İçeriğe geç

KIRILMA NOKTASI

Buzun üzerinde süzülüyordum; o an tek bildiğim bu gece hayatım değişecekti. Milli takımdaki yerim hazır gözüküyordu. Rakiplerimin yaptığı ufak tefek hataları geride bırakıyor, her hamlemde birinciliğe daha çok yaklaşıyordum. Gülümsememi durduramıyordum; yüzümdeki mutluluğu ve heyecanı saklamak mümkün değildi. Pistteki partnerimde en az benim kadar mutluydu. Ne zaman göz göze gelsek gözlerinin içindeki heyecanı görüyordum. İkimizde bunun farkınaydık; bugün milli takım formasını giyecektik.

Sıradaki hareketimiz için Yekta’yla kısa bir an göz göze geldik. İkimiz de ne yapacağımızı biliyorduk. Partnerim Yekta hafifçe hızlanırken ben de onun ritmine ayak uydurdum. Buzun üzerinde birkaç güçlü adım attıktan sonra aynı anda kenar geçişine girdik. Patene uyguladığımız baskıyı değiştirerek dönüşümüzü kusursuz bir şekilde tamamladık. Ardından senkronize twizzle serisine geçtik. Birbirimize olan mesafemizi hiç bozmadan, aynı anda dönüyor ve her dönüşün sonunda yeniden aynı çizgide buluşuyorduk. Yekta’nın hareketlerini önceden tahmin edebiliyor, o da benim ne zaman hızlanacağımı ya da yavaşlayacağımı biliyordu. Sanki aramızda hiç konuşmadan anlaşmamızı sağlayan görünmez bir bağ vardı. Her adımımız, her dönüşümüz ve her geçişimiz müziğin ritmiyle kusursuz bir şekilde örtüşüyordu.

Yavaşça geriye doğru kaymaya başladım. Patimin buzun üzerinde bıraktığı ince izleri hissederken kollarımı iki yana doğru açtım ve müziğin ritmine kendimi bıraktım. Yekta da birkaç metre önümde, hareketlerimi takip ederek aynı tempoda ilerliyordu. Birkaç saniye sonra ona doğru süzülürken gözlerim istemsizce tribünlere kaydı.

İlk gördüğüm kişi antrenörümüz oldu. Bizi dikkatle izliyordu. Normalde yarışmalar sırasında yüzündeki ifadeyi anlamak neredeyse imkânsızdı ama bu kez gözlerindeki gururu uzaktan bile seçebiliyordum. Başını hafifçe sallıyor, yaptığımız her hareketi takip ediyordu. Dudaklarının kenarında beliren küçük gülümseme, her şeyin yolunda gittiğini anlamam için yeterliydi.

Bakışlarımı biraz daha çevirdiğimde jüri üyelerini gördüm. Önlerindeki kağıtlara notlar alıyor, ardından tekrar bize bakıyorlardı. Her hareketimizi dikkatle değerlendiriyorlardı. İçimde garip bir heyecan oluştu. Sanki pistte yalnızca biz ve müzik kalmıştı.

Sonra gözlerim rakiplerime takıldı. Onlar da bizi izliyordu. Birbirlerine kısa kısa bakıyor, ardından tekrar piste dönüyorlardı. Yüzlerindeki ifadeyi görmek için bir şey söylemelerine gerek yoktu. Onlar da programımızın ne kadar iyi gittiğini anlamıştı.

Sadece son bir hareketimiz kalmıştı.

Yarışmanın başından beri üzerinde en çok çalıştığımız, programımızın finalini yapacağımız o son hareket...

Yekta’yla kısa bir an göz göze geldik. İkimiz de ne yapacağımızı biliyorduk. O bana doğru yaklaşırken ben de son pozisyonumu almak için yavaşça geriye doğru kaydım.

Bu, koreografimizin en önemli anıydı.

Yekta beni kaldıracak, ben de havada dönüşümü tamamlayıp yeniden buza inecektim. Ardından birlikte son pozisyonumuzu alacak ve müziğin bitişiyle programı tamamlayacaktık. Bunun için haftalarca çalışmıştık. Aynı hareketi defalarca tekrarlamış, en ufak hatamızda başa dönmüştük. Düşmüş, yeniden kalkmış, tekrar denemiştik.

Şimdi ise bütün o çalışmaların karşılığı birkaç saniyeye sığacaktı.

İçimden derin bir nefes aldım.

“Bunu yapabilirsin,” diye geçirdim içimden.

