bir şeylerden şüphelendiğini daha sonra itiraf edecekti.’

‘Lafını bölmek istemem ama heyecanlı kısma gelmeden bir kahve ister misin? Yalnız sadece demlediğim filtre kahve var. Dilersen süt de katabilirim.’

Dudaklarını büken Bulut başını sallayarak onayladı. Adnan bir çırpıda içeri gidip kahveleri hazırladı ve neredeyse koşar adım arkadaşının yanına geldi. Kahveyi ikram ettikten sonra yerine oturup Bulut’un ağzından çıkacaklara kulak kesildi. Kahvesinden bir yudum alan Bulut:

‘Onları dönerken gördüğümüzde baya şaşırmıştık. Yalnız ikisiydi ve yanlarında kimse yoktu. İlk defa aramıza katılmayı reddedenlerin çıkması bizi biraz da öfkelendirmişti. Özellikle Zeus, bizi kendilerinden nasıl üstün görürler diye baya köpürmüştü. Tabi gelip gördüklerini anlatınca kızgınlığımız yerini meraka ve hafif bir korkuya bırakmıştı.’

‘Ne gördüler?’

‘Anlatacağım dostum çatlama. Ullr dili tutulmuş gibiydi, İhtiyar ise derin düşüncelere dalmıştı. Merakla başlarına toplandık ve konuşmaları için ısrar ettik. Odin nihayetinde dili çözülüp anlatmaya başladı. İki nehrin birleştiği yerde insanlar büyük şehirler kurduklarını ve her şehrin üzerinde çok yükseklerde öylece bekleyen metal kutular gördüklerini söyledi. Bu kutular ona göre bir yere asılı değilmiş öylece havada duruyor geceleri ise parlak ışıklarla şehirlerin etrafını aydınlatıyormuş. Gün içerisinde de sürekli olarak bu kutuların içine daha küçük kutular girip çıkıyormuş. Boyutları ise altlarındaki şehirler kadarmış hatta bir kaçı daha da genişmiş.’

‘Voov! Uzay gemileri.’

‘Aferin Adnan.’ Dedi Bulut alaycı bir şekilde.

‘Yani bende biliyorum uzay gemileri olduğunu. Tabi o zamanlar bilmiyorduk. Yaklaşıp, konuştunuz mu diye sorduğumuzda ise ilk önce niyetlerinin bu yönde olduğunu ama kutuların içinden daha önce hiç görmedikleri yaratıkların çıktığını fark ettiklerine vazgeçtiklerini söylediler.’

‘Neye benziyorlarmış?’

‘Haha Adnan kaptırdın kendini. Neye benzediklerini ben sana söyleyeyim. İnsansılar. İki ayak üzerinde duruyorlar boyları iki metreden fazla. Ayak parmakları üzerinde yürüyorlarmış gibilerdi, yani nasıl desem, at gibi topukları çok yukarıda. Grimsi bir cilt renkleri vardı. Göz akları yok tamamen siyah. Kıllı olanları çok nadirdir olanlarında genelde çenelerinin altında sakalları vardı. Dişleri sivri ve kulak kepçeleri yok, onların yerine iki delik var.’

Adnan fal taşı gibi açılmış gözlerle Bulut’u dinlemeye devam ediyordu. Biraz önce, bilim adamlarının yıllarca tartıştığı ‘Uzayda yaşam var mıdır?’ sorunun cevabını bir çırpıda almış olmanın hafifliğini yaşıyordu. İlginç bir şekilde bu his ona komik gelmişti.

‘Onların anlattıklarını duyunca hepimiz donakalmıştık. Bir süre sonra ‘Olur mu öyle şey canım’ diye alaya alsak da Tek Gözlü’nün yalan söylemeyeceğinin de farkındaydık. Ne yapacağımız hakkında uzun süre düşündük. Ben gidip tanışma taraftarıydım çoğumuz da öyleydi ama Mithra inatla temkinli olmamız gerektiğini diretiyordu. Odin de ondan taraf çıkınca bu fikre uyduk.’

Kahvesini bitiren Bulut koltuğuna oturup iyice yerleştikten sonra:

‘En sonunda hep beraber güneye inmeye karar verdik. Gruplara ayrılacak her bir şehri uzaklardan izleyecektik. Hatta imkân bulursak surlardan içeri normal birisi gibi girecek, yaklaşabileceğimiz kadar yaklaşacaktık. Böylece topluca yola çıktık. Fırat kenarında güvenli bir yer belirleyip konaklayabileceğimiz bir nevi üs kurduk. Senin o Poseidon olarak bildiğin hergele nehri taşırıp kara yolunu kapattı. Demether ile Gaia otlar yeşertip yerimizi iyice gizledi. Ben de her ihtimale karşı bulutları toplayıp uçan kutuların bizi uzaktan fark etmesini engellemeye çalıştım.’

‘Baya baya hazırlık yapmışsınız.’

‘Elbette işi şansa bırakamazdık. Sonra daha önce sözleştiğimiz gibi kendimizi belli etmeden uzun süre izledik. Bazen tüccar bazen de köylü kılığında şehirlere girip çıktık. Ben özellikle gökyüzünden takip ettim o uçan kutuları. Açık aramak için epey uğraştım.’

‘O gemiler tam olarak neye benziyorlardı?’

‘Tam olarak hatırlamıyorum. Aklımda kalanlar, yekpare bir metalden yapılmış olduklarıydı. Üzerlerinde hiçbir girinti çıkıntı yoktu. Küp şeklinde olanlar da vardı bazılarının kıç kısmı daha uzun dikdörtgen şeklinde olanlar da. Başka uçan araçlar yaklaştığında altında kare şeklinde bir kapak açılıyordu. Gemilere giriş ve çıkışları oradan yapıyorlardı. Ekserisinin rengi mat siyahtı, bir kaçının ise böyle aralarına kızıl çalınmış parlak siyahtı. Bunların haricinde gemilerin etrafında gözle görünmeyen ama benim hissedebildiğim yuvarlak bir biçimde bir tür örtü vardı.’

‘Koruma kalkanı mı hani o filmlerde gördüklerimiz.’

‘Galiba pek emin değilim zaten bize karşı da pek işe yaramamışlardı. O örtüyü sınamam gerektiğini düşünüyordum. Fark edilmemek için yağmur mevsimini bekledim. Bulutlar kendiliğinden toplandığında gemilerin etrafında yıldırımlar attım hafif hafif. Örtüde yapısal bozukluklar keşfettiğimde bunu lehimize kullanacağımızı anladım.’

‘Gezegenler arası seyahat edebilen bir ırkın gemileri dünya şartlarına bile uyum sağlayamaması çok ilginç.’ Adnan merakla arkadaşının cevabını bekliyordu.

‘Haklılık payın var ama onların ne şartlar altında buraya geldiğini bilmiyorsun. Daha sonraları öğrendik ki kendi dünyalarından bir savaş neticesinde kovulmuşlar. Bunlar da ellerinde ne kaldıysa alıp yurt bulabilmek için sağa sola dağılmışlar. Geldikleri yerlerden birisi de bizim dünyamızdı. Bizden başka gezegenleri de istila etmişlerdi ve oraların ahalisinin durumu dünyadan daha beterdi.’

‘Yani diyorsun ki tam güçle gelmemişlerdi.’

‘Öyle diyebiliriz. Dünya’ya henüz yeni ayak basmışlardı. Anlayacağın yol yorgunuydular. Diğer istila ettikleri gezegenlerden bir şeyler tedarik etmeye çalışıyorlarmış o sırada.’

‘Onların bu halini daha sonra öğrendiniz yani?’

Bulut gülümsedi:

‘Gözünden de bir şey kaçmıyor. Evet, sonradan öğrendik bunun nasıl olduğunu ileride anlatacağım zaten.’

‘Hiç konuşmayı onlarla temas kurmayı düşünmediniz mi?’

‘İletişim kurduk zaten. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum ama baya bir izledikten sonra. Onlar hakkında her şeyi öğrenmeye çalıştık. Bunlardan sonra gidip konuşmaya karar verdik’

‘Neler öğrendiniz?’

Bulut hemen cevap vermek yerine bir süre durakladı. Belli ki bir şeyleri anımsamak için düşünüyordu. Daha sonra aklına gelmiş gibi aşağıya bakan gözlerini Adnan’a çevirerek:

‘Gemiler ile şehirlerin arasında ki yolculukların geneli gün batımı ile doğumu arasında oluyordu. Sabahları ise bu hareketlilik tek tüktü. Şehre inen gemilerin ne taşıdığını göremesem de indikleri tek bir yer vardı o da her kentte bulunan en yüksek yapılar, zigguratlardı. Şehre girenlerimiz de bu yabancıların orada ikamet ettiklerini anlatıyorlardı. Oradan ayin, toplantı gibi önemli olaylar haricinde hiç çıkmadıklarını söylemişlerdi. Kendilerini halka gösterdiklerinde ise renkli örtülere büründüklerini, yüzlerini ve vücutlarını bu esbaplarla sıkı sıkıya kapattıklarını anlatmışlardı. Ayrıca sıradan halkın onlarla doğrudan hiçbir şekilde iletişime geçemediğini, bunun sadece üst düzey din adamlarına mahsus bir ayrıcalık olduğunu fark etmişlerdi. Bunların haricinde rahiplerde de bir farklılık sezmiştik.’

