İkindi gölgeleri uzarken Elias Varen, evin kapılarını ve pencerelerini son bir kez kontrol edip salona döndü. Elena birkaç saatlik dinlenmenin ardından uyanmış, yüzünü yıkayıp hazırlanmıştı. Başındaki kurşun gibi ağırlık dağılmış, yerini yaklaşan akşamın gerginliğine bırakmıştı.
Luca ise koridorun ucundaki pencerenin önünde dikiliyor, avucundaki telefonu kemikleri beyazlaşana dek sıkıyordu. Az önceki aramadan, hattın ucundaki o merhametsiz emirden Elena’ya söz edemezdi. Ablasını yaşatmak için bu gece o ağır bedeli ödemek zorundaydı; içeride verdiği söz şimdiden boğazını düğümlemişti.
Elena koridora çıkıp yanına yaklaştığında Luca telefonu cebine bıraktı. Çehresine yorgun bir maske yerleştirdi. “Kendini nasıl hissediyorsun?” Elena kardeşinin göz altlarındaki mor halkaları inceledi. “Daha iyiyim. Ama sen hiç uyumamışsın, üstelik yine benden bir sır gizliyormuş gibi duruyorsun.”
Luca bakışlarını kaçırmadan başını hafifçe eğdi. “Sadece bu gecenin bir an önce bitmesini istiyorum, Elena. Viktor’un ne istediğini öğreneceğiz, sonra da bu kâbustan çıkacağız.”
“Ne olursa olsun birlikte hareket edeceğiz, değil mi?”
“Birlikte hareket edeceğiz,” dedi Luca. “Biliyorum.”
Mutfağa geçtiklerinde Elias onlara sıcak çay hazırlamıştı. Yola çıkmadan önce masanın başında kısa bir süre duraksadılar. Elias bakışlarını ikisinin arasında gezdirdi.
“Yola çıkmadan şunu aklınızdan çıkarmayın,” dedi Elias. “Viktor Sorel elindeki kartları açık oynayan biri değildir. Size gerçeğin yalnızca bir ucunu gösterip sizi kendi istediği tuzağa çekebilir. Karşısına geçtiğinizde söylediklerinden çok, sakladıklarına odaklanın.”
“Peki ya bize bir seçim hakkı bırakmazsa?” diye sordu Elena.
Elias’ın bakışları ciddileşti. “Öyle bir durumda atacağınız adımın bedelini iyi hesaplamalısınız. Korkunun iradenizi teslim almasına fırsat vermeyin.”
Çaylarını içtikten sonra hiç vakit kaybetmeden ayaklandılar. Elena montunu giyerken Luca kapının yanında bekliyordu. Elias arabanın anahtarlarını aldı ve üçünü dışarı çıkardı.
Yolculuk boyunca kimse ağzını açmadı. Elias, arabayı Marek’in mahallesine doğru sürerken ara sıra dikiz aynasından arka koltuktaki iki kardeşi kontrol ediyordu. İkisinin de çehresinde aynı fırtına öncesi gerginlik asılıydı. Sokağa saptıklarında otomobili demir kapının önünde durdurdu.
“Buradan sonrası sizin kararınız,” dedi.
Luca kapıyı açmadan önce ona döndü. “Bize yardım ettiğiniz için teşekkür ederim.” Elias başını salladı. “Birbirinizi gözden
kaybetmeyin.” Elena da ona teşekkür etti. Ardından Luca’yla birlikte araçtan indiler. Elias bir süre onları izledi.
“Bol şans,” dedi.
Sonra otomobilini çalıştırıp sokaktan uzaklaştı. Elena ile Luca atölyenin kapısına yöneldi. İçeri girdiklerinde Adrian tezgâhın yanında duruyordu. Marek ise pencerenin önünde, dışarıdaki sokağı kontrol ediyordu. Kapının açılma sesini duyunca ikisi de döndü.
Marek önce Elena’ya baktı. Ardından yüzündeki gerginlik bir anlığına dağıldı.
“Elena…”
Yanına gelerek ona sarıldı. “İyi misin?” Elena başını salladı. “Daha iyiyim.” Marek geri çekildiğinde yüzünü dikkatle inceledi. Söylemek istediği çok şey olduğu belliydi ama sonunda yalnızca derin bir nefes aldı.