Yavaşça Yekta’ya doğru yaklaştım. Aramızdaki mesafe giderek azalırken müziğin ritmini takip etmeye çalışıyordum. Yekta da son hareket için pozisyonunu aldı ve ellerini belime yerleştirdi.

Bir anlığına göz göze geldik.

Yüzündeki sakin ifade, benim aksime ne kadar rahat olduğunu gösteriyordu. Benimse içimde kelebekler uçuşuyor, ellerim istemsizce geriliyordu. Haftalardır çalıştığımız hareketin zamanı gelmişti.

Yekta bana doğru biraz eğildi.

“Yapabilirsin,” diye fısıldadı.

Sesindeki güven, içimdeki bütün endişeyi birkaç saniyeliğine susturdu. Ona küçük bir gülümsemeyle karşılık verdim.

“Biliyorum,” dedim, kendimden emin görünmeye çalışarak.

Ama aslında hiç de öyle hissetmiyordum.

Yekta beni yavaşça kaldırmaya hazırlanırken bütün vücudum gerildi. Gözlerimi bir anlığına kapatıp derin bir nefes aldım. Bütün o provalar gözümün önünden geçti. Aynı hareketi defalarca yapmıştık. Bu kez de kusursuz olmalıydı.

Tam o sırada göğsümün içinde hafif bir sıkışma hissettim.

Kaşlarımı istemsizce çattım.

Bir saniye sürdü.

Sonra geçti.

“İyi misin?” diye sordu Yekta.

Başımı hafifçe salladım.

“İyiyim.”

Ona tekrar baktım.

Ama içimde, nedenini anlayamadığım küçük bir korku çoktan yerini bulmuştu.

Yavaşça beni daha yukarı kaldırmaya başladı. Her yükseldiğimde buz pistine olan mesafem biraz daha artıyor, tribünlerdeki kalabalık gözümde küçülüyordu. Yekta’nın ellerindeki güveni hissediyordum. Bana hâlâ aynı sakinlikle bakıyordu.

Tam o anda annem geldi aklıma.

Ben daha küçücükken, yarışmalarımı izlerken bana söylediği sözleri hatırladım. Her seferinde saçlarımı düzeltir, alnımdan öper ve aynı şeyi söylerdi.

“Bir gün seni büyük bir yarışmada izlemek, başarını kendi gözlerimle görmek en büyük hayalim.”

O cümle yıllardır zihnimin bir köşesinde duruyordu.

Keşke şimdi burada olsaydı.

Keşke tribünlerden beni izleseydi.

Keşke birazdan yapacağımız hareketi görseydi. Buzun üzerinde yükseldiğim o anı, insanların alkışlarını, yüzümdeki gülümsemeyi görebilseydi. Eminim benimle gurur duyardı. Belki de gözlerinin içi parlar, her zamanki gibi bana bakıp ne kadar başarılı olduğumu söylerdi.

“Anne, başardım,” diye geçirdim içimden.

Yekta beni biraz daha yukarı kaldırdı.

Artık son pozisyondaydım.

Bütün salonu görebiliyordum. Antrenörümüz hâlâ gözlerini üzerimizden ayırmıyordu. Jüriler dikkatle bizi izliyordu. Rakiplerim bile sessizleşmiş, son hareketimizi bekliyordu.

Belki de sadece birkaç saniye sonra her şey bitecekti.

Havada dönüşümü tamamlayacak, son kez buzla buluşacak ve müziğin bitişiyle birlikte şampiyonluğumuzu kutlayacaktık.

Milli takım...

Hayalini kurduğum o forma artık birkaç saniye uzağımdaydı.

Ama tam o sırada kalbimin içinde garip bir tekleme hissettim.

Bir an durdu sanki.

Sonra yeniden hızlandı.

Nefesimi tuttum.

“Hayır…”

Birkaç saniye önce hissettiğim o sıkışma yeniden göğsüme yayıldı. Bu kez daha belirgindi. Yekta’ya belli etmemeye çalıştım. Hareketin ortasında onu endişelendiremezdim.

Gözlerimi kapatıp kendimi toparlamaya çalıştım.

endimi her sakinleştirmeye çalıştığımda içimden aynı cümleyi tekrar ediyordum.

“Sadece birkaç saniye.”

Ama artık kendimi kandırdığımı biliyordum.

Göğsümdeki sıkışma geçmek yerine giderek ağırlaşıyordu. Nefes almaya çalıştıkça sanki ciğerlerime yeterince hava ulaşmıyordu. Kalbim düzensiz atıyor, her atışını bütün bedenimde hissediyordum.