‘Rahipler de mi uzaylıydı?’

‘Hayır değillerdi. Bundan emindik ama yöre halkından çok daha farklı görünüyorlardı. Bembeyaz tenleri, parlak saçları vardı. Çok temiz ve güzel gözüküyorlardı. Normal bir insanın olamayacağı kadar…’

Adnan, Bulut’un sözünü bitirmesine müsaade etmeden:

‘İnsan olduklarına nasıl kanaat getirdiniz?’

Bulut biraz sıkıldığını belli edercesine:

‘Bu kadar detaylara takılmasan mı? Görüyorduk çünkü. Kalp atışlarını duyuyorduk, vücutlarında akan kanın organlarına nasıl taşındığını izleyebiliyor, hissedebiliyorduk. Yani illa biyoloji dersine mi girelim?’

‘Tamam kızma. Sen devam et bölmeyeceğim.’

Cıklayarak gözlerini deviren Bulut anlatmaya devam etti:

‘Her neyse… Nerede kalmıştık. Tamam. Baktık görüp görebileceklerimiz bu kadar gidip tanışmaya karar verdik. İlk aklımıza gelen hep beraber gitmekti ama Odin ile Bin Surat buna karşı çıktılar. Birkaç kişi gidip topluca hedef olmamamız gerektiğini anlattılar biz de kabul ettik. Odin, Mergen ve Mithra’nın elçilik için ilk gidenler olmasına karar verdik. Bin Surat ise kılık değiştirip ziggurata gizlice sızmaya çalışacaktı.’

Konuşmaktan boğazı kuruyan Bulut bardağın dibinde kalan son kahve damlalarını da kafasına diktikten sonra devam etti:

‘Gitmeden önce onları bir güzel süsledik. Altın bileklikler ve kemerler yaptık, güzel yün kumaşlar bulup getirdik. Arkadaşlarımızın, onların karşısına çapulcu gibi çıkmalarını istemedik.’

‘Ciddiye alınmak istediniz yani?’

‘Elbette. Biz onları sabah gönderdik, gün batımına doğru ancak gelebildiler. Suratları kireç gibiydi.’

‘Korkmuşlar mıydı?’

‘Hayır, şaşkındılar ve bize de açıklamakta çok zorlandılar. Haklılardı da. Günümüzde yaşayan herhangi bir insana uzaylıyı, gezegenler arası seyahati gibi şeyler anlatmak çok kolay. Çünkü bir hazır bulunuşluk var popüler kültür sayesinde. Bir de bizi düşün. Yaşadığımız dünyanın daha bir gezegen olduğunun bile tam farkında değildik. Bizim için dünya sanki sonsuz bir kara ve denizlerden oluşan bir zeminden ibaretti. Henüz o zamanlar öyle dünyayı dolaşmamış göğün yükseklerine çıkamamıştık. Birden bire bu tür bilgileri öğrenince aklımız başımızdan gitmişti.’

‘Şimdi sen öyle deyince… Doğru. İnsan aklını bile kaybedebilir.’ Adnan dostuna empati kuruyor, kendisini onun yerine koymaya çalışıyordu. Benzer bir durum yaşasa o da elbet bunu kaldırmakta zorlanabilirdi.’

‘Neler konuşulmuş, size anlatmışlardır herhalde?’ diye devam etti Adnan.

‘Anlattılar ama kelimesi kelimesine aklımda değil. Şehre girdiklerinde önce muhafızlar tarafından durdurulmuşlar. Elçi olduklarını söylediklerinde garipsemişler, sonuçta üç kişilik elçi heyeti mi olur? Ama üstleri başları düzgün olduğu için içeri girmelerine izin vermişler ve ziggurata doğru eşlik etmişler.’

‘Dört kişi olmaları gerekmiyor muydu?’

‘Evet, ama Bin Surat onlarla beraber şehre girmedi, kılık değiştirip daha önce sızmıştı surların içine. Zaten ondan da uzun süre haber alamadık. Konuyu çok dağıtmayayım. Ziggurata kadar eşlik ettikten sonra baya bir bekletilmişler neredeyse öğleden sonraya kadar onları içeri almamışlar. En sonunda o garip rahiplerden birisi gelip onları içeri buyur etmiş.’

Bulut sanki ciddi bir meseleye değinecekmiş gibi oturduğu yerden öne eğilerek konuşmaya devam etti:

‘Merdivenlerden çıkıp en üst kata geldiklerinde bu yaratıklardan birisini tahtına kurulmuş olarak onları beklediğini görmüşler. O renkli esbapları üzerindeymiş yüzü, gözü, teni hiç gözükmüyormuş. Tercüman aracılığıyla bizimkilere kim olduklarını ve nereden geldiklerini sormuş.’

‘Uzaylı kendi diliyle mi konuşmuş?’

‘Doğru tahmin. Ben de daha sonra duydum. Hiçbir insan diline benzemiyor. Derinden gelen düzenli, alçalıp yükselen tıkırtılar ve ona eşlik eden bir uğuldama sesi gibiydi konuşmaları. Aklımda öyle kaldı. Tercümanlığı da bu rahiplerden birisi yapıyormuş. Sohbetlerine gelecek olursak, bizimkiler doğrudan soruyu cevaplamışlar. İşte diğer insanlardan belli noktalardan ayrıldığımızı, dünyanın çeşitli yerlerinden geldiğimizden bahsetmişler. Onlar da bizim gibi farklı olduğundan birbirimize yardımcı olabileceğimiz hakkında fikir sunmuşlar.’

‘Uzaylının cevabı ne olmuş?’

‘Anlattıklarına bir süre öylece sessizce beklemiş. Mergen’e göre o sırada oturduğu koltuğu elleriyle baya sıkı sıkı kavramış. Sonra o garip diliyle boşluğa doğru epey bir konuşmuş. Tercümanlık yapan rahip konuşmaları tercüme etmemiş. Odin kendi türünden yaratıklarla iletişim kurduğunu tahmin etmişti. Sonra haklı çıktı zaten.’

Bulut bir sigara daha yaktıktan sonra:

‘Bu yaratık tıkırtılara devam ederken, birden bire tercüman konuşmayı çevirmeye başlamış. İşte göklerden gelen tanrılar olduklarını, insanların yolunu açmak, onlara yardımcı olmak için çabaladıklarından dem vurmuş. Ayrıca gittikleri gezegenlerde bizler gibi özel yeteneklere sahip kişilerle mutlaka işbirliği yaptıklarını, onlara gerçek doğalarını keşfetmekte yardım ettiklerine değinmiş. Bu sebeple diğer arkadaşlarının da şehre gelmesini onlarla tanışmak için çok heyecanlı olduğunu anlatmış.’

‘Yani var oluş sebebinizi bildiğini mi iddia etti?’

‘Hıhı. Ama kolpa tabi. Neden böyle olduğumuzun net bir cevabı yok. Bunun o da farkındaydı da işte söylemiyor aklınca. Puşt bizi tuzağa çekmeye çalışmış. Zaten bizimkiler de şüphelenmişler. Üstüne duydukları o akıl almaz gerçekler yüzünden akılları başlarından gitmişti, yalandan olumlu cevaplar verip oradan hemen çıkmışlar.’

‘Bu kadar mı? İkindi vaktinden akşama kadar iki kelam mı etmişler.’

‘Yok yahu. Baya konuşmuşlar işte. Gezegenler, işte dünyalar arası seyahat olayları falan. Bir ara bizimkilerin önüne böyle ışıltılı, havada süzülen bir harita açmış bu uzaylı. Uzun uzun anlatmış dünya nerede falan diye. Hepsini anlattılar bize de o kadar aklımda değil yani.’

‘Orada konuşulan her şeyi duymak isterdim’ diye iç geçirdi Adnan.

‘Şimdi bakınca heyecanlı geliyor tabi ama o odada konuşulanlar bizim için tam bir bilinmezlikti. Bilinmezlik risk demektir ve bu riski de almaya hiç niyetimiz yoktu. Oraya aramızdan birkaç kişiyi nöbetçi bırakarak aynı gün ayrıldık ve baya uzaklara gittik. Genişçe bir ada görünce orada durmaya karar verdik. Kıbrıs veya Girit’ti yoksa Rodos muydu?’

