İçeriğe geç

1. BÖLÜM: RÜZGÂRIN YÖNÜ

​Çamlık tarafındaki müstakil evin geniş bahçesinde, sonbahar güneşinin yapraklar arasından süzüldüğü ılık bir akşamüstü yaşanıyordu. Kahvaltı masasını aratmayan ama beş çayını çoktan geçmiş o zengin sofrada, porselen tabakların tıkırtısına kahkahalar karışıyordu.

​Ahmet Bey, gazetesini katlayıp masanın kenarına koyarken gözlüklerinin üstünden neşeyle kızına baktı.

​"Deniz hanım, bakıyorum da yine yerinde duramıyorsun. Akşam dersin saat kaçtaydı senin?"

​Deniz, sandalyesinde bağdaş kurmuş otururken tabağındaki kurabiyeden kocaman bir ısırık aldı. Yanakları dolu dolu, gözleri ışıl ışıl cevap verdi:

​"Yedi buçukta babacığım! Ama ders öncesi çeteyle kampüsteki kafede sözleştik. Esra’yla önceden gidip masayı parsellememiz lazım, biliyorsun bizim tayfa kalabalık."

​Masanın diğer ucunda, siyah deri ceketini sandalyesinin arkasına asmış olan abisi Poyraz iş yerini yeni kapatmış, motorunun kaskını masanın kenarına bırakmıştı.

​"Yavaş ye kızım, boğazında kalacak. Hem motorun arkasına oturacaksın yine, hareketli mideyle kask takmak zor oluyor sonra," dedi takılarak.

​"Aman abicim ya! Senin o devasa motorunun arkasında rüzgârı hissetmek gibisi var mı?" Deniz neşeyle omuz silkti.

​Annesi çayları tazelerken, evin en küçüğü telefonundan başını bile kaldırmadan homurdandı: "Gören de sanır ki çamlığa değil, kıtalararası yolculuğa çıkıyorlar. Alt tarafı kampüs ortamı."

​Deniz kardeşine dil çıkardı. Hayatı tam olarak böyleydi işte: Sıcak, enerjik, gürültülü ve hesapsız bir mutlulukla sarılı... Kendi çabalarıyla sıfırdan bu noktaya gelmiş babasının kurduğu bu konforlu dünyada, Medya ve Reklamcılık okuyan deli dolu bir genç kız olarak yaşamaktan son derece memnundu.

​Bir saat sonra Pamukkale Üniversitesi kampüsünün ortasındaki açık kafeteryada dev masa çoktan kurulmuştu.

​Esra, elindeki yeni aldığı mat rujun rengini Deniz’in bileğinde denerken cıvıl cıvıl anlatıyordu: "Bak Deniz, diyorum sana bu ton bu sezonun bombası! Reklam projesinde kullanacağımız modelin dudaklarına kesinlikle bunu sürmeliyiz."

​Masanın diğer tarafında ise tam bir zıtlıklar dengesi hâkimdi. Sakin ve disiplinli duruşuyla Yade, kalın tıp kitaplarının arasından başını kaldırıp sevgilisi Arda’ya göz süzdü. Arda, Yade’nin bu ciddi haline gülümseyerek onun çayına şeker atıyordu. Her ikisi de geçmişlerinde anne acısını taşımış, bu yüzden birbirlerinin en sakin sığınağı olmuşlardı.

​Ozan ise Diş Hekimliği’nin ağır ders notlarını karıştırırken, yanındaki Sercan onun omzuna kolunu atmış, İsviçre’deki babasının gönderdiği son spor ayakkabıları anlatıyordu. Yetimhaneden çıkıp kendi tırnaklarıyla buralara gelen Ozan’ın ağırbaşlılığı, Sercan’ın o limitsiz ve eğlenceli dünyasında hiç sırıtmazdı; bilakis ikisi kardeşten öte bir denge oturtmuşlardı. Sercan’ın villası, ikisinin ortak yuvasıydı.

​"Beyler, hanımlar!" dedi Sercan yüksek sesle. "Bırakın dersleri ya, akşam akşam içimizi kararttınız. Deniz, senin şu Medya bölümünün lansman partisi ne zaman?"

​Deniz tam cevap verecekti ki Ozan hafifçe öksürdü, yüzü biraz solgundu.

​"Ozan? İyi misin sen?" dedi Arda, tıp öğrencisi refleksiyle hemen arkadaşına odaklanarak.

​"İyiyim iyiyim, sabahtan beri hafif bir halsizlik vardı da... Biraz başım dönüyor galiba," dedi Ozan sandalyeye daha çok yaslanırken.

​Yade hemen uzanıp Ozan’ın bileğini tuttu. "Nabzın biraz hızlı. Bugün laboratuvarda uzun süre havasız kaldın değil mi? Aç karnına da kahve içtiysen şekerinde düşme olmuş olabilir."

​Arda ayağa kalktı. "Bizim Tıp Fakültesi'nin acili şuracıkta. Gidip hızlıca bir kanına bakalım, B12 ya da demir düşüklüğü mü var anlayalım. Hem acilde bizim çocuklardan biri nöbetçiydi."

​Ozan "Gerek yok" dese de grup çoktan kararı vermişti. Sercan arkadaşını kolundan tutup kaldırdı. Deniz, Esra ve diğerleri de masayı toplayıp hep birlikte Pamukkale Üniversitesi Hastanesi’nin yolunu tuttular. Arkadaş grubunun en güzel yanı buydu; biri hapşırsa hepsi mendil yetiştirirdi.

​Hastane koridorları akşamın bu saatinde kampüsün neşesinden uzak, kendinden emin bir dinginliğe sahipti. Arda, nöbetçi asistanla görüşüp Ozan için hızlı bir kan tahlili girişi yaptırdı.

​"Laboratuvar kan alma bölümü alt katta. Birkaç tüp kan alacaklar, sonuçlar bir saate çıkar," dedi Arda masadakilere dönerek.

​Deniz, "Ben Ozan'la gelirim!" diyerek öne atıldı. Hem ortamın o hafif basık havasını dağıtmak hem de arkadaşına moral vermek istiyordu.Merdivenlerden inip laboratuvarın camlı kapısından içeri girdiler. Odada hafif bir antiseptik kokusu ve düzenli bir sessizlik vardı. Nöbetçi olan genç adam, beyaz önlüğünün içinde son derece duru, odaklanmış ve sakin bir tavırla tüpleri düzenliyordu.

​"İyi akşamlar," dedi Ozan bitkin bir sesle.

​Genç adam başını kaldırdı. Derin, güven veren ve son derece net gözleri vardı. Yaka kartında "Abdullah - Laboratuvar Teknikeri" yazıyordu.

​"İyi akşamlar, hoş geldiniz. Şöyle buyurun," dedi Abdullah gösterdiği koltuğu işaret ederek. Ancak tam o anda gözü Ozan’ın yanındaki Deniz’e takıldı.

​Deniz’in o cıvıl cıvıl enerjisi, canlı bakışları ve ortama yaydığı renkli havası Abdullah’ı bir anlığına tamamen kilitledi. Kalbinde daha önce hiç hissetmediği, incecik ve güçlü bir sızı hissetti. Eli elindeki turnikede birkaç saniye duraksadı; bakışlarını Deniz’den çekmekte zorlandı ama profesyonelliğini bozmamak için derin bir nefes alıp toparlandı.

​Deniz ise Abdullah’taki bu çarpılmanın hiç farkında değildi. Bütün dikkati ve ilgisi solgun görünen arkadaşındaydı. "Yavaş otur Ozan, başın dönmesin sakın," diyerek Ozan’ın koluna girdi, tüm anaçlığı ve telaşıyla onunla ilgilenmeye devam etti.

​Abdullah, Deniz’in arkadaşına olan bu samimi ve tatlı ilgisini izlerken göğsünün sıkıştığını hissetti. Dikkatle Ozan’ın kolunu temizleyip iğneyi hazırlamaya başladı.

​Tam o sırada, kan alma odasının açık kapısından içeri yüksek sesli bir kahkaha ve koridorda yankılanan hareketli adımlar girdi.

​"Ooo, laboratuvarın kralı yine iş başında!"

​İçeri giren kişi, beyaz doktor önlüğünü önü açık bırakmış, boynundaki stetoskopu rahat bir tavırla omzuna asmış genç bir adamdı. Saçları özenle taranmıştı, üstünden kalite kokan hafif bir parfüm yayılıyordu. Yaka kartında "Orhun - Hematoloji Stajyer Dr." yazıyordu. Cebinden çıkardığı anahtarlığını parmağında çeviriyordu.

​Orhun, odadakilere öylesine bir göz atmak için başını çevirdi ama bakışları Deniz’e çarptığı an durdu. Parmağında döndürdüğü anahtarlık bir an duraksadı. O zamana kadar sayısız kızla flört etmiş olan Orhun, ilk kez göğsünün tam ortasında gümbürdeyen bir şey hissetti. Tam anlamıyla ilk görüşte aşk dedikleri şey vurmuştu onu.

​Yine de yılların getirdiği o rahat, çapkın ve muzip maskesini hiç düşürmedi. Gözlerindeki o büyülenmişliği, flörtöz bir tebessümün arkasına saklayarak doğrudan Deniz’e doğru bir adım attı.

​"Özür dilerim, içeride bu kadar güzel bir misafir olduğunu görmedim," dedi Orhun, ses tonunu anında sempatik ve kendine güvenen bir havaya sokarak. "Ben Hematoloji’den Orhun. Bir aksilik mi var? Yardımcı olabileceğim bir şey?"

​İşte tam o anda Deniz’in gözü tamamen Orhun’a kaydı. Orhun’un o aşırı özgüvenli, havalı ve muzip tavrı bir anda Deniz’in dikkatini çekti. Gülümsedi, adamın rüzgâr gibi odaya dalışını ilgili gözlerle izlemeye başladı.

​Ozan ise kolunu tutarken bir Deniz’e, bir Orhun’a baktı ve Deniz’deki o ani değişimden gözünden kaçmadı. Kendi derdini unutup gözlerini devirerek Deniz’e muzip bir bakış attı.

​Abdullah ise iki genç arasındaki bu hızlı çekimi ve Deniz’in ilgisinin Orhun’a kayışını sessizce izledi. Kalbine çöken o ağır taşla işini yapmaya devam etti. İğneyi çıkarıp Ozan’ın koluna pamuk bastırdı.

​Orhun rahat bir tavırla tezgâha yaslandı, Deniz’den gözlerini hiç ayırmadan gülümsedi. "Abdullah’ın elleri şifalıdır ama tahlil sonuçlarını hızlandırmak gerekirse söylemeniz yeterli, burada torpilim söker."

​"Gerek yok Orhun'um ben hemen bakıyorum zaten," dedi Abdullah, sesindeki hafif burukluğu gizlemeye çalışarak tüpleri tarayıcıya okuttu.

​Orhun kapıya doğru yönelirken Deniz’e göz kırptı. "Sonuçları almaya geldiğinizde buralardayım, görüşürüz!"

​Orhun odadan çıkarken bile arkasından bıraktığı parfüm kokusu ve havalı rüzgârı odada kalmıştı.

​Laboratuvardan çıkıp yukarıdaki grubun yanına doğru merdivenlerden tırmanırlarken, Ozan kolundaki pamuğu bastırıp Deniz’e doğru eğildi. Yüzünde kocaman, takılan bir gülümseme vardı:

​"Kızım..." dedi Ozan kısık sesle, "Sen beni acile kan vermeye mi getirdin, yoksa kendine doktor manita yapmaya mı? Adam içeri girdiğinden beri gözlerini ayırmadın, ben burada kan kaybediyorum senin aklın o doktorda!"

​Deniz’in yanakları bir anda kızardı. Ozan’ın omzuna hafifçe vurdu. "Saçmalama Ozan! Adam birden öyle havalı girince şaşırdım sadece, ne alakası var!"

​" yeme beni Deniz, gördüm ben göreceğimi," dedi Ozan gülerek.

​Deniz bir yandan gülüp Ozan’a laf yetiştirirken, aklı bir an için o odadaki Orhun'a ve yaydığı parfüm kokusuna kaydı istemsizce elini kalbine götürdü.