Yekta da fark etmişti.

Gözleri yüzümdeydi. Bana bir şey söylemek ister gibi bakıyordu ama hareketin ortasında olduğumuz için susuyordu. Ben ise ona iyi olduğumu anlatmaya çalışırcasına küçük bir gülümseme yaptım.

İyi değildim.

Kalbim sanki göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu.

Yekta beni biraz daha yukarı kaldırdı.

Artık ulaşabileceğimiz en yüksek noktadaydım.

Birkaç saniye sonra dönüşlerimi yapacak, son kez buzun üzerine inecek ve müzik bitecekti. Tribünler alkışlarla dolacak, antrenörümüz gururla bize bakacak, belki de o gün hayalini kurduğum şeyi gerçekten başaracaktım.

Aslında bir şeylerin ters gittiğini hisseden tek kişi ben değildim.

Tribünlerin uzağında, kalabalığın arasında bir adam vardı. Gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. Nedenini bilmiyordum ama bakışlarında anlamlandıramadığım bir şey vardı. Sanki beni tanıyordu. Sanki hakkımda benim bile bilmediğim bir şey biliyordu.

O kadar uzun süre bana baktı ki, bir an için onun düşüncelerini okuyabildiğimi sandım.

Bakışları soğuktu.

Öfkeliydi.

Hatta bana değil de, yıllardır içinde taşıdığı bir düşmana bakıyormuş gibiydi.

Nedense o an nefesimi kesen şeyin yalnızca kalbim olmadığını düşündüm. Sanki bütün yarış boyunca o adamın bakışları üzerimdeydi ve şimdi, tam bu anda, nefes almamı bile engelliyordu.

Sonra her şey bir anda oldu.

Yekta hareketin başlangıcını verdi.

Beni hızlıca kaldırdı ve havaya yükseldim.

Müzik devam ediyordu.

Birkaç saniye sonra dönüşlerimi tamamlayacak ve yeniden buzla buluşacaktım. Her şey haftalarca çalıştığımız şekilde ilerlemeliydi.

Ama ilerlemedi.

Bir anda ne olduğunu anlayamadım.

Vücudum hareketi tamamlamaya çalışırken zihnim sanki benden kopmuştu. Sesler birbirine karıştı, ışıklar bulanıklaştı. Havada olduğumu biliyordum ama hiçbir şeyi doğru düzgün hissedemiyordum.

Sonra...

Hiçbir şey.

Gözlerimi açtığımda buzun üzerindeydim.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken kulaklarımda yalnızca uğultu vardı. Etrafımdaki sesler uzaktan geliyormuş gibiydi. Başımı kaldırmaya çalıştığımda tribünleri, ışıkları ve pistin üzerinde duran insanları seçebildim.

Ama gördüğüm ilk şey yine oydu.

O adam.

Hâlâ bana bakıyordu.

Yüzündeki ifade değişmemişti.

Sanki tam olarak böyle bir şey olacağını biliyormuş gibi...

Sonra kalabalığın içinden yükselen sesleri duymaya başladım.

Bir isim.

Ardından alkışlar.

Jüriler ayağa kalkmıştı. Tribünlerdeki insanlar da ayağa kalkıyor, herkes aynı şeyi söylüyordu.

“Lavin Erel ve Aras Demir, milli takımda.”

Kazanan onlardı.

Müzik bitmişti.

Ama benim için o an yarışma çoktan anlamını yitirmişti.

Gözümden bir damla yaş süzüldü. Hâlâ nefes almakta zorlanıyordum. Göğsümdeki o ağır his geçmiyor, kalbimin atışlarını neredeyse hissedemiyordum. Sanki etrafımdaki bütün sesler yavaş yavaş benden uzaklaşıyordu.

Gözlerimi kapattım.

Artık hiçbir şey görmek istemiyordum.

Karanlığın içinde gördüğüm tek şey annemin siluetiydi. Yüzünü tam olarak seçemiyordum ama onu tanıyordum. Çocukluğumdan kalan anılarımın arasından bana doğru bakıyordu.

Sonra sesini duydum.

Yumuşak, tanıdık sesi...

Yıllar önce bana söylediği o cümleler zihnimde yeniden yankılanmaya başladı.

Sanki annem gerçekten yanımdaymış gibi.

Ve ben, gözlerim kapalıyken bile yalnızca onun sesine tutunabiliyordum.