Gözleri bir süre boşluğa dalan Bulut:

‘Girit olması lazımdı. Oraya gelince bir dağ yamacındaki mağaraya sığındık hep beraber ve ne yapacağımızı tartışmaya başladık. Önemli bir kısmımız hiç karışmama tarafındaydı. Yaratıkları kendi hallerinde bırakmak istiyorlardı. Birkaçımız davetlerini kabul edip gitmemiz gerektiğini düşünüyorlardı. Vaatlerinden etkilenmişlerdi. Odin sessizdi. Mergen ve Mithra kendi aralarında bir şeyler tartışıyorlardı.’

‘Senin fikrin neydi? Aklından neler geçiyordu.’

‘Ben gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmam. Savaşma taraftarıydım. Zaten uzun bir süre yaşamıştım, ölüm beni korkutmuyordu. Zeus’ta öyleydi. O dünyada böyle yaratıkların olmaması gerektiğini, yabancıların ne pahasına olursa olsun kovulmasının zorunluluğu olduğu hakkında uzun nutuklar çekiyordu.’

Adnan iç çekerek:

‘Zeus da savaşmak istiyor senin gibi ama anlaşılan onun bir sebebi varmış. Sen neden savaşmak istiyordun eğlence için mi ölmek için mi?’

‘İkisi de değil. Savaşmak zorunda olduğumuzu hissediyordum. İnsanların kendilerine denk olmadığını biliyorlardı ta ki bizimle tanışana kadar. Şimdi bizim varlığımızın farkına varmışlardı. Mutlaka karşı karşıya gelecektik. Ha bugün ha yarın. Benim düşüncem bir savaş olacaksa bu savaşı biz çıkartmalıydık. Oturduğumuz yerde onları beklememeliydik.’

‘Bir savaşın çıkacağını hissettin demek. Haklısın inisiyatifi elinde tutan her zaman bir adım öndedir.’

‘Tam üstüne bastın! Biz aramızda tartışırken Tek Gözlü, yanına Mergen ve Mithra’yı alarak yanımıza geldi. Benim söylediklerimi duymuşlardı ve bana hak verdiklerini söylediler. İhtiyar’ın lafını hala hatırlıyorum: ‘Bir kafese iki aslan sığmayacağı gibi iki kudretli topluluk da bir dünyaya sığmaz demişti.’ Benden ayrıldığı nokta ise hemen değil onlar hakkında iyi bir yargıya sahip olduğumuzda saldırmamız gerektiğiydi.’

‘Haklı bence de. Odin’in Sun Tzu olduğunu düşünmeye başladım.’ Dedi Adnan gülümseyerek.

‘Haha yok değildi. Ama onu sevdiğini söyleyebilirim. Neyse. Elimizde onlar hakkında ne biliyoruz, bilmiyoruz hepsini düşünüp taşındık. Büyük kutuların onların asıl merkezi olduğu hepimizin ortak fikriydi. Geceleri daha aktif oldukları belliydi çünkü gemiler ile şehirler arasında en çok gidiş-geliş o zamanlar oluyordu. Ayrıca bu siyah gemiler dokunulmaz değildi ki onların gücünü bizzat ben sınamıştım. Sayılarının yüzleri, binleri bulabileceğini zannetmiyorduk. Onları uzun bir süre takip etmiştik, kalabalık olsalar mutlaka gözümüze çarpardı. Bunların yanı sıra iyi birer izci değillerdi.’

‘Lafını böleceğim ama iyi bir izci olamadıklarını nasıl anladınız.’

‘Ha onu anlatmayı unutmuşum. Nöbetçi olarak bıraktıklarımız daha sonra haber göndermişlerdi. Bizden hemen sonra o büyük gemilerin içinden her yöne uçan cisimler dağılmış. Hiç biri de gittiğimiz istikameti dosdoğru takip edememiş. En sonunda hepsi de geri dönmüş. O günden sonra da sürekli olarak şehirlerin etrafında küçük kutular dönüp durmaya başlamış.’

‘Hmm devriye gibi bir şey herhalde. Onları korkuttunuz demek?’

‘Evet. Çekindiklerini hemen belli etmişlerdi ve bu bize bir özgüven de vermişti. Ama onlar hakkında yine de bilmediğimiz konular da çoktu. Gemilerin gücü, silahları, gerçek amaçları… Bir de o rahipler kafamıza takılan bambaşka bir meseleydi. Kaç kişilerdi, nelere kadirlerdi? Koskoca bir bilinmezlik. Bu sebeple Bin Surat’ın gelmesini beklemeye karar verdik. İçeriden getireceği bilgiler birçok boşluğu doldurabilirdi.’

‘Gelebildi mi?’

‘Geldi ama çok uzun sürdüğünü hatırlıyorum. Haftalar belki aylar sürdü aramıza dönmesi. Hatta bir ara beklemekten vazgeçip saldırmaya niyetlendik. İhtiyar, inatla sabırlı olmamızı telkin ettiğinden oturup öylece yine bekledik. Baya sıkıldığımı hatırlıyorum.’

‘Yahu illa sormam mı gerek? Geldi de ne oldu?’

‘Tamam tamam. Söyledikleri çok işimize yaradı ve getirdiği bilgiler sayesinde tam güçle saldırabildik.’

Adnan, Bulut’a boş gözlerle bakıyordu. ‘Ne yani bu kadar mı?’ diye içinden geçirdi.

‘Allah aşkına böyle yapma. Konuyu geçiştirmeye çalıştığının farkındayım. Aynı şeyi geçen gece de insanlara musallat olan varlıklar hakkında yapmıştın. Daha sonra, Bronz Çağı’nın çöküş sebebi sormuştum iki gün önce de hatırlarsan. Kitaplarda ne yazıyorsa o, aç oku işte demiştin. Bir de üstüne beni azarlamıştın. Köpüre köpüre: ‘Ben çağ falan bilmem arkadaş, yaşadığım çağların çetelesini mi tutuyorum’ demiştin. Onlar da ısrar etmemiştim ama bu mesele başka. Anlat hadi.’

Derin bir of çeken Bulut:

‘Bazı şeyleri bilmemen senin hayrına dostum. Ondan anlatmıyorum. Bak şimdi nihayet yaratıklarla karşı karşıya geldiğimiz o günde…’

Adnan’ın sorgulayıcı bakışları, Bulut’un sözünü yarıda kesmesine neden olmuştu. Adnan’ın bu sefer vazgeçmeye niyeti yoktu. Tek bir kelime etmemesine rağmen, duruşu onun bu konuyu geçiştirmeyeceğini belli ediyordu.

‘Tamam, tamam. Ama bak baştan seni uyarıyorum dostum. Duyacağın şeyler o devirde kapanmış, bitmiş meseleler değil. Bunları duyduktan sonra insanlara eskisi gibi bakamayabilirsin. Ben baştan uyarımı yapayım da gerisini sen bilirsin.’

Adnan:

‘Bir dakika biraz düşüneyim. Evet, düşündüm ve duymaya karar verdim. Hadi anlat bakalım.’

‘Pekâlâ. Zaten onların istilacı olduklarını, kendi dünyalarından kovulduklarını sana anlatmıştım. Bunları biliyorsun o yüzden geçiyorum. Bin Surat bizim elçilerin zigguratta beklediği sırada tapınağa sızmayı başarmış. Kendisini gizleme konusunda gerçekten çok usta hakkını vermem lazım. Önce tapınağın getir götürünü yapan birisinin kılığına girmiş. Sağda solda konuşulanları dinlemeye çalışmış ama bu rahip tayfasının ağzı çok sıkı olduğundan işe yarar bilgiler edinememiş. Baktı iş böyle olmayacak rahiplerin rutinini izleyip aralarından birisini gözüne kestirmiş. Adamı tenha bir yerde kıstırdıktan sonra çullanmış üzerine ama herifin derisini bronz bıçak kesmeyince elleri ile güç bela boğmayı başarabilmiş.’

‘Bir dakika. Özünde insan olduklarını söylediğin rahiplerin, derisini bıçak kesmiyor mu? Bir de üstüne yoldaşlarından birisi zorla onu boğabilmiş. Tam olarak kimdi bu rahipler?

‘Yahu dur anlatacağım işte sabret. Bu arada Bin Surat aramızda en güçsüz olanımız. Ben ise kuru bir dalı kırar gibi çıtlatıyordum onların boyunlarını haha!’

Adnan arkadaşının kahkahasına dayanamayıp kendisi de eşlik etmeye başlamıştı.

‘Şimdi bizim delikanlı öldürdüğü rahibin yerine geçince uzaylı domuzların niyetlerini öğrenmeye başlamış. Meğer bunlar kendi dünyalarından kovulduklarında epey zor durumda kalmışlar. Tek bir yerde toplanıp hedef haline gelmemek için aynı anda bir kaç gezegene musallat olmuşlar onlardan birisi de bizim dünyamızmış. Ancak hem sağlam dayak yedikleri hem de sayıları az olduğu için dünyamızı istila etmeye güçleri yetmemiş. Ayrıca burası onların yaşaması için uygun da değilmiş önce gezegeni kendilerine uygun hale getirmeye çalışıyorlarmış.’