“Bir daha bizi böyle korkutma.”
Elena’nın yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.
“İnan bana, benim de böyle bir planım yoktu.”
Adrian da yanlarına geldi. “Elena, seni yeniden görmek güzel.”
“Benim için de öyle, Adrian.”
Adrian bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Onun yerine Elena’nın omzuna hafifçe dokundu. Bir süre sonra dördü de çalışma tezgâhının çevresinde toplandı. Neşeleri uzun sürmemişti. Çünkü önlerinde hâlâ çözmeleri gereken bir sorun vardı.
Viktor Sorel.
Marek çalışma tezgâhının üzerine kahverengi zarftan çıkan küçük kartı koydu. “Önce bu geceki randevuyu netleştirelim. Kartta cuma, saat 22.30 ve Altıncı Rıhtım Antreposu yazılı.” Adrian bileğindeki saate baktı; dışarıda karanlık iyice çökmüştü. “Viktor’un da oraya geleceğinden emin miyiz?”
“Şimdi öğreneceğiz,” dedi Luca. Cebinden telefonunu çıkarıp Viktor’un dün sabah bıraktığı karttaki numarayı çevirdi.
İki çalıştan sonra karşı taraftan Viktor’un her zamanki sakin sesi duyuldu. “Luca.”
“Elena yanımda,” dedi Luca. “Buluşma yerini söyle.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Eski gümrük sahasını biliyorsun,” dedi Viktor. “Altıncı rıhtımın arkasındaki terk edilmiş antrepo. Saat tam 22.30’da içeride olun.” Luca, Marek’e döndü; yaşlı adam başını ağır ağır salladı. “Zamanında geleceğiz,” diye karşılık verdi Luca.
“Bundan emin misin?” diye sordu Viktor, sesinde hafif bir alayla. “Beni aramanın sebebi bu değil miydi? Saat 22.30’da görüşürüz.”
Hat kapandı. Luca telefonu masaya bıraktı. “Eski gümrük antreposu, altıncı rıhtım. Saat 22.30.” Elena’nın gözleri ahşap yüzeydeki küçük karta kaydı. “Zarftaki adres ve saatle birebir örtüşüyor,” dedi. “Başından beri bütün adımlar bu geceki yüzleşme için atılmış.”
“Bölgeyi biliyorum,” dedi Marek. “Gündüz kayıtları yokladım; altıncı rıhtım denetim dışı. Cuma gecesi o saatte devriye olmaz.”
Adrian kollarını göğsünde birleştirdi. “Bunun bir tesadüf olmadığını biliyoruz.” Luca başını kaldırdı. “Bizi oraya çağırmasının
bir sebebi var. Ne olduğunu öğrenmeden bu geceyi kapatmayacağız.”
Marek tezgâhın altındaki dolabı açtı. Limanda silah taşımanın Viktor’un gözcülerini uyandıracağını bildiğinden gizli çakıları ve fenerleri hazırladı. Elena ise masadaki zarfı alıp paltosunun iç cebine koydu; olanları izlerken boğazında bir düğüm hissetti.
Daha birkaç gün önce sakin, sıradan bir düzeni vardı. Şimdi ise kendisini, gölgedeki güçlerin kurduğu acımasız bir tuzağın ortasında bulmuştu. Üstelik bu hesabın merkezinde kendi ailesi duruyordu. Luca ona döndü. “Hazır mısın?” Elena kısa bir an duraksadı. “Hayır.” Luca’nın yüzü gerildi. Elena ekledi: “Ama geleceğim.”
Luca itiraz etmeye yeltendi; ancak öğleden sonra ablasına verdiği sözü hatırlayarak sustu. Adrian hazırlıklarını bitirdikten sonra masaya doğru eğildi.
“İçeri girdiğimizde birbirimizden kopmayacağız. Viktor hangi kozu sürerse sürsün, birlikte hareket edeceğiz.”
