İçeriğe geç

Bölüm I

 

‘''Neredeydin sen?'' diye sordu Cassandra önünde duran, sanki suç üstü yakalanmış gibi duran çocuğuna.

‘’Dışarda,’’ dedi Kian sessizce küçük ayakkabılarını çıkarmaya çalışırken. Neredeyse dengesini kaybedip düşüyordu. Bir şekilde, kendi başına ayakkabılarını çıkarmayı başardıktan sonra annesine doğru büyük gözlerle baktı.

Cassandra yorgunluktan çökmüş gözlerini kapattı ve alnını eli ile ovuşturdu. ‘’Ben sana ne dedim?’’ gözlerini açtı, bakışları yine küçük çocuğa sabitlendi. ‘’Dışarı çıkacaksan benden izin alacaksın diye? Her defasında bunu tekrar etmem mi gerek Kian?’’

Kian yere baktı ellerini arkasında buluşturdu. Yerdeki kirli halı bir anda oldukça ilgi çekici hale gelmişti.

Ne diyebilirdi ki annesine? Ne derse desin azarlanıp yine o cezayı alacaktı. Bir süreden sonra azarı dinlemeyi bırakıp sadece cezalanacağı kısmı dinliyordu. Şimdiki ceza ne olacaktı? İki gün boyunca odadan çıkmamak mı? Mutfaktaki işlere yardım etmek mi? Yoksa hiç ama hiç sevmediği evdeki boş şişe ve tenekeleri toplamak mı?

Tek dileği şişe-tenekeleri toplama cezası almamaktı. Annesinden duyduğu dualardan birini içinden mırıldanmaya başladı. Ne anlama geldiğini bilmiyordu ama şu an denemeye değerdi

‘’...onları Liana Ablana vereceksin. Duydun mu, Kian?’’ Kian anında kafasını yukarı kaldırdı. Yüzündeki ifade korku ve şaşkınlıkla doluydu. Ne anlama geldiğini bilmediği duaları söylemekle meşguldü. Annesinin ne dediğini ve hangi cezayı verdiğini duymamıştı. Yanlış duayı ettiğine emin oldu.

‘’Olamaz.’’ diye düşündü. Şimdi annesine ‘’Duymadım.’’ derse dinlemediğinden daha da ağır bir ceza alacaktı. Seçeneklerini iyice gözden geçirdi. Eğer ki dinlemiş gibi onaylarsa Liana’ya gidip sorabilirdi. Ancak bunun çalışmayacağını önceki cezada öğrenmişti. Hem şu anda annesi önlerindeki iki gün boyunca dışarı çıkmasına izin vermeyeceğini tahmin ediyordu.

‘’Cevap versene, Kian!’’ diye bir ses yükseldi aniden tüm düşünceleri ve planları anında yok oldu. Annesi artık kaşlarını çatmış, çenesi kasılmış ve öne çıkmaya başlamıştı. Kian geriye adım attığında sırtı boyası sökülmüş eski ahşap kapılarına çarptı.

‘’Şey...’’

‘’’Şey ne? Cevap versene diyorum sana!’’ diye tekrar bağırdı Cass. Eli belinden kalkmış, tokat için hazırdı. Öfkesi dışına vururmuşcasına kan kırmızısı irisleri parlamaya başladı.

Kian’ın çok zamanı yoktu. Küçük bir yalan yeterli olacaktı, annesinin siniri yatışana kadar. ‘’Anladım anne, yapacağım,’’ dedi titrek ve kısık bir sesle. Omuzları kasılmış, ellerini göğsünde buluşturmuştu. Ellerini birbiri ile o kadar sert sıkmıştı ki annesi geri adım atana kadar fark etmemişti.

‘’Cevap ver o zaman, Kian. Bir daha öyle aval aval bakarsan bitiririm seni,’’ dedi mutfağa doğru yönelirken Cass. Ama yeni sorunsa annesinin verdiği cezanın ne olduğunu bir şekilde çözmekti.

‘’Yemeğin masada soğumadan ye. Ondan sonrada ödevlerine başla.’’ diye seslendi Cass mutfaktan. Sesi öncekine göre daha kısıktı. Bu Kian için iyi haberdi çünkü annesi eğer ki sesini kısmışsa ya boğazı acıyordur ya çok işi vardır. Herhalde yani.

Kian yavaş adımlarla mutfağa doğru giden koridoru takip etti. Mutfağın o sigara sinmiş kokusu her zamanki gibi genzini yakarken bir yandan da en sevdiği yiyecek olan bol yağlı patates kızartması damağına yapıştı. Şimdiden onu nasıl ketçaplayıp afiyetle yiyeceğini düşündü. Tabii ketçap bozulmamışsa. Ne zaman almışlardı ki?

Masadaki hazineye gözlerini ondan ayırmadan sandalyeye tırmandı ve gözlerini sadece ketçap bulmak için ayırdı. Sanki gözlerini ayırırsa tanrı yanlış duayı ettiği için patateslerini çalacaktı. Ama bir dakika... Gözlerini kırparsa ne olacaktı?

‘’Ketçap yok,’’ dedi Cass. Bulaşıkları öyle sert yıkıyordu ki Kian bir an tabakların kırılacağını sandı.

‘’Ketçap yok mu? Cezada bu da mı vardı?’’ diye düşünmeden edemedi küçük çocuk. Öyle ya, bazen annesi ceza niyetine en sevmediği yemekleri yapardı. Gerçi ceza mı, değil mi anlayamazdı çoğu zaman. Çünkü o zamanlar annesi olduğundan daha fazla şaka yapar, Kian’ı eğlendirir, durduk yere güler, yürürken sendeleyip Kian’a anlamadığı şeyler söylerdi. Böyle zamanlarda annesi başka biri gibi gelirdi ona.

Neyse, Tanrı almıştır belki ketçabı.

‘’Yarın alırım,’’ dedi Cass aniden ama Kian müthiş patatesleri ağzına tıkmakla meşguldü.

 

Yemekten sonra Kian odasına çekildi. Kapının yanında duran daha birkaç gün önce arkadaşlarının yırttığı çantanın içinden okuma kitabı alıp yer yatağına yattı. Kitabı açar açmaz büyük ihtimalle Brian'ın karaladığı çirkin bir 'çocuk' yüzü onu karşıladı. Bu kim ola ki? Burnundan yeşil bir şey akıyordu. Sivri dişlerinin arasına siyah lekeler çizilmişti. Kafasındaki şeylerin saç mı yoksa çubuk mu olduğunu Kian bile anlayamadı.

‘’Silmekten bıktım ya,’’ dedi Kian çantasına uzanırken. Yataktan kalkamayacak kadar üşengeç hissediyordu. Bugün Rachel Teyze’nin bunak süs köpeğinden kaçmaktan yorulmuştu. Kian’a sorarsanız yaratık, annesinin okuduğu gece masallarındaki ejderhalardan beterdi.

Kian her gün o köpeğin uslu bir köpeğe dönüşmesi için dua ediyordu. Bugün de etmişti ancak yanlış dua olsa gerek köpek peşine düşmüştü. Belki de gerçekten anlamını bildiği bir dua öğrenirse tüm bu dua facialarını tersine çevirebilirdi.

Çantasının dibinden etrafı toz ve pislikle kaplı, pek de işe yaracakmış gibi durmayan silgisini aldı ve kitabındaki o garip