Adnan yeni bir keşif yapmış gibi yerinden fırlayarak:

‘Evraka! Güneş değil mi? Geceleri gemileri daha aktif, gündüzleri ise bütün vücutlarını örtüyorlar!’

‘Dostum bundan sonra babamın sayesinde bir yerlere geliyorum diye kendini suçlama. Sende bu kafa varken istediğin her koltuğa oturursun!’ Bulut bunları söylerken içten bir gülümsemeyle arkadaşının heyecanına ortak olmuştu. Gülümseyerek devam etti:

‘Evet, dostum, evet. Dertleri bizim güzel güneşimizleymiş. Kendi memleketleri pek karanlık olduğundan böyle aydınlık dünyalarda perişan oluyorlarmış. Tenleri ışığa değdiği gibi anında pişmeye kavrulmaya başlıyormuş. Bu sebeple dertleri dünyayı kendi gezegenlerine benzetmekmiş.’

‘Nasıl yapacaklarmış bunu öğrenebildiniz mi?’

‘Öğrendik ama tam anlamamıştık o zamanlar. Bin Surat bize dili döndüğünce, toprağın altındaki ateş nehirlerini kullanacaklarını söylemişti. Oradan çıkan dumanlar bütün gökyüzünü kaplayacakmış. Böylece güneş ışıkları dünyaya ulaşamayacakmış.’

‘Yanardağlar mı? Onları patlatıp atmosferi kirletecekler yani. Hem insanlar zehirlenip yok olacak hem de istedikleri gibi dünya karanlık hale gelecek. Vay be herifler bildiğin terraforming yapacaklarmış.’

‘Hıhı. Tabi işin detayını yıllar geçtikçe, görüp öğrendikçe idrak edebildik. Ama o zamanlar bile bizim kulağımıza korkunç gelmişti.’

‘Rahipler bu işin neresinde.’

‘İşte şimdi can alıcı kısma geldin arkadaşım. Onlar uzaylı yaratıklar için İsviçre çakısı misali her işlerinde kullandıkları bir araçtı. Bin Surat bize onların aslında ne olduğunu bir bir anlattı.’

Bulut oturduğu yerden kalkıp havuzun etrafında dolanmaya başladı. Ellerini cebine attıktan sonra Adnan’a dönerek:

‘ Onlar aslında bir zamanlar normal insanlarmış. Uzaylılar üzerinde yaptıkları cerrahi deneylerle diğer insanlara nazaran daha güçlü hale gelmişler. Ölümsüzlük, hız, çeviklik, keskin zekâ… Uygun gördükleri insanları seçip o gökyüzünde asılı duran gemilerine götürüyor, orada istedikleri gibi onları kesip biçiyorlarmış. Yapılan işlemlerden sonra, sana o anlattığım rahiplere dönüşüyorlarmış. Yarattıkları bu deney mahsulü herifler, onların dünya üzerindeki işlerini görmeleri içinmiş. Görevleri hem insanları hizaya sokmak hem de dünyayı kendi istedikleri hale getirmek için güçlü ve itaatkâr işçiler olmakmış.’

‘Vay arkadaş olaya bak! Her defasında önüme hayret verici bir şey koymayı başarıyorsun.’

‘Bilerek yapmıyorum. Bunlar yaşanan hadiseler.’

‘Şimdi bu rahipler sonuçta insan kökenli. Kendi ırklarına ihanet ettiklerinin farkındalar diye düşünüyorum. Sonuçta bir nevi dünyayı patlatacaklar. Buna nasıl ikna olmuşlar. Aralarında itiraz eden yok muymuş?’

‘Yok. Çünkü yaratıklar onlara oldukça berbat bir özellik ekledi. İnsan kanına bağımlılık. Susuzluk hissettiklerinde, içlerinde karşı koyamadıkları bir kan içme arzusu doğuyordu. İçtiklerinde hem susuzlukları geçiyor hem de bir nevi sarhoş oluyorlardı. Bağımlılıkları yüzünden yavaşça insan olduklarını unutuyor, yoldaşlarını hatta ailelerini bile sadece avlanacak hayvanlar gibi görüyorlardı. Onlar için insanlık acıktıkları zaman kesilip yenecek bir kuzudan farkı yoktu.’

Bulut sanki tutulan belini açmak için geriye doğru esnedi. Daha sonra havuz başında turlamaya başlayıp konuşmaya devam etti:

‘Uzaylılar onlardan bir topluluk kurmak için kadın ve erkek olmak üzere çiftler halinde yarattılar. Ancak. İleride bağlılıkları kopmaması için kısır bıraktılar. Zürriyetleri için kendilerine itaatsizlik etmelerinden korkuyorlardı.’

Adnan ağzı açık bir şekilde dostuna bakıyordu. Aklından geçenleri söze dökemedi. Kafasında dönüp duran soruların sayısı sürekli artıyordu. Konuşmayı denese de bir şey diyemedi. Bu sırada Bulut gözlerini havuza dikmiş biraz hüzünlenmişti. Adnan’a bakmadan devam etti:

‘Maalesef yaratıkların pençesine düşen herkes rahip olacak kadar şanslı değildi. Çoğunluğu bir hilkat garibesine dönüşmüştü. Sürekli kan arzulayan, eğri büğrü şekilsiz ve akılsız hayvanlardı. Kendi aralarında iğrenç bir de hiyerarşi kurmuşlardı. Sıralama ise zekâ ve görünüş üzerine kuruluydu. En üstte rahipler yer alıyordu. Aşağı tabakalar onlara göre daha bozuk olan hemcinsleri kendi aralarında sıralanıyordu.’

Bulut aklından geçen rahatsız bir düşünceyi savmak istercesine elini yüzünün önünde sallamıştı. Derin bir nefes verip devam etti:

‘Bunlardan daha iğrenç şeyler de var tabi. İnsan-Hayvan melezleri. Biliyorum kulağa korkunç geliyor. Şerefsizlerin bunları zevk için yaptığını öğrenmiş Bin Surat. Bir de sonraki yüzyıllarımı bu garibanları avlayıp ızdıraplarını dindirmekle uğraştım. Hey bir dakika, kusmayacaksın değil mi?’

Adnan arkadaşının uyarısının hemen ardından midesinde ne var ne yok hepsini çıkartmıştı. Duydukları onun idrak sınırını artık aşmıştı.

Bulut içeriye gidip arkadaşına bir bardak su getirdi. Adnan bir yandan suyu içerken Bulut onun sırtını sıvazlıyordu. Merhametli gözlerle ona bakarak:

‘Sana demiştim demek istemiyorum ama demiştim yani. Bunlar öyle kolay yenir yutulur meseleler değil.’

Adnan, son yudumu ağzında çalkalayıp tükürdükten sonra:

‘Bana şu an vampirlerin var olduğundan bahsediyorsun farkında mısın? Hani şu tabutlarda uyuyan, geceleri yarasaya dönüşüp uçan tipler. Kıyıda köşede yakaladıkları insanların kanları emen vampirler! Oo aman Allah’ım şimdiye kadar onların avı olmadım çok şükür. Acaba beni hiç gözlerine kestirdiler mi? Ya onlardan birisiyle tanıştıysam ya yanlışlıkla ellerini sıktıysam!’

Bulut arkadaşının omzuna hafifçe vurarak:

‘Tabutlarda uyumuyorlar, yarasaya da dönüşemiyorlar. Sayıları baya azaldı. Son birkaç bin yıldır bilfiil sürekli onları avlıyorum. Tanışmış olma ihtimalin çok az.’

‘Ya tanışırsam, ya tuzaklarına düşersem ne yapmalıyım peki? Kazık olayı doğru mu?’

Bulut karnını tutarak sağlam bir kahkaha patlattı. Gülerken gözünden yaş gelmişti. Biraz sakinleştikten sonra:

‘Tuzaklarına düşersen yapacak pek bir şeyin yok dostum. Ama merak etme düşmezsin kolay kolay. Hele şimdi ben varken asla olamaz böyle bir şey. Emin ol. Neyse sen şimdi aklından onları tamamen çıkar. Sana başka zaman detaylı bir şekilde onları vampirleri anlatırım. Artık onların varlığı sıradan insanlara tehdit olmaktan çıktı.’

Adnan midesine giren kramplar yüzünden iki büklüm olmuş, çöktüğü yerden hala kalkamamıştı. Bu sırada Bulut, bahçe duvarının dibindeki hortumu almış ona doğru mırıldanarak gelmekteydi.

‘Adnan, musluk nerede? Ha tamam buldum.’

Elindeki hortumu musluğa bağlayan Bulut her tarafa saçılan kusmuğu temizlemeye koyulmuştu. Adnan ise hala perişan bir vaziyette yerden kalkamıyor, duyduğu şeyleri sindirmeye çalışıyordu.