Marek başını salladı. “Bir aksilik çıkarsa kimseyi geride bırakmayacağız.” Luca üçünün de yüzüne ayrı ayrı baktı. “Bu geceden sağ çıkacağız.” Elena avucunu masanın ortasına uzattı. “Birlikte.” Adrian elini onların yanına kapattı. Marek de aynı şeyi yaptı. Dört el, eski ahşap yüzeyin üzerinde kenetlendi. Bu, sıradan bir zafer yemini değildi.
Yalnızca birbirlerini yarı yolda bırakmayacaklarına dair verdikleri bir sözdü. Henüz hiçbiri, o sözün ne kadar ağır bir sınava gireceğini bilmiyordu.
Yolculuk ilerledikçe arabanın içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Marek direksiyon başındaydı. Ön taraftaki Adrian, yan aynalardan sürekli karanlık caddeyi kolluyordu. Elena ile Luca ise arkada yan yana susuyordu.
Şehir merkezinden uzaklaştıkça binalar seyrekleşti. Işıklı vitrinlerin yerini karanlık ambarlar, onların yerini de yıllardır terk edilmiş paslı yapılar aldı. Luca camdan dışarı bakıyordu.
“Viktor’un tek başına geleceğine inanmıyorum,” dedi.
Adrian başını çevirdi. “Belki de yanında kimseye ihtiyacı olmadığını düşünüyordur.”
“Bu, onu daha az tehlikeli yapmıyor.”
“Zaten öyle bir şey söylemedim.”
Marek gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
“Bizi belirli bir yere çağırdı. Bu, kontrolün kendisinde olmasını istediğini gösteriyor.”
Elena dalgın gözlerle yolu izliyordu. “Peki ya hedefi dördümüz değil de yalnızca birimizse?” Luca hızla ablasına döndü. “Nasıl yani?”
“Hepimizi aynı çatı altına çekmiş olabilir. Fakat asıl koparmak istediği kişi içimizden tek biri olabilir.”
Adrian bir süre sustu. “Bu mümkün.” Luca’nın yüzü sertleşti. “Kimseyi yalnız bırakmayacağız.” Elena başını salladı. “Ben de bunu istiyorum.” Marek bir kavşağı döndü. Otomobil eski liman bölgesine doğru ilerlerken konuşma yeniden kesildi. Herkesin aklında farklı bir ihtimal vardı.
Luca, bu gecenin sonunda kendilerini bekleyen karanlık hesaplaşmayı tartıyordu. Adrian, buluşmanın neden özellikle bu ıssız rıhtımda kurulduğunu çözmeye uğraşıyordu. Marek, eski limanın geçmişindeki izleri yokluyordu. Elena ise annesini düşünüyordu.
Yıllar önce bir sabah ansızın evden çıkan ve bir daha geri dönmeyen o kadını… Gidişinin ardındaki sırrı hiçbir dönem çözememişti. Çocukken kendisine anlatılan bahaneler büyüdükçe anlamını yitirmiş, yerini derin bir boşluğa bırakmıştı. Şimdi ise bütün geçmişin bambaşka bir gerçeğe bağlandığını seziyordu. Dalgınlığından sıyrılıp kardeşine döndü.
Luca da ona baktı. Hiçbir şey söylemediler. Ama ikisi de aynı şeyi düşünüyordu. Bu görüşme, hayatlarını yeniden değiştirebilirdi.
Eski gümrük antreposuna vardıklarında gece karanlığı limanın üzerine çökmüştü. Marek otomobili binanın biraz uzağında durdurdu.
Antrepo, limanın en ıssız ucunda, paslı tel örgülerin ve çürümüş sundurmaların ortasında yükseliyordu. Camlarının çoğu kırılıp kararmıştı. Geniş demir kapının tepesindeki tabelanın harfleri silinmeye yüz tutmuştu. Ancak dördünü asıl durduran, sundurmanın önünde bekleyen siyah sedan oldu. Elena da Luca da o aracı anında tanıdı: Viktor Sorel’in arabası.
O karanlık gövdeyi her gördüklerinde, Viktor’un soğuk gölgesi üzerlerine çöküyordu. Adam henüz görünmese bile aracın varlığı başlı başına bir gözdağıydı. Marek kontağı kapattı. “Son kez soruyorum, kararlı mıyız?” Adrian kapı kolunu çekti. “Cevabını içeride alacağız.” Dördü birden soğuğa indi.
