İçeriğe geç

Ormanın sessiz tarafı

BÖLÜM 1

Mansur sabah ezanından biraz önce uyandı.

Evin içi sessizdi.

Annesi Fatma Hanım henüz mutfağa geçmemişti. Babası Ethem Bey’in odasından hafif horultusu geliyordu.

Mansur yatağında birkaç dakika tavana baktı.

Son zamanlarda uykudan çok erken uyanıyordu.

Bunun nedenini bilmiyordu.

Belki de çiftlikteki işlerdi.

Belki de kafasını kurcalayan başka şeyler.

Yirmi yaşına yaklaşmıştı.

Köyde herkes ona artık çocuk gözüyle bakmıyordu. Babasının yanında çalışıyor, hayvanların bakımını yapıyor, pazara götürülecek ürünlerin hazırlanmasına yardım ediyordu.

Ama Mansur’un içinde uzun zamandır tarif edemediği bir huzursuzluk vardı.

Sanki hayat ona bir şey söylemeye çalışıyordu.

Sadece ne söylediğini anlayamıyordu.

Yatağından kalktı.

Üzerine kalın hırkasını aldı.

Kapıyı sessizce açıp dışarı çıktı.

Sabah ayazı yüzüne vurdu.

Gökyüzü henüz tam aydınlanmamıştı.

Ahırdan ineklerin sesleri geliyordu.

Mansur kapıyı açınca en yaşlı inek başını ona doğru çevirdi.

Mansur gülümsedi.

“Günaydın kızım.”

İnek birkaç kez böğürdü.

Mansur yemliğe doğru yürüdü.

Hayvanların arasında kendisini her zaman daha rahat hissederdi.

İnsanların söyleyemediği çok şeyi hayvanların gözlerinde gördüğünü düşünürdü.

Korkuyu.

Açlığı.

Rahatsızlığı.

Bazen de huzuru.

Ama o sabah farklı bir şey oldu.

Mansur yem torbasını kaldırdığı sırada ahırın dışından tiz bir kuş sesi duyuldu.

Bir alakarga.

Kuş birkaç kez arka arkaya öttü.

Mansur başını çevirdi.

Ses kesildi.

Sonra tekrar başladı.

Garip olan kuşun ötüşü değildi.

Garip olan, Mansur’un bu seste bir telaş hissetmesiydi.

Torbayı yere bıraktı.

Ahırdan çıktı.

Alakarga dut ağacının dalında duruyordu.

Mansur ona baktı.

Kuş bir kez daha öttü.

Sonra kanatlandı.

Ormana doğru uçtu.

Mansur birkaç saniye arkasından baktı.

“Sabah sabah neyin var senin?”

Kendi söylediğine kendisi güldü.

Tam geri dönecekti ki kuş yeniden göründü.

Aynı dala kondu.

Tekrar öttü.

Yine ormana doğru uçtu.

Mansur’un gülümsemesi kayboldu.

Bir şey tuhaftı.

Kuş sanki onu çağırıyordu.

O sırada evin kapısı açıldı.

Ethem Bey dışarı çıktı.

“Hayırdır oğlum?”

Mansur başıyla ağacı gösterdi.

“Bir şey yok baba.”

“Ahırı bitirdin mi?”

“Bitiriyorum.”

Ethem Bey ellerini arkasında birleştirip gökyüzüne baktı.

“Hava bozacak.”

Mansur da baktı.

Ufukta koyu bulutlar vardı.

“Ormana gidecektin bugün.”

“Gideceğim.”

“Çok oyalanma. Fırtına çıkarsa yol kötü olur.”

“Tamam baba.”

Ethem Bey eve döndü.

Mansur ise hâlâ ormana bakıyordu.

Alakarga artık görünmüyordu.

Kahvaltıdan sonra traktörün arkasındaki römorka birkaç eski çuval, balta ve ip koydu.

Amaç, geçen haftaki fırtınada devrilen kuru ağaçlardan odun toplamaktı.

Ethem Bey traktörün yanına geldi.

“Dere tarafına fazla inme.”

“Neden?”

“Geçen gün Cemal söyledi. Toprak yumuşamış.”

Mansur başını salladı.

“Merak etme.”

Traktörü çalıştırdı.

Köyün dar yolundan ormana doğru ilerledi.

Bahar henüz tam gelmemişti.

Ağaçların bir kısmı çıplaktı.

Bazılarında küçük yeşil filizler görünüyordu.

Toprak ıslaktı.

Mansur çocukluğundan beri bu ormanda dolaşırdı.

Hangi patikanın nereye çıktığını bilirdi.

Hangi dere yazın kurur, hangisi kışın taşar bilirdi.

Ama ormanın bir bölgesi vardı ki oraya pek gitmezdi.

Yaşlıların “eski kayalık” dediği yer.