‘Ya öyle işte Adnan’ım.’ Diye lafa girdi Bulut. ‘Boşuna kendini perişan etmene lüzum yok. Onlarla karşılaşmış olman imkânsıza yakın. Ama kendini toplayamayacak gibiysen sohbeti burada bırakabiliriz. Sen içeri geç uyu ben ortalığı toparlarım.’

‘Hayır, hayır. İyiyim ben.’ Adnan yerden sendeleyerek kalktı ve kendisini biraz önce oturduğu koltuğa bıraktı. Suratının rengi geri gelmeye başlamıştı. ‘Anlattıkların hep geçmişte yaşanıp bittiği için bir şekilde kendimi teselli ediyordum. Günümüze yansıdıklarını görünce… Saklamaya gerek yok zaten ödüm koptu. Maden sıkıntı olamayacağını söylüyorsun sana güveniyorum.’

‘Ahh Adnan. İnan bana şu an devlet başkanları bile senden daha iyi korunmuyordur. Bana yaptığın iyilikten sonra sen istemesen daha bir gözüm hep senin üzerinde olacak.’

‘İçimi rahatlattın sağ ol.’

‘Ne demek dostum. İstersen devam edeyim saat daha iki. Sabaha kadar çok vaktimiz var.’

‘Elbette. Ohh midem. İçeriden biraz yoğurt alıp geleceğim bir şey istiyor musun?’

Adnan’ın sorusuna hayır anlamında başını sallayan bulut, hortumla bahçeyi temizlemeye devam ediyordu. İçeri girip yoğurdu alan Adnan mutfağın bahçeye açılan kapısının önünden arkadaşına seslendi:

‘Bulut! İstersen şuradaki masaya geçelim. O koltuğu da temizlemek lazım şimdi yapılacak iş değil.’

Arkadaşının daveti üzerine işini bırakan Bulut masaya doğru geldi ve Adnan’ın tam karşısına oturdu. Ona dönerek:

‘Ee… Nerede kalmıştık.’

Önündeki yoğurdu yemekle meşgul olan Adnan:

‘Bu uzaylıların planlarını anlatıyordun. Rahipler, deneyler…’

‘He tamam. Biz tabi bunları duyunca oy birliği ile savaşa karar verdik. Hemen bir plan hazırladık. Detaylar çok aklımda değil. Her birimizin bir görevi vardı. Benim işim gökyüzünde uçan gemilerle olacaktı. Doğrudan onlara saldıracaktım. Diğerleri ise nerede faydalı olacaklarsa oralardan saldıracaklardı. Benim ve Babalık için tek sıkıntı yıldırımları çok kullanamayacak olmamızdı. Malum yaratıklar güneşten zarar görüyorlardı ve güneşi kapatmamız ahmakça bir hata olurdu. Zaten bu sebeple de gün doğar doğmaz saldıracak geceye kadar verebileceğimiz tüm zararı vermeye çalışacaktık.’

Kafasını kâseden kaldıran Adnan:

‘ Babalık mı? O kim daha önce bahsetmemiştin?’

‘Off Zeus işte. Aramızda ilk o baba olmuştu. Hera diye bildiğiniz karısından. Ondan dolayı bazen Babalık diye seslenirdik.’

Adnan: ‘ Nedense şaşırmadım. Demek ki o hikâyelerin gerçeklik payı varmış.’

‘ O zamanlar bir zampara değildi. Baya bildiğin birbirlerine deliler gibi âşıklardı. Aman nereden geldik şimdi buraya.’

Bulut oturduğu yerden kalkıp hafifçe ayakları üzerinde zıpladı:

‘Eveet. Şimdi geldik en heyecanlı kısma. Planları yaptık ettik. Toplanıp cümbür cemaat dikildik karşılarına. Son bir kez daha konuşmaya niyetimiz vardı. Kan dökülmesin, etmesin diye de bizi gördükleri gibi üzerimize çullandılar.’

‘Nasıl saldırdılar sizlere?’

‘Silahlarıyla uzaktan saldırdılar. Gemilerden ve gemilerin içinden çıkan küçük uçan zımbırtılarla. Silahlarını tarif et desem edemem çünkü insanlık onlara benzer bir şey şimdiye kadar kullanmadı. Silahlar boyutlarına göre bir nevi enerji ateşliyordu. Kimi bir mermi kadar hasar verirken kimisi bir top mermisi kadar krater açabiliyordu.’

‘Size zarar verebildiler mi?’

‘Ahh evet maalesef. Güvenli mesafede olduğumuzu zannetmiştik ama tabi o kadar uzağı vurabilen silahların var olabileceğini hesaba katmamıştık. Kimimiz yaralandı ilk atışta… Bazılarımız ise oracıkta can verdi. Beni soracak olursan, yanıma düşen bir ateş devasa bir krater açsa da, bana pek bir zarar veremedi. Sadece kulaklarımı baya çınlattı.

‘Dostların için üzüldüm.’ Samimi bir cevap gelmişti Adnan’dan.

‘Hala onlar için ara ara yas tutarım. Tabi o manzarayı görünce sinirim tepeme zıpladı. Babalık ile beraber kuzeyden bulutları sürüp önümüze kattık. Vahşice esen rüzgârlara binip doğrudan önümüze çıkan ilk gemiye çullandık. Ona öyle bir yıldırım fırlattım ki geminin üzerindeki görünmez örtüyü tek seferde yırtıp geçti. Doğrudan geminin gövdesine isabet etti. Haha! Öyle sağlam vurmuştum ki o devasa kara kutu olduğu gibi şehrin üzerine düştü.’

Bulut savaşı anlatırken kendinden geçmiş, yumruklarını kaldırıp indiriyor hayalinde gördüğü yıldırımları birer ciritmiş gibi karşısında ki düşmanlarına fırlatıyordu. Arkadaşının kendini kaptırdığını gören Adnan lafla konuşmasını bölmemek için bir öğrenci gibi elini kaldırdı. Bir süre sonra bulut onu görünce:

‘Ne oldu?’ Bir şey mi soracaksın?’

‘Evet. Aklıma takıldı da hani o şehirlerin üzerinde duran gemilerden mi bahsediyorsun? Devasa olanlardan.’

Bulut ellerini beline koyarak:

‘Tabi ki de. Daha ufakları beni kesmez zaten haha!’

‘Doğrudan şehrin üstüne düştüğünü söyledin. Şehirdeki insanları uyarmış mıydınız?’

Bulut şaşırmış gibi duruyordu. Biraz kem küm ettikten sonra:

‘Yani… Şimdi ne desem ki… Yaratıklar birden üzerimize saldırınca… Şehirde yaşayan insanları düşünecek pek vaktimiz olmadı. Kurtulabilenler kurtuldu ama.’

‘Koca bir şehir yok oldu demek! Aman Allah’ım! Yahu hiç mi aklınıza gelmedi?’

Bulut dudaklarını ısırarak:

‘Tamam haklısın. O zamanlar her anlamda tecrübesizdik. Güçlerimizin bu derece yıkıcı olabileceğini bilmiyorduk. Tek bir yıldırımla koca bir gemiyi düşüreceğim hiç aklıma gelmemişti. Bilsem asla böyle bir hataya düşmezdim elbet. Zaten toplasan beş- altı tane öyle büyük gemileri vardı.’

‘Beş tane daha şehir yok ettiniz demek?’

Yok yahu. Saçmalama olur mu öyle şey. Çatışma başlayınca diğerleri kendi konumlarını bırakıp bize doğru gelmeye başlamışlardı. Savaş da öyle küçük bir alan da gerçekleşmedi zaten koskoca çölün üzerinde vuruştuk. Babalığın vurduğu gemi doğrudan çöle düşmüştü.’

‘Neyse artık sivil kayıpların bununla sınırlı kalmadığı belli.’

‘Sivil kayıp diyorsun da o zaman bunların hiçbir önemi yoktu. Tamam, yaptıklarımızı temize çıkartmaz ama biz de o dönemin insanlarıydık. Savaşta insanların ölmesi çok olağandı. Daha doğrusu insanların ölmesi bu günkü kadar dramatize edilen bir şey değildi. Üzülürdük ama geçer giderdi. Zaman geçtikçe farkına varmaya başladım ben de. Yahu tarihçi olan sensin o zamanlar Cenevre mi vardı?’

Adnan önündeki kâseyi bir kenara iterek:

Tabi haklı olduğun noktalar var. Aslında benim hatam. Senin bir zamanlar Dendra giymiş elinde bronz bir balta taşıyan bir savaşçı olduğunu unutuyorum.’