Antreponun girişine doğru temkinli adımlarla ilerlediler. Luca kapıyı ittiğinde metal menteşelerden rahatsız edici bir ses yükseldi. İçerisi genişti.
Yüksek tavanın altından eski demir kirişler geçiyordu. Duvarların bazı bölümlerinde dökülen sıvalar görünüyordu. Bir köşede üst üste yığılmış tahta kasalar, diğer tarafta ise paslanmış metal raflar bulunuyordu. Ve ortada Viktor Sorel duruyordu. Tek başına. Elindeki gümüş çakmağın kapağını yavaşça açıp kapatarak onları bekliyordu.
Yüzünde ne öfke ne de telaş vardı. Sanki bu buluşma sıradan bir iş görüşmesinden ibaretti. Luca durdu. “Geldik.” Viktor başını hafifçe eğdi. “Gördüğüm kadarıyla hepiniz gelmişsiniz.” Marek çevreyi gözleriyle taradı. “Bizi buraya neden çağırdın?” Viktor ona bakmadı bile. Bakışları Elena’nın üzerinde duruyordu.
“Elena.”
Elena’nın çehresi kasıldı. “Amacın ne?” Viktor buz gibi bir sakinlikle yanıtladı. “Yalnızca seninle görüşeceğiz.” Luca derhâl öne atıldı. “Hepimiz buradayız. Söyleyeceklerini dördümüzün önünde söyle.” Viktor bakışlarını ağır ağır Luca’ya çevirdi.
“Seninle konuştuğumuzu sanıyordum. Fakat görünüşe göre bazı şeyleri anlamamışsın.”
“Anladığım tek şey, herkesi kendi istediğin gibi hareket ettirmeye çalıştığın.”
Viktor’un dudaklarında alaycı bir kıvrım oluştu.
“Bazen insanların ne istediklerini anlamaları için onları doğru yere getirmek gerekir.”
Adrian bir adım öne çıktı. “Bize bilmeceler anlatmayı bırak. Dosya 41 hakkında ne biliyorsun?” Viktor’un bakışları kısa bir anlığına Adrian’a kaydı.
“Her şeyin zamanı var.”
Marek’in sabrı tükeniyordu. “Bizi buraya çağırdın. Şimdi de konuşmayacağını mı söylüyorsun?”
“Konuşacağım.”
Viktor yeniden Elena’yı işaret etti. “Önce ablanla.” Luca sertçe öne çıktı. “Asla.” Viktor, genç adamın bu itirazını önceden biliyormuş kadar rahattı.
“Elena, buraya gelir misin?”
Elena yerinden kıpırdamadı. “Hayır.” Viktor’un yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Bunu bir kez daha düşünmeni öneririm.”
“Düşündüm.”
Elena’nın sesi hiç titremedi. “Seninle hiçbir yere adım atmam. Ne anlatacaksan burada anlat.” Antreponun içinde mutlak bir sessizlik oluştu. Viktor birkaç saniye kızın gözlerine baktı. Sonra sağ elini hafifçe kaldırdı. Küçük, neredeyse önemsiz bir işaretti. Fakat karşılığında duyulan mekanik şangırtı, yüksek tavanda yankılandı.
Yukarıdaki demir yollarda gizlenen gölgeler anında harekete geçti. Karanlık korkulukların ardında çelik namlular doğrultuldu. Kırmızı lazerler önce Luca’nın göğsüne, sonra Elena’nın omzuna, Marek’in kalbine ve Adrian’ın alnına kilitlendi. Dört ayrı noktayı
görmek için fazla dikkatli olmaya gerek yoktu. Yukarıda silahlı insanlar vardı. Ve hepsi onları hedef alıyordu.
Marek başını kaldırdı. Adrian’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Luca ise gözlerini Viktor’dan ayırmadı.
“Bunu önceden planladın.”
Viktor elini indirdi. “Bana başka seçenek bırakmadınız.”
“Bize seçenek bırakmayan sensin!”
Genç adamın haykırışı paslı duvarlara çarptı. Elena yavaşça kardeşinin koluna dokundu. “Luca…” Kardeşi ona döndü. Elena korkusunu bastırmaya uğraşsa da titreyen parmakları kendisini ele veriyordu. Luca bir adım atıp ablasına sıkıca sarıldı.
