1. BÖLÜM
İnsanlık, Göbeklitepe’yi keşfettiğinde onun geçmişi değiştirdiğini düşündü.
Yanılıyordu.
Göbeklitepe geçmişi değiştirmemişti.
İnsanlığın geçmiş hakkında bildiklerinin yanlış olduğunu göstermişti.
Şanlıurfa’nın kuzeydoğusunda, kurak tepelerin arasında yükselen taş halkalar on iki bin yıla yakın süredir toprağın altında bekliyordu.
Devasa T biçimli sütunlar.
Taşlara işlenmiş yılanlar, tilkiler, akrepler, kuşlar ve bugün bile anlamı tam çözülemeyen semboller...
Onları yapan insanların avcı-toplayıcı olduğu kabul ediliyordu.
Henüz şehirleri yoktu.
Yazıyı bilmiyorlardı.
Metali işlemiyorlardı.
Ama tonlarca ağırlığındaki taşları kesmiş, taşımış ve kusursuza yakın daireler hâlinde yerleştirmişlerdi.
Bilim dünyasının asıl sorusu buydu:
Nasıl?
Furkan’ın sorusu ise başkaydı.
Neden?
Genç araştırmacı bilgisayar ekranındaki üç boyutlu Göbeklitepe modeline bakarken saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Üniversitenin arkeometri laboratuvarında ondan başka kimse kalmamıştı.
Masasının üzerinde kazı raporları, uydu görüntüleri ve sütunların ölçümlerini gösteren sayfalar vardı.
Son üç haftadır aynı şeyi yapıyordu.
Taşların konumlarını karşılaştırıyor, yönlerini ölçüyor, hayvan kabartmalarının yerleşimlerini inceliyordu.
Ve her seferinde aynı noktaya dönüyordu.
Bir şey oturmuyordu.
Furkan ekrandaki modeli yavaşça çevirdi.
Merkezdeki iki büyük sütunu işaretledi.
Sonra çevredeki taşlarla aralarındaki açıları hesapladı.
Bilgisayar sonucu verdi.
Furkan kaşlarını çattı.
Tekrar hesapladı.
Aynı sonuç.
Sandalyeden doğruldu.
“Olmaz…”
Yanlış ölçüm ihtimalini düşündü.
Ham verileri yeniden açtı.
Kazı raporundaki ölçülerle karşılaştırdı.
Hata yoktu.
Göbeklitepe’deki bazı sütunların yönleri rastgele değildi.
Belirli noktalara bakıyorlardı.
Fakat bu noktalar bilinen yıldız haritalarıyla tam olarak uyuşmuyordu.
Furkan başka bir program açtı.
Gökyüzünü binlerce yıl geriye götürdü.
MÖ 10.000.
MÖ 11.000.
MÖ 12.000.
Yine olmadı.
Tam programı kapatacakken aklına farklı bir düşünce geldi.
Belki sorun zamandı.
Koordinatları değiştirmedi.
Bu kez gökyüzünü ileri götürdü.
Yüz yıl.
Beş yüz yıl.
Bin yıl.
Sonuç yine anlamsızdı.
Furkan sandalyesine yaslandı.
Ekrandaki taş halkasına baktı.
“Peki siz neyi gösteriyorsunuz?”
Arkasından bir ses geldi.
“Belki gökyüzünü göstermiyorlardır.”
Furkan hızla döndü.
Kapının yanında Leyla duruyordu.
Elinde iki karton bardak kahve vardı.
“Beni korkuttun.”
Leyla bardaklardan birini masaya bıraktı.
“Gece yarısından sonra on iki bin yıllık taşlarla konuşuyorsan biraz korkman iyi olabilir.”
Furkan gülümsedi.
Sonra ciddileşti.
“Şuna bak.”
Leyla sandalyesini yaklaştırdı.
Furkan ölçümleri gösterdi.
“Bu sütunlar belirli açılarla yerleştirilmiş. Tesadüf olamayacak kadar düzenli.”
“Yıldızlar?”
“Deniyorum. Uymuyor.”
Leyla birkaç saniye modeli inceledi.
“Dünya üzerindeki başka bir yere bakıyor olabilirler mi?”
Furkan cevap vermedi.
Programın harita katmanını açtı.
Sütunların doğrultularını Dünya üzerinde uzattı.
Çizgiler farklı yönlere dağıldı.
İlk bakışta hiçbir anlam yoktu.
Sonra Leyla ekrana biraz yaklaştı.
“Bekle.”
Furkan durdu.
“Ne?”
“Çizgileri küre üzerinde değil de…”
Leyla parmağıyla ekranı gösterdi.
“…merkezden dışarı doğru değil, içeri doğru düşün.”
Furkan ona baktı.
“Dünyanın içine mi?”
“Bilmiyorum. Sadece dene.”
Furkan hesaplama sistemini değiştirdi.
Çizgiler yeniden oluştu.
Bu kez ekranda garip bir geometrik şekil belirdi.
İkisi de sustu.
Çizgiler Dünya’nın merkezinde kesişmiyordu.
Birbirlerinden belirli uzaklıklarda, farklı katmanlarda son buluyordu.
Sanki taşlar bir yeri göstermiyordu.
Bir düzen oluşturuyordu.
Leyla fısıldadı:
“Bu ne?”
Furkan cevap veremedi.
Ekrandaki şekil ona bir şeyi hatırlatıyordu.
Yıllar önce teorik fizik üzerine okuduğu bir makaledeki diyagramı.
Bilgisayarında eski dosyaları aradı.
Dakikalar sonra makaleyi buldu.
İki görüntüyü yan yana koydu.
Leyla’nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
Bir tarafta Göbeklitepe’nin sütunlarından çıkan geometrik model vardı.
Diğer tarafta ise teorik olarak çizilmiş çok boyutlu uzay geçiş modeli.
İki şekil neredeyse aynıydı.
Furkan ekrana bakarken kalbinin hızlandığını hissetti.
“Bu mümkün değil.”
Leyla yavaşça sordu:
“Ne mümkün değil?”
Furkan gözlerini ekrandan ayırmadı.
“Eğer bu benzerlik tesadüf değilse…”
Durdu.
Söyleyeceği şeyin ne kadar saçma duyulacağını biliyordu.
Leyla bekledi.
Furkan sonunda cümlesini tamamladı:
“Göbeklitepe bir tapınak olmayabilir.”
“Peki ne?”
Laboratuvar sessizleşti.
Furkan ekrandaki taş halkasının tam merkezine baktı.
“Bir kapı.”
Leyla kaşlarını çattı.
“Nereye açılan bir kapı?”
Furkan başını yavaşça iki yana salladı.
“Bence asıl soru o değil.”
“Ne?”
Furkan’ın gözleri merkezdeki iki taşın üzerindeydi.
“Kapının hâlâ çalışıp çalışmadığı.”