‘Onu da giydim elbet ama o daha sonraları moda oldu.’ Bulut gülümseyerek devam etti:

‘Gemilerden ikisini yıldırımlarla düşürmüştük. Bizim için savaş gökyüzünde kolay geçiyordu ama aşağıda durum cehennem gibiydi. Bir yandan hala uçmakta olan kara kutular aşağıyı bombalarken, uzaylı yaratıklar ve köleleri bizimkilerin üzerine amansızca saldırıyordu. Gemilerin hepsini düşürebilirdik ama işte aşağıdakilerin güneşe ihtiyacı vardı. Bu sebeple bulutları dağıtıverdik. Açığa çıkan güneş hemen etkisini gösterdi. Her ne kadar üstlerindeki kıyafetlerle kendilerini korusalar da yeterli gelmiyordu. Bizimkiler fırsatı kullanıp çatışmayı kendi lehlerine çevirmeye başlamışlardı.’

‘Yıldırımlar olmadan diğer gemilerle nasıl başa çıktınız?’

‘O zor oldu işte. Bir şekilde bu gemileri yere çalmamız gerekiyordu ve silahlarımız yoktu. Düşmana çıplak ellerimizle, güçlerimizle karşı koyuyorduk. Ben de güçlerimi kullanamadığım için bunu yumruklarımla yapmaya karar verdim. Kara kutuların giriş-çıkış için kapakları olduğunu biliyordum. Birisini gözüme kestirip beklemeye başladım. Nihayet aralarından birisi, ikmal için kapılarını açtığında kendimi rüzgârla beraber mermi gibi savurup bir şekilde geminin içine girdim.’

‘Ya öyle mi?’ diye merakla araya girdi Adnan. ‘İçerisi nasıldı peki?’

‘Cevap vermeyi isterdim ama içerisi çok karanlıktı. Odaların ve koridorların tavanlarında loş bir ışık vardı, onunla da zar zor görüyordum önümü. Çok da uzun zaman geçtiği için detaylı tarifini yapmam mümkün değil.’

‘Kendi özelliklerine göre inşa etmişler gemilerini. Aslında düşünmem gerekirdi.’

‘Her neyse. İçeri girdim ama iş burada bitmedi. Geminin inşa edildiği metal benim bildiklerimden farklıydı. Bir yanda güç bela duvarları yumruklarla eğip bükmeye çalışırken diğer yandan üzerime çullanan türlü iblislerle başa çıkmaya çalışıyordum. Üstüne görüşüm de kısıtlı olduğu için tam bir keşmekeşin içinde kalmıştım. Bir şekilde kendimi ileri atıp geminin içinde ilerlemeye başladım. Nasıl geldim bilmiyorum ama devasa bir salona ulaşınca gemiyi nasıl düşürebileceğimi buldum.’

Adnan cebinden çıkarttığı sigara paketini arkadaşına ikram etti. İkili sigaralarını yaktıktan sonra Bulut:

‘İçine girdiğim salonda binlerce yumurtaya benzer küpler vardı. Bu küplerin dışı şeffaftı ve içi belli belirsiz gözüküyordu.’

Adnan:

‘İçlerinde ne vardı?’

‘Cenin. Evet, yanlış duymadın. Devasa bir kuluçka makinesi gibiydi içerisi. Binlercesi düzgün bir şekilde istiflenmiş öylece bekliyordu.’

‘Uzaylıları ceninleri yok etmekle mi tehdit ettin?’

‘Haha yok canım. Fark ettiğim detay şuydu. Ceninleri bir şekilde canlı tutmak için elektrik kullanıyorlardı. Galiba çok fazla tükettiğinden gemideki en yoğun elektrik akımı bu salonun içinde geçiyordu. Onu hissedince bir anlığına baya sevindim tabi. Ama hiç böyle bir enerjiyi daha önce kullanmamıştım. Benim o zamanlar elektriğe dair bildiğim tek şey yıldırımdı. İlk defa yıldırımın depolanabileceğini öğrenmiştim. Güç bela depolanmış elektriği harekete geçirip geminin güç sistemini bozmaya çalıştım. Aslında nasıl bozacağımı da bilmiyordum. Yaptığım şey geminin olağan elektrik akımını tersine çevirmeye çalışmak, olmadı bir şekilde sekteye uğratmak oldu.’

‘Gemiyi böylece düşürebildin mi?’

‘Önce bir kuvvetli bir cızırtı sesi hatırlıyorum. Sonra derinden, şiddetle artarak gelen metallerin sürtünerek gıcırtısını… Kuvvetli bir patlama ve içeriye birden güneş ışığı dolmasını anımsıyorum. Galiba yaptığım şey bir nevi dışarıdaki görünmez örtüyü kapatmak oldu. Gemi korumasız kalınca aşağıdan bizimkilerin fırlattıkları kayalarla, ateşlerle gemi sağlam bir hasar alıp düşmeye başladı.’

‘Binlerce ceninle birlikte?’ Adnan sesi tepkiliydi.

‘Oldu canım sen de! Buna da duyar kasacaksan yumurta da yeme!’

Adnan bir kahkaha patlattı.

‘Yahu yumurta ne alaka haha. Dalga geçiyorum bana ne elin uzaylısının yumur… Ay işte ceninden.’

‘Şekilleri yumurtaya benzediğimden ağzımdan öyle çıkıverdi’ dedi Bulut kahkahayla karışık.

‘Ve böylece üçüncü gemilerini de düşürmüş oldunuz. Geriye kalanlar ne yaptı?

‘O anın telaşıyla pek net hatırlamıyorum. Düşen gemiden kendimi aşağıya atıp savaşa katıldım. Benden hemen sonra Babalık da gelince çatışma iyiden iyiye bizim lehimize döndü. İkimiz düşman saflarına öyle bir girdik ki akan kanın haddi hesabı yoktu. İstilacılar ile birlikte yarattıkları hilkat garibeleri önümüzde duramayıp kaçmaya başladılar. Ama uzaylı pislikler daha erken davranmıştı. Küçük uçan taşıtlar, hayatta kalanları birer birer yüklenip kara kutulara doğru taşıyordu. Onlar kaçarken kendileri biraz daha zaman kazanabilsin diye son bir gayretle hizmetçilerini toplayıp üzerimize taarruza kalktılar.’

‘Bencil pislikler.’

‘Sana demiştim Adnan. Onlar yaralı parmağa bile işemezler. Efendileri için kendilerini feda ederken onlar gemilerine binip çoktan yükselmeye başlamışlardı. Son bir gayretle dünyayı terk eden gemilerden birine sıçrayıp tutunmayı başardım. Onlarla beraber göğü tırmandım. İlk defa dünyayı, o altımızda uzanan devasa gezegenimizi uzaydan gördüm.’

‘Neler hissettin?’

‘Nefes kesiciydi. Bir an üzerine tutunduğum gemiyi unutup seyre daldım. Kendimi ufacık, küçücük hissettim. Koca âlemde bir toz zerresi bile olmadığımızı o an anladım. Aşağıda zemin titriyor, alevler yükseliyor, şehirler yanıyorken yukarıdan bakıldığında her şey çok sakindi. Bizim için kıyametten farkı olmayan bir savaş, dünyanın umurunda bile değilmiş gibiydi.’

‘Tutunduğun geminin içine girebildin mi?’

Bulut hayır anlamında başını salladı:

‘Bir anlığına içinde bulunduğum durumun farkına varınca aklım başımdan gitti. Dünyanın dışına çıkıyordum ve geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmek üzereydim. Güneş vücudumu deliler gibi yakmaya başlamıştı. Ayrıca nefes alamayınca iyice soğukkanlılığımı kaybedip tutunduğum gemiyi bırakıp bir gayretle kendimi dünyaya doğru attım.’

‘Oha lan! Nasıl yani? Bildiğin dünyaya serbest düşüş mü yaptın? Nasıl oldu?

‘Sürekli bayılıp ayıldığım için kafamda nasıl oldu tam net değil. Zaten dünyadan çıktığım andan itibaren ses duymuyordum. Düşerken de bir süre ses falan duymadım. Bir ara gözümü açtığımda müthiş bir yanma ve gürültü duydum, kızıl alevler saçıyordu bedenim. Sonra bir anlığına nem hissedince kendime geldim. Aşağıya süratli bir şekilde düştüğümü görünce rüzgârlara tutunmaya çalıştım. Biraz yavaşlayabilsem de yeterli olmadı. Sonrası karanlık. Nasıl düştüm, düşerken ne oldu falan hiç hatırlamıyorum.’

‘Vay canına. Atmosferin dışından, uzaydan dünyaya düştün ve hiçbir şey olmadı demek?’

‘Şimdi orada dur. Bir şey olup olmadığını bilmiyorum. Yani en azından bir uzuv kaybı yaşamadım. Kendime geldiğimde çıplak bir şekilde sahile vurmuştum. Uyandığımda vücudumda bir yara izi yoktu ama kemik ve kas ağrılarımın beni uzun süre rahatsız etti.’

‘Ne kadar süre baygındın? Bir tahminin var mı?’

‘Yok. Uyandığımda Güney Amerika’daydım ve bazı sebepler yüzünden orada bir süre vakit geçirdim. Hemen geri dönsem bir fikrimiz olabilirdi ama olmadı işte. Oraları da başka bir zaman anlatırım artık.’