Çocukken birkaç kez gitmişti.

Orada özel bir şey görmemişti.

Büyük taşlar.

Sık ağaçlar.

Derin çukurlar.

Hepsi buydu.

Yine de köylüler o tarafı pek sevmezdi.

Nedenini soranlara herkes başka bir şey söylerdi.

“Yaban domuzu çoktur.”

“Toprak çöker.”

“Kaybolursun.”

“Eski mağaralar vardır.”

Mansur bunların çoğunu köy söylentisi sayardı.

Traktörü yol kenarında durdurdu.

Baltayı omzuna aldı.

Ağaçların arasına girdi.

Yaklaşık yarım saat boyunca kuru dalları topladı.

Sonra bir ses duydu.

Yaprakların arasından bir şey hızla geçti.

Bir tavşan.

Mansur önemsemedi.

Biraz sonra ikinci bir tavşan geçti.

Ardından üçüncüsü.

Hepsi aynı yönden geliyor, aynı yöne koşuyordu.

Mansur baltayı yere indirdi.

“Hayırdır?”

Ormanda hayvan görmek normaldi.

Ama bu hayvanlar kaçıyordu.

Üstelik arkalarında onları kovalayan hiçbir şey görünmüyordu.

Mansur birkaç adım ilerledi.

Tam o sırada yukarıdan karga sürüsü geçti.

Sonra iki alakarga.

Daha sonra uzaklardan bir tilki çıktı.

Tilki Mansur’u gördü.

Normalde hemen yön değiştirmesi gerekirdi.

Ama durdu.

Mansur’a baktı.

Uzun uzun baktı.

Sonra başını ormanın derinliklerine çevirdi.

Bir an orada bekledi.

Ardından hızla uzaklaştı.

Mansur’un içini garip bir his kapladı.

Rüzgâr durmuştu.

Orman sessizdi.

Fazla sessiz.

Kuşlar ötmüyordu.

Böcek sesi bile yoktu.

Mansur ilk kez çocukluğundan beri bildiği bu yerde yabancı gibi hissetti.

Yerdeki baltayı aldı.

Traktöre dönmeye karar verdi.

Tam arkasını döndüğü sırada ayağının altındaki toprak hafifçe çöktü.

Mansur sendeledi.

Bir adım geri çekildi.

Toprağa baktı.

Yüzeyde ince bir çatlak vardı.

Çömelip eliyle yaprakları temizledi.

Altında küçük bir boşluk görünüyordu.

Bir hayvan yuvası olabileceğini düşündü.

Elindeki dal parçasını boşluğa soktu.

Dal düşündüğünden daha derine gitti.

Bir metre.

İki metre.

Mansur kaşlarını çattı.

“Bu kadar derin mi?”

Birden yer altından hafif bir ses geldi.

Su sesi.

Mansur başını eğdi.

Emin olmak için kulağını toprağa yaklaştırdı.

Evet.

Aşağıda su akıyordu.

Ama garip olan şuydu:

Bu bölgede bildiği hiçbir dere yoktu.

Ayağa kalktı.

Etrafına baktı.

Ağaçların arasında, uzakta büyük kayalıkların tepesi görünüyordu.

Eski kayalık.

Mansur birkaç saniye oraya baktı.

Sonra kendi kendine söylendi:

“Demek altında su var.”

Tam dönecekti ki sağ tarafındaki çalılık hareket etti.

Küçük bir köstebek topraktan çıktı.

Mansur gülümsedi.

“Sen mi yaptın bu deliği?”

Köstebek birkaç saniye hareketsiz durdu.

Sonra Mansur’a baktı.

Mansur’un gülümsemesi yavaşça kayboldu.

Çünkü o anda çok garip bir şey hissetti.

Sanki hayvan ondan kaçmıyordu.

Sanki bir şey anlatmaya çalışıyordu.

Köstebek başını eski kayalığa doğru çevirdi.

Sonra hızla toprağın içine girdi.

Mansur uzun süre olduğu yerde kaldı.

Gökyüzünde ilk gök gürültüsü duyuldu.

Fırtına yaklaşıyordu.

Mansur baltasını omzuna aldı.

Traktöre doğru yürümeye başladı.

Ama birkaç adım sonra durdu.

Arkasına döndü.

Eski kayalığa tekrar baktı.

Nedenini bilmiyordu.

Fakat içinde güçlü bir his vardı.

Ormanın o tarafında bir şey vardı.

Ve ilk kez Mansur’un aklına çocukken ninesinden duyduğu bir söz geldi:

“Her ormanın kimsenin bilmediği bir kalbi vardır.”

Mansur o zaman bu söze gülmüştü.

Şimdi gülmedi.

Gökyüzü yeniden gürledi.

Ve ormanın derinliklerinden, nereden geldiği belli olmayan tek bir kuş sesi duyuldu.