İçeriğe geç

BİRİNCİ BÖLÜM 15 Ekim 2019 – İstanbul

Sanat üniversitesinin koridorları, insanın içini büyüten bir sessizlikle doluydu. Duvarlarda asılı eski konser afişleri, bir zamanlar burada gerçekten bir şeylerin yaşandığını hatırlatıyordu. Ben o afişlerin arasından her sabah aynı soruyla geçiyordum: Burada olmamın bir anlamı var mı?

Müzikoloji okuyordum.

Bu, çoğu zaman müzikten çok kelimelerle yaşamak demekti. Yazmak, okumak, düşünmek… Piyano ve keman çalardım ama seslerim çoğu zaman bana geri dönmezdi. İnsanlarla kuramadığım bağları notalarda aramaya alışmıştım.

Keman dersine erken gitmiştim o gün.

Sınıf boştu. Sandalyemi pencereye yakın bir yere çektim. Dışarıda sonbahar vardı; sararmaya cesaret edememiş yapraklar rüzgârla sallanıyordu. Kemanımı dizlerimin üzerine koydum. Telleri akort ederken, kapının açıldığını duydum.

Başımı kaldırdım.

İçeri giren kız, sanki o sınıfa aitmiş gibi yürüyordu. Ne aceleciydi ne de çekingen. Omzunda keman kılıfı vardı; taşıdığı şey sadece bir enstrüman değilmiş gibi duruyordu. Göz göze geldik. Gülümsedi. O gülümseme, insanın düşünmeden karşılık verdiği türdendi.

“Buraya oturabilir miyim?” dedi.

Sesindeki sakinlik beni şaşırttı.

“Tabii,” dedim. Sandalyemi biraz yana çektim.

Yanıma oturdu. Kemanını çıkardı. Tellerine dokunuşu benimkinden farklıydı; daha cesur, daha korkusuz. Sanki yanlış çalmaktan değil, hiç çalmamaktan korkuyordu.

“Ben Lina,” dedi.

“Müzik teorisi okuyorum.”

“Nora,” dedim.

“Müzikoloji.”

Başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı.

“Zor,” dedi sadece.

Gülümsedim. “Yazmayı seviyorsan, katlanabiliyorsun.”

“Ben de okumayı,” dedi. “Ama sesle.”

O an içimde bir şey yer değiştirdi.

Henüz adını yeni öğrenmişken, onunla uzun cümleler kurabileceğimi hissettim. Hayatımda ilk kez, biriyle konuşursam kelimelerimin yarım kalmayacağını biliyordum. Bu bir sezgi değildi; sanki çok önceden kararlaştırılmış bir karşılaşmaydı.

Ders başladığında, aynı parçayı çalıyorduk.

Kemanlarımız aynı notalara dokunuyordu ama ben ilk kez yalnız çalmadığımı fark ettim.

O gün, farkında olmadan hayatımın en sessiz ama en belirleyici tanışmasını yaşadım.

Keman dersi beklediğimden kısa sürdü.

Hocanın erken toparlanmasıyla sınıf bir anda dağıldı. Sandalyeler geri itildi, kılıflar kapandı. Lina kemanını yerine koyarken bana döndü ve;

“Bir şey içelim mi?” dedi. Sanki bunu düşünmek için zamana ihtiyacım yokmuş gibi.

“Olur,” dedim.

Bu kadar kolay “olur” demem beni bile şaşırtmıştı.

Koridordan birlikte çıktık. Yan yana yürürken konuşmamız kesilmedi. Dersin saçma bir yerinde takıldık, hocanın aynı cümleyi üçüncü kez tekrar edişine güldük. Henüz çok şey bilmiyorduk birbirimiz hakkında ama aynı yerlerde durup aynı şeylere gülüyorduk. Bu yeterliydi.

Kantine indiğimizde kalabalık yeni yeni oluşuyordu. Lina kendinden emin bir şekilde boş bir masaya yöneldi. Sanki daha önce de defalarca birlikte gelmişiz gibi oturduk. Bu tanıdıklık hissi, içimi garip bir rahatlıkla doldurdu.

“Kemanı nasıl bu kadar rahat çalıyorsun?” diye sordum.

“Umursamadığım için öyle görünüyor” dedi. “Asıl hedefim farklı” diye de ekledi.

Gülümsedim.

Sohbet uzadıkça uzadı. Önce derslerden, sonra bölümlerden konu açıldı. Lina müzik teorisi okuyordu. Ben müzikoloji. O anlatırken, anlattığı şeylerin satır aralarında kendimi buluyordum. Yazmayı sevdiğimi söyledim. Okumayı. O da sahneden, şarkı söylemekten bahsetti. Sesini ait olduğu bir yerde duymak istiyordu.

Bir noktadan sonra, gülüşlerimiz kantindeki diğer insanlardan ayrıldı. Aynı anda gülüyor, aynı anda susuyorduk.

“Bizim enerjilerimiz tuhaf,” dedi Lina.

“Birbirine denk,” dedim.

Bu da yetti.

Saatin nasıl ilerlediğini fark etmedik. Konu, farkında olmadan geçmişe geldi. İkimizin de hayatında, önceki dönemden kalma kız arkadaş sorunları vardı. Anlatırken cümleler kısaldı. Ama anlatmak zor gelmedi.

“Toksik,” dedi Lina, omuz silkerek.

“Evet,” dedim. “Ama bunu kabullenmek uzun sürdü.”

O an, ilk kez birine bir şeyleri açıklamak zorunda kalmadığımı hissettim. Lina beni anlıyordu. Ben de onu. Sıkıntılarımızı birbirimize bu kadar kısa sürede şeffaf bir şekilde aktarmak, bizi daha da yakınlaştırdı. Sanki aynı yükü farklı yerlerden taşımıştık.

Ayrılırken kapının önünde durduk.

“Numaranı alayım,” dedi.

Telefonumu uzattım.

Eve döndüğümde, telefonumda ondan bir mesaj vardı.

Saçma bir cümle. Ama gülümseten.

Sonraki günlerde mesajlar düzenli hâle geldi.

Bazen kısa.

Bazen uzun.

Bazen sadece günün içinden küçük bir kaçış.

Görüşmeye başladık.

Plansız.

Ama isteyerek.

O gün, keman dersinden çıktığımda, sadece bir arkadaş edinmemiştim.

Hayatımda kalıcı olacak bir bağın ilk adımı atılmıştı.