'Ama sonuçta geriye döndün değil mi? Arkadaşlarınla tekrar buluşmuşsundur.'

'Elbette. Geri döndüğümde bizimkilerin bir kısmı kaçan kılıç artıklarının peşine düşmüştü ama çoğunluğu hala oradaydı. Yaratıkların arkalarında bıraktıkları pislikleri silip yok etmeye çalışıyorlardı. Onlardan geriye bir şey kalmaması için çok uğraştık.'

'Benim de aklıma takılanlardan birisi de bu. Koskoca, neredeyse bir şehir büyüklüğünde, üç gemi düşürdünüz. Muazzam bir savaş verdiniz. Ama geriye hiçbir şey kalmadı mı? O gemi enkazlarına ne oldu mesela. Öylece ortadan yok olacak hali yok ya.'

'Hepsi toplanıp götürüldü.' diye kestirip attı Bulut.

Bir silah parçası, ne bileyim en ufak bir nesne bile günümüze ulaşması gerekiyor bana kalırsa. Hiç yaşanmamış gibi olamaz yani. En kötü insanların hafızalarında kalmıştır.'

'İnsanların hafızalarına çok güvenmemelisin. Bak bana o kadar gücüme rağmen çoğu olayı tam olarak hatırlamıyorum.'

Adnan gelen cevaptan tatmin olmamıştı. Aklına konuyla alakalı bir şeyler geliyor gibiydi. Ama ne olduğunu tam olarak kestiremiyordu. Üniversite yıllarından olmalıydı. Bir ders veya konferanstan kalan… Kulağına çalınan bir anekdot.

'Bir dakika. İçeriden bilgisayarımı almam gerekiyor.' dedi Adnan ve koşar adım içeri gitti. Yatak odasından dizüstünü aldıktan sonra aynı aceleci adımlarla bahçede bitiverdi. Arkadaşının karşısına oturup bilgisayarla uğraşmaya, uğraşırken de mırıldanmaya başladı. Ara sıra kafasına vuruyor, 'Neydi, neydi… Hadi ama!' diye kendi kendine yakarıyordu. Sonunda:

'Hah şimdi aklıma geldi! Üniversite yıllarımda Mezopotamya Medeniyetleri dersini seçmeli olarak almıştım. Dersin hocası Sümerleri anlatırken bir ağıtın üzerine koskoca bir ders konuşmuştu. Bana sıkıcı geldiği için çok dinlememiştim ama galiba bir yıkımı anlatıyordu. Ur şehrinin nasıl yok olduğunu anlatan bir Sümer ağıtıydı.' Bu sırada gözlerini bilgisayar ekranının üzerinde telaşlı bir şekilde gezdiriyordu.

'Aha buldum! The Lamentation over the Destruction of Sumer and Ur. Şu dosyayı indirip bir açalım.'

Adnan heyecanlı bir şekilde dosyanın inmesini beklerken bir anlığına bakışları arkadaşına takıldı. Hiç kıpırdamadan kendisini seyrediyordu. Gözleri endişeli gibi miydi yoksa hüzünlü mü? Tam anlayamasa da o an bunu çok umursamamıştı. Doğrudan indirdiği eseri okumaya koyuldu.

Adnan mırıldanarak önündeki metni okurken yüzü değişiyordu. Onun için heyecanla başlayan okuma yerini endişeye daha sonra da hüzünle karışık bir hayal kırıklığına bırakıyordu. Bulut yine aynı ifadeyle kendisine bakmaya devam etmekteydi. Adnan birden sessizliği bozmak istercesine yüksek sesle:

'Yazıklar olsun bana, başa gelen o fırtınaya,

Yazıklar olsun bana, Ur'un üzerine çöken fırtınaya,

Kentin üzerine çöken fırtınaya,

Mabedin üzerine çöken fırtınaya,

Kenti, mabedi yerle bir eden fırtınaya,

Kenti, memleketi dize getiren fırtınaya,

Halkı silip süpüren fırtınaya,'

Adnan başını kaldırıp: 'Bana tanıdık geldi ne dersin?' deyip tekrar okumaya koyuldu:

'Fırtına katliam fırtınasıydı,

Fırtına hezimet fırtınasıydı,

Fırtına dehşet fırtınasıydı,

Kentin soylularını, ihtiyarlarını, gençlerini, çocuklarını süpürüp aldı,

Ur'da ölüler tepeleme yığıldı,

Ur'da cesetler toz gibi saçıldı,'

Adnan açıklama isteyen bakışlarla arkadaşına dönerek:

'İnsanlar o zamanlar da ölümü baya dramatize ediyormuş demek. Söylemek isteyeceğin bir şey var mı?'

Bulut'un bir şeyler söylemek ister gibi ağzını açtı ama sonra vazgeçti. Derin bir iç geçirerek:

'İnsanlar olayları birbirine karıştırmış. Burada anlatılan mesele başka. Benimle aman aman bir alakası yok.'

'Acaba öyle mi? Tamam burada yazana göre Sümerler bunu Elam istilası üzerine yazmış. Mabetler yağmalanmış, altınlar çalınmış hadi bunları insanlar yaptı diyelim. Ama sürekli tekrarlanan fırtına teması? Ateşten fırtına, şehri yok eden fırtına, diyarı yok eden fırtına, fırtına, fırtına, fırtına… Bahsi geçen fırtınanın seninle alakası olmadığını söyleyemezsin. Gerçekten insanlığı kurtardığınıza emin misiniz? Burada yazılanlar tam aksini söylüyor.' Adnan konuşurken kendini kaptırmıştı, sesini sürekli yükseltiyor adeta arkadaşından geçmişte ölen insanların hesabını soruyordu.

Aynı tonda devam ederek:

'Şimdi diyeceksin ki 'Bu aslında çok sonraları yazıldı.' Hadi kabul ettim diyelim. Ama kendini böyle savunacaksan özrün kabahatinden büyük olur. Ağıt belki de yüzlerce, binlerce yıl sonra yazılmasına rağmen hala ama hala bu fırtınayı hatırlamaları normal mi?'

Ellerini masaya vurarak ayağa kalktı:

'Sen aslında kimsin? O filmlerde gördüğümüz süper kahramanlardan mı? Hani o dünyayı istilalardan koruyan ama ortalığı yıkıp döken tiplerden mi? Sen ve o arkadaşların Zeus, Odin… Hepsinin ismini verdin ama senin adın ne?'

Son sorusunu bağırarak söylemişti. Nefes nefese kalan Adnan karşısında öylece oturan arkadaşından bir cevap istiyordu. Bulut bakışlarını masaya doğru devirmiş öylece bekliyordu. Karşılık vermek istemiyor gibiydi ama birden o gök mavisi gözlerini Adnan'a kilitleyerek:

'Hala anlamamana şaşırıyorum aslında. Belki de anladın ama inanmak istemiyorsundur. Yine de senin bu sorunu da cevapsız bırakmayacağım. Birçok adım oldu, birisini zaten biliyorsun. Hadi sana diğerlerini söyleyeyim.'

Bulut arkadaşını taklit edercesine ellerini masaya vurup ayağa kalktı. Doğrudan Adnan'ın gözlerine bakarak:

'Atli, senin dilinde anlamı Korkunç Olan. Björn, Ayı. Ennilangr, Uzun Alınlı. Rymr, Gürleyen. Hardhugadr, Cesur Yürek. Ama en meşhur olanı Vingthor, yani Savaşçı Thor.'

Adnan, öylece bakakalmıştı. ‘Yok artık.’ Diyebilmişti sadece kendisinin duyabileceği bir sesle. Birkaç aydır tanıdığı, son zamanlarda ise bizzat evinde ağırladığı yeni dostunun gerçek kimliği onu gerçekten sarsmıştı. Şimdiye kadar Bulut’un önemli birisi olduğuna emindi bu konuya bir itirazı yoktu. Ama bu kadar da önemli olmasını gerçekten beklemiyordu. Thor demek? Hani şu çekiciyle fırtınalar kopartan, devlerin katili. Gücüyle herkesi gölgede bırakan Thor. Kanlı canlı karşısında mı duruyordu?

Öylece kalakalmıştı. Arkadaşının gözlerinden kendisini alamıyordu. Konuşmak istiyor ama başaramıyordu. Korkmuştu, eğer karşısındaki adam gerçekten doğruları söylüyorsa şakaya alınacak birisi hiç değildi. Aklına kuzey mitolojisi ile ilgili okuduklarını getirmeye çalıştı. ‘Thor, Thor…’ O sagalarda nasıl anlatılıyordu? İnsan dostu, iyi bir arkadaş, iştahlı ve eğlenceli… Evet, böyle olması lazımdı. Ama devlere yaptıkları? Bir anlık sinirle ortalığı ayağa kaldırıp yakıp yıkması. Anlatılanlara göre Thor’un öfkesi meşhurdu. ‘Umarım onu sinirlendirmemişimdir.’ Diye geçirdi içinden.