Elena da kollarını kardeşinin boynuna doladı. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra Luca, Elena’nın kulağına eğilip çok alçak bir sesle fısıldadı:
“Ne olursa olsun, dayan.”
Elena gözlerini yumdu. “Sen de.” Luca yavaşça geri çekildi. Ablasının yüzüne uzun uzun baktı; bakışlarında Elena’nın o saniye anlamlandıramadığı, vedalaşmayı andıran tuhaf bir ağırlık vardı. Viktor ise soğukkanlı bir ifadeyle arkasındaki iki adamdan birine başıyla işaret verdi. Görevli hemen Elena’nın yanına yaklaştı. “Benimle yürüyün.”
Viktor cevap vermedi. Görevli bu kez antreponun arka kapısını gösterdi. Dışarıda ikinci bir otomobil bekliyordu. Elena önce Viktor’a, sonra kardeşine döndü. Luca’nın yüzünde çaresiz bir öfke vardı; en ufak bir ters harekette yukarıdaki silahlı adamlardan birinin
İki silahlı adamın arasına girdi. Demir kapı aralandığında limanın tuzlu ayazı içeri doldu. Elena dışarıdaki siyah sedanın arka koltuğuna alındı. Kapı kapandı, motor homurdandı; araç antreponun arkasından dolanıp sisin içinde kayboldu.
Arabanın sesi gecede eridiğinde, antrepodaki hava kurşun gibi ağırlaştı. Adrian, yanındaki Marek’in gerilen omuzlarına, ardından birkaç adım ötedeki Luca’ya baktı. Luca’nın yüzündeki telaş tamamen silinmişti.
“Elena nereye gitti?” diye sordu Luca, sesi fısıltı kadar alçak ama keskindi.
Viktor duruşunu bozmadı. “Şu anki konumuz o değil.”
Luca bir adım attı. “Benim için tek konu bu.”
Viktor başını yana eğdi. “Ablanı merak etmen anlaşılır. Ama bu masada sesini yükseltemezsin Moretti. Senin hakkında sandığından çok daha fazlasını biliyorum.”
“Aynı tehdidi günlerdir duyuyorum,” dedi Luca. “Fakat ne bildiğini hiç göstermedin.”
Viktor ağır adımlarla yaklaştı. “Öyleyse beni dinleyeceksin.”
Luca gözlerini ayırmadı. “Ablam o kapıdan sağ çıkmadığı sürece bu rıhtımdan kimse ayrılamaz Viktor.”
Viktor ani bir hareketle paltosunun altından tabancasını çekip Luca’nın göğsüne dayadı. Soğuk çeliğin sesi yankılandı. Marek ileri atılacak oldu ama Adrian hemen kolunu yakaladı; yukarıdaki demir kirişlerin arasından sızan kırmızı lazerler beton zeminde titreşiyordu.
“Beni tehdit edemezsin çocuk,” dedi Viktor fısıltıyla. “Son kez soruyorum. Niyetin ne?”
Aynı dakikalarda, şehrin diğer ucunda siyah sedan yüksek taş duvarlı eski bir konağın kapısında durdu. Muhafızlar indi. Elena arabadan çıkarıldığında karşısında loş bir hol ve çift kanatlı ağır bir ahşap kapı vardı.
“İçeri,” dedi adamlardan biri.
Elena tek kelime etmedi. Koridoru geçip kapıyı araladılar. Oda genişti ama ışık neredeyse hiç yoktu.
Kalın perdeler sıkıca örtülüydü. Masanın üzerinde sararmış klasörler ve eski liman fotoğrafları duruyordu. Masanın ardındaki gölgede bir kadın silueti kıpırdamadan oturuyordu.
İki muhafız kapının kenarında nöbete geçti. Masadaki kadın başını kaldırdı; sesi odadaki ayazdan farksızdı. “Sonunda tanışıyoruz, Elena.”
Elena kapının eşiğinde dikildi. “Beni buraya neden getirdiniz?”
Kadın soruya aldırmadı. “Uzun bir yol oldu.”
