İçeriğe geç

BÖLÜM 1

…

Bilinmeyen

Etrafıma bakıyorum.

Her şey normal.

İnsanlar trende oturuyor; kimi kitap okuyor, kimi kendi dünyasına dalmış, kimi yanındakiyle sohbet ediyor. Bazıları camdan dışarıyı izliyor. Herkes bir yere gidiyor. Herkesin nereye gittiğini bildiği bir hayatı varmış gibi.

Tıpkı benim gibi.

Ama tek bir farkla…

Ben nereye gittiğimi bilmiyorum.

Neden buradayım?

Nereye gidiyorum?

Ve en önemlisi…

Ne zaman geldim buraya?

Hatırlayamıyorum.

Zihnimin içinde kocaman, yoğun bir sis var. Ne kadar düşünmeye çalışırsam çalışayım, o sisin içinde hiçbir şey seçemiyorum. Geçmişim yokmuş gibi. Bir anım, bir görüntüm, bir ses… Hiçbir şey.

Sadece içimde tuhaf bir his var.

Sanki bir şey beni bekliyor.

Ama ne?

Tren yavaşlayarak durduğunda diğer insanlarla birlikte ayağa kalktım. Kapılar açıldı ve herkes aceleyle dışarı çıkmaya başladı. Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım.

Nereye gideceğimi bilmiyordum.

Yine de indim.

Etrafıma baktım.

İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Kimi merdivenlere yöneliyor, kimi başka bir trene yetişmek için koşuyor, kimi telefonuna bakarak ilerliyordu. İnenler, binenler… Sürekli hareket eden bir kalabalık.

Ben ise ortalarında öylece duruyordum.

Bir süre bekledim.

Belki hatırlarım diye.

Belki bir şey tanıdık gelir diye.

Gelmedi.

Derin bir nefes aldım ve yürümeye başladım. Çıkışa doğru ilerliyordum. En azından şimdilik yapabileceğim tek şey buydu.

Fakat birkaç adım sonra içimde garip bir huzursuzluk oluştu.

Arkama baktım.

Hafif yaşlı, biraz toplu bir adam birkaç metre gerimdeydi.

Beni mi takip ediyordu?

Bir süre gözlerimi üzerinden ayırmadım. Sonra önüme dönüp yürümeye devam ettim.

Belki de sadece aynı yöne gidiyordu.

Ama birkaç adım sonra tekrar baktım.

Hâlâ oradaydı.

Kalbim biraz daha hızlı atmaya başladı.

Aklım zaten karmakarışıktı. Şimdi bir de bununla uğraşacak hâlim yoktu.

Yürümeye devam ettim.

Çıkışa yaklaştıkça içimdeki bilinmezlik daha da büyüyordu. Sanki attığım her adım beni bir cevaba değil, daha büyük bir soruya götürüyordu.

Bir anda durdum.

Tekrar arkama baktım.

Eğer o adam hâlâ oradaysa yanına gidip soracaktım.

Neden buradayım?

Beni neden takip ediyorsun?

Nereye gitmem gerekiyor?

Ama…

Kimse yoktu.

Kalabalığın içinde onu bulamadım.

Bir süre olduğum yerde bekledim.

Sonra vazgeçtim.

Döndüm ve tekrar trene binmek için merdivenlere doğru ilerledim.

Merdivenlerden yavaşça inmeye başladım.

Bir basamak.

Sonra bir tane daha.

İndikçe içimde anlamlandıramadığım bir his büyüyordu.

Heyecan değildi.

Gerginlik de değildi.

Ama bir şey vardı.

İçimde bir şeyler kıpırdanıyordu.

Sanki görünmeyen bir el beni bir yere doğru çekiyordu.

Bir basamak daha indim.

His daha da güçlendi.

Bir basamak daha…

Ve onu gördüm.

Olduğum yerde kaldım.

Karşımda genç bir adam duruyordu.

Uzun boyluydu. Yaklaşık bir seksen beş, belki bir doksan. Açık tenli, temiz yüzlüydü. Saçları açık kumraldı. Yüzünde hafif bir kirli sakal vardı.

Ama bunların hiçbirine gerçekten dikkat etmiyordum.

Çünkü onu gördüğüm anda içimde bir şey oldu.

Bir anlığına nefesimi tuttum.

O muydu?

Bana bu tuhaf hisleri yaşatan kişi…

O muydu?

Eğer öyleyse…

Kimdi?

Onu tanımıyordum.

En azından zihnim tanımıyordu.

Ama içimdeki bir yer onu tanıyor gibiydi.

Olduğum yerde durup ona baktım.

O da bana bakıyordu.

Bir şey söylemesi gerekiyordu.

Ya da benim bir şey sormam.

Ama hiçbir şey yapmadım.

Sadece hissetmeye çalıştım.

Fakat sadece bakmak yetmedi.

Yavaşça elimi kaldırdım.

Tereddüt ederek ona doğru uzattım.

Parmaklarım göğsüne değdi.

Sonra avucumu kalbinin üzerine koydum.

Gözlerimi kapattım.

Bekledim.

Bir şey hissetmeyi bekledim.

Ve hissettim.

O an içimdeki bilinmezlik daha da büyüdü.

Ne olduğunu bilmiyordum.

Ama onda bir şey vardı.

Beni ona çeken bir şey.

Sanki kalbinin altında benim unuttuğum bir hayat saklıydı.

Elim yavaşça kalbinden yüzüne doğru çıktı.

Parmaklarım sağ yanağına dokundu.

Sıcaklığını hissettim.

Yetmedi.

Daha fazlasını hissetmek istedim.

Bu tanıdık sıcaklık neydi?

Beni ona çeken şey neydi?

O kimdi?

Parmaklarım yanağından hafif kirli sakalına doğru kaydı.

Tenine her dokunuşumda içimdeki his daha da derinleşiyordu.

Korkmaya başladım.

Çünkü hâlâ ona tek bir soru bile sormuyordum.

Neden?

Neden gözlerimi kapatıp cevapları hatırlamaya çalışmak yerine hislerime güveniyordum?

Elim yavaşça alnına doğru çıktı.

Alnına dokunduğum anda onun da derin bir nefes aldığını duydum.

Ben de aynı şekilde nefes alıp verdim.

Birbirimizin nefesini duyuyorduk.

Bir şey söylemesini istiyordum.

Bana kim olduğunu söylemesini…

Beni tanıyıp tanımadığını…

Neden ona dokunduğum anda içimde böyle bir şey olduğunu…

Ama bir yandan da bu anın bitmesini istemiyordum.

Sanki birazdan gözlerimi açarsam her şey yok olacaktı.

Sanki bu tuhaf, büyülü an bozulursa bir daha hiçbir zaman ona ulaşamayacaktım.

Bu yüzden sustum.

Sorularımı susturdum.

Korkumu susturdum.

Ve ilk kez zihnime değil, içimdeki o açıklayamadığım duyguya izin verdim.

His devam etti.

Ben de devam ettim.

Belki de hatırlamadığım her şey…

Tam karşımda duruyordu.