Adnan artık konuşması, ortalığı yumuşatması gerektiğinin farkındaydı. Dayak yemek veyahut Allah korusun canından olmak istemiyordu. Hem daha kaç dakika böyle birbirlerine bakakalacaklardı. Bulut da onu sınar gibi bir anlığına bile olsa gözlerini üzerinden ayırmıyordu. Can sıkıcı durumun içinden nasıl çıkacaktı? Hafifçe bir tebessüm etse acaba işe yarar mıydı? Yahut biraz önceki yenilir, yutulur olamayan laflarını şakaya vurup kahkahalarla lafa girse? Yahut hüngür hüngür ağlayıp ayaklarına kapanıp merhamet dilese miydi? Son seçenek daha inandırıcı olur gibi geldi çünkü içinden geçen de tam olarak buydu.

Dudaklarını kıpırdatmaya tam meyletmişti ki, sessizliği bozan Bulut oldu:

‘Adnan, gözlerini kapat.’ Thor bir anlığına başını arkaya çevirip bahçe duvarına doğru baktı. Tekrar Adnan’a dönerek:

‘Şimdi sakin ol ve sakın yerinden kıpırdama. Her şey çok hızlı ve temiz olacak. Bana güvenebilirsin.’

Adnan’ın içinden o an yaşadığı tüm yıllar kayıp gitti. ‘Buraya kadarmış demek.’ Diye geçirdi düşündü. Ölümü hiç bu kadar yakın hissetmemişti. İçinden kendine küfürler ediyor yaptığı salaklık yüzünden canının alınacağı gerçeğiyle yüzleşiyordu. Ama böyle boşboğazlık ederse tabiî ki kelleden olurdu. Kendisi az bir şey belalı adam görse yolunu değiştiren, ufak bir ‘Hişt birader!’ lafıyla topukları yağlayan birisiydi. Şimdi gelmiş, bin yıllara meydan okumuş, insanlık tarihinin en namlı savaşçına boşboğazlık etmişti. Nasıl sağ kalabilirdi?

Derin bir yutkunmadan sonra bir zamanlar arkadaşı olduğunu sanma gafletine düşmüş Bulut’un sözünü dinleyip gözlerlini yumdu. Kendisini bekleyen kaderi kabul etmeye çalışıyordu ama can tatlıydı. Acaba son bir kez merhamet dilense miydi? Sonuçta hayatı söz konusuydu. Ağlayıp yalvarsa, Bulut’un ayaklarına kapansa en fazla ne kaybederdi? Belki merhamete gelip canını bağışlardı?

Evet, son bir kez şansını denemeye karar verdi. Tam gözlerini açıp son sözlerini söyleyecekken, yüzüne bir serinlik vurdu. Sonra anlamsız homurtular işitti. Sanki hemen önünde bir fare yahut sincap çığlıklar atıyordu.

Merakla gözlerini araladığında gördüğü şey en kötü kâbuslarında bile daha beterdi. Kokudan çenesi kilitlenmişti ve sanki istemsiz bir şekilde gırtlağına doğru çekiliyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış burun delikleri genişlemişti. Nefesi boğazına takılı kalmıştı. Soluk alamıyor, bağıramıyor, ciğerine dolan hava sanki dışarı çıkmayı reddediyordu.

Eğer gözleri onu yanıltmıyorsa neredeyse burun buruna olduğu bir yaratık vardı. Kırmızıya çalan masmavi bir suratı, akları olamayan simsiyah iki kocaman gözleriyle tam karşısında duruyordu. Sivri dişleri olan iğrenç ağzıyla çığlıklar atıp çırpınıyordu. Yavaşça yukarıya baktığında ise dostu Bulut’un bu iğrenç ucubeyi sol eliyle kafasından kavradığını gördü. Elin altında kıvranan yaratık ise kendisini sıkı sıkıya kavrayan pençeden kurtulmak için debeleniyor kısa kolları ile Bulut’a uzanmaya çalışıyordu.

Deliriyor muydu? Yoksa bir kâbusun içinde sıkışıp kalmış mıydı? Uyanmak için kendisini çimdiklemek istiyor ama bir karabasan onu engelliyormuş gibi kılını bile kıpırdatamıyordu. Tek çareyi gözlerini tekrar kapatmakta buldu. Belki uyanıp bu dehşet dolu rüyadan kurtulabilirdi.

Gözlerini yumup ona kadar saymaya başladığında bir çıtırtı duydu hemen ardından yüzüne yapışan jelimsi dokuyu hisseti. Gözlerini tekrar açtığında biraz önce burun buruna geldikleri ucubenin başsız bedenini, önündeki masada yığılı halde buldu. Ellerini yüzüne götürdüğünde ise bütün suratının yaratığın beyni ile kaplandığını dehşet içinde fark etti.

Bütün vücudu titremeye başlamıştı. Bahçenin dehşet verici manzarasından bir nebze kurtulabilmek için bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Ancak istediğini semada da bulamamıştı çünkü sağ tarafında kalan çatının üzerinde yine o yaratıklardan birisi vardı. Pençeleriyle sıkı sıkı pervazı kavrayan iblis öfkeli bakışlarını Bulut’un üzerine çevirmiş, saldırmak için fırsat kolluyordu. Kendini güvende hissetmek için başıyla Bulut’u aramaya koyuldu. Onu tam karşısında kendisine sırtı dönük halde görünce arkadaşını yaklaşan tehdide karşı uyarmak istedi.

Ancak başaramamıştı. Tam ona doğru bir adım atıp kolunu uzattığı an Bulut ortadan kaybolmuştu. Adnan olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Ağzından çıkmak isteyen uyarı, boğazında yarım kalmış bir hırıltıya dönüştü. Histerik bir şekilde ileri geri sallanmaya, hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Ölümü en azından arkadaşının eliyle olmasını diliyordu içinden. Kendisine merhamet gösterebilir, acı çektirmeden canını alabilirdi. Şimdi ise ne düğü belirsiz cehennem kaçkınlarının ortasında yapayalnız kalmıştı.

Gittikçe yükselen çığlıklar ve ayak sesleri katillerinin yavaş yavaş ona yaklaştığını haber veriyordu. Son anda bir mucize göndermesi için Allah’a yalvarmaya başlamıştı ki beklediği alamet çok geçmeden sol tarafında kendisini göstermişti.

Başını gelen ses üzerine çevirdiğinde, havada asılı halde can çekişen ucubeyi görmüştü. Yaratığın sırtına saplanan bir el böğründen çıkmış hala atmakta olan bir kalbi tutuyordu. İblisin arkasındaki kişi Bulut’tan başkası değildi. Öfkeli bakışlarını çatıda bekleyen bir diğer davetsiz misafire yöneltmişti ki bir anlığına tekrar gözden kayboldu. Adnan yüzünün önünde hafif bir esinti hisseti daha sonra ise üzerine yağmur gibi yağan kandamlalarıyla ıslandı. Arkadaşının oradaki yaratığı da öldürdüğünü anlamıştı.

Adnan başını eğerek zamanın geçmesini beklemekten başka bir çaresi olmadığını idrak etmişti. Gözlerini sıkı sıkı yummuş katliamın bitmesini bekliyordu. Bu sırada duyduğu çığlıkları, kemik kırılmalarını, yırtılan derilerin sesine aldırış etmemeye çalışıyor, ara sıra üstüne sıçrayan kan ve et parçaları yüzünden kusmamak için kendisini sıktıkça sıkıyordu. Ne kadar süre geçmişti? Saatler, dakikalar… Zaman mefhumunu tamamen yitirmişti. Kurtulmasının imkânsız olduğu bir zaman döngüsüne hapsolduğunu hissediyordu. Bu histen kaçabileceğini düşünerek tüm kuvvetiyle bağırmaya başladı. Nefesi kesilene, boğazı yanana kadar bağırdıkça bağırdı. Ta ki hafif bir şekilde yağan yağmuru hissedene kadar.

Üzerine düşen damlalardan istemsiz bir şekilde irkildi. Yağmur temposunu arttırdıkça irkilme yerini rahatlamaya bıraktı. Her yanını kaplayan pislik sanki yavaşça akıp gidiyor, üstüne yapışan katliamın izlerini temizliyordu. Kendisine yaklaşan adımların sesini duydu. ‘Bulut olmalı’ diye geçirdi içinden. Gözlerini açtığında tahmini doğru çıkmıştı. Bulut, hala dizlerinin üzerine durmakta olan Adnan’a doğru eğilmiş meraklı gözlerle omu izliyordu. Ancak arkasında başka birisi de vardı. Telaşla geriye döndüğünde bir el omzunu kavradı. Yabancı bir ses:

‘Artık uyumalısın dostum. Yarın yeni bir güne uyanacağız.’

Duyduğu son sözler bunlardı. Adnan, onu sarıp sarmalayan tatlı bir uykuya kendisin bıraktı.