Elena’nın çenesi kasıldı. “Kardeşime ne yaptınız?”
Kadın siyah eldivenli parmaklarını masanın üzerinde kenetledi.
“Ne istediğimi anlaman için önce sana tek bir şey sormam gerekiyor.”
“Benim sorularıma cevap vermeden mi?”
Kadının dudaklarında donuk bir kıvrım belirdi. “Hâlâ dik başlısın. Tıpkı çocukluğundaki gibi.”
Elena irkildi. “Beni nereden tanıyorsunuz?”
Yabancı kadın yanıt vermek yerine önündeki sararmış klasörün kapağını açtı.
“İnsanlar en yakınlarını tanıdıklarını sanırlar,” dedi duygusuzca. “Yıllarca aynı sofrayı paylaşır, aynı çatı altında uyurlar. Karşısındakinin sınırlarını bildiklerine inanırlar. Ama bazen tek bir gece, bütün o ezberi sıfırlar.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
Gölgedeki kadın başını hafifçe yana eğdi. “Luca’ya ne kadar güveniyorsun?”
Elena’nın soluğu kesildi. “Luca benim kardeşim. Beni kurtarmak için hayatını ortaya koydu!”
“Peki ya sana bilmen gerekeni değil, sadece görmeni istediği kadarını gösterdiyse?”
“Beni ona düşman edemezsiniz.”
“Seni düşman etmiyorum Elena. Sana sadece gerçeği gösteriyorum.”
Aynı dakikalarda antrepoda, ölümcül bir sessizlik asılıydı. Viktor namluyu Luca’nın göğsünden yavaşça geri çekti.
Luca gözlerini kırpmadı. Elini ceketinin iç cebine götürdü; evden aldığı babasının ağır, eski tabancasını çıkardı.
Adrian ile Marek bir an nefeslerini tuttu. Genç adam ağır adımlarla Viktor’un yanına geçti ve dönüp silahını doğrudan Marek ile Adrian’a doğrulttu.
Marek’in gözleri bir anda büyüdü. Boğazından boğuk bir hırıltı çıktı. “Luca…”
Adrian kaskatı kesildi. Betona düşen gölgeler bile kımıldamadı.
“Sen…” dedi Marek, sesi öfkeden titreyerek. “Babanın hatırına sana evimizi açtık. Meğer başından beri onların tarafındaymışsın!”
Adrian geri çekilmedi. Gözlerini Luca’nın elindeki soğuk namluya dikti. “Atölyede… o düğmeyi bulduğumuzda zaten biliyordun, değil mi? Rol yaptın.”
Luca’nın yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Yalnızca çenesi kilitlenmişti.
“Babam doksan dörtten sağ çıkabilirdi,” dedi Luca, sesi demir gibi sertti. “O gece antreponun kapısını dışarıdan kimin kilitlediğini öğrendim. Kayıtları kimin yaktığını da.”
Marek dişlerini sıkarak bir adım öne çıktı. “Bilmediğin şeylerin hükmünü veremezsin çocuk!”
Adrian ise başını hafifçe eğdi. Yüzündeki öfke yerini derin, karanlık bir kabullenişe bıraktı. “Demek o gece buraya kadarmış.”
Luca’nın parmağı tetikte gerildi. Gözlerini Marek’in göğsünden ayırmadı.
Tetik düştü.
Sağır edici patlama demir kirişlerde yankılandı. Marek geriye doğru savrulup dizlerinin üzerine çöktü; beton zemine koyu bir kan sızdı.
Luca durmadı. Namluyu hiç indirmeden bir adım daha attı ve silahı doğrudan Adrian’ın alnına dayadı.
Viktor geride, parmakları arasındaki gümüş çakmağı hiç kımıldatmadan infazı izliyordu.
Adrian gözlerini yummadı; alnındaki sıcak namluya baktı. “Ablan bunu öğrendiğinde ne yapacaksın Luca?”
Luca cevap vermedi. İkinci patlama sesi boş antrepoda patladı. Boş kovan betonda iki kez sekip çınlayarak durdu. Adrian yere yığıldı.
Antrepoda yalnızca barut dumanının keskin kokusu ve iki kovanın soğuma çıtırtısı kaldı.
Tam o saniyede… Şehrin diğer ucundaki konakta duvar saatinin ağır tik takları odayı dolduruyordu.
Elena karşısındaki gölgeye doğru bir adım attı. “Benden ne istiyorsunuz?”
Pencerenin önündeki siluet ağır adımlarla arkasını döndü.
“Senden hiçbir şey istemiyorum,” dedi kadın, sesi bu kez buzdan bir fısıltıydı. “Çünkü Luca annesinin sözünü dinler.”
Elena olduğu yerde donakaldı. Kadın gölgeden çıkıp sarı lamba ışığına adım attı. Soğuk gri gözleri, keskin yüz hatları ve altı yılın derinleştirdiği o tanıdık çehre karanlıktan sıyrıldı.
Elena’nın dudakları aralandı ama ciğerlerine hava dolmadı.
Çocukluğunun solmuş fotoğraflarındaki yüz tam karşısındaydı.
Annesi. Jenna Moretti.
Altı yıl önce bir sabah kapıyı çekip çıkan ve geride tek bir iz bile bırakmayan o kadın.
“Anne…”
Jenna Moretti kızına doğru tek bir adım bile atmadı. Yüzünde ne bir özlem vardı ne de suçluluk. Yalnızca hedefine ulaşmış bir cerrahın soğukkanlılığı okunuyordu.
“Geri dönmedim Elena,” dedi Jenna sakince. “Çünkü hiç gitmemiştim. Babanın ölümünden sonra hayatta kalmanın tek yolu gölgede kalmaktı. Siz külleri eşelerken, ben hesabı kesecek günü bekliyordum.”
Elena bir adım geriledi. “Bizi terk ettin… Bizi yapayalnız bıraktın!”
“Sizi yaşattım,” dedi Jenna, sesi bir bıçak kadar pürüzsüzdü. “Sokakta nefes alabilmenizin tek sebebi benim arkada bıraktığım korkuydu.”
Elena masanın üzerindeki Dosya 41 yazılı klasöre ve 12 Eylül 1994 tarihli fotoğrafa baktı.
“Doktor Elias… Atölyenin arkasındaki o adam…”
“Hepsi benim kontrolümdeydi,” dedi Jenna. “Seni bu geceden uzak tutmak zorundaydım. Çünkü antrepoda silahlar konuştuğunda zayıflığa yer yoktu.”
Elena’nın sesi kısıldı. “Luca… Luca nerede?”
Jenna masaya doğru yürüdü, üzerinde LUCA MORETTI yazan dosyanın üzerine elini koydu.
“Kardeşin bu gece babasının intikamını aldı Elena. Marek ile Adrian doksan dört yangınında babanı satanlardı. Kayıtları onlar sildi, antreponun kapısını onlar kapattı.”
Elena başını iki yana salladı. “Hayır… Luca kimseyi öldürmez!”
“Seni yaşatmak için yaptı,” dedi Jenna gözlerini kızına dikerek. “Babanın kanını temizlemeden bu şehirde ikinize de hayat yoktu.”
Elena’nın zihninde antrepodaki o son an belirdi: Luca’nın kulağına eğilip 'Ne olursa olsun dayan' deyişi… O vedalaşma bakışı.
Jenna pencereye yaklaştı, perdeyi araladı. Dışarıda limandan yükselen sis konağın camlarına yapışıyordu. Yağmur damlaları camda ağır ağır süzüldü.
“Dosya 41 kapandı Elena,” dedi Jenna, karanlık şehre bakarak. “Şimdi bu aileyi yeniden kuracağız.”
Elena sırtını soğuk duvara yasladı, yavaşça yere doğru kaydı. Dizleri artık bedenini taşımıyordu.
Antreponun beton zemininde seken o boş kovanların sesi sanki kulaklarında yankılanıyordu. Kardeşi katil olmuştu; mezardan çıkan annesi ise bir cellat gibi karşılarında duruyordu.
Kalevra’nın üzerine çöken gece, artık hiçbir sabahı aydınlatmayacak kadar zifiriydi.
Ve asıl kâbus, tam bu sessizlikte başlıyordu.
*BİRİNCİ KISIM SONU*
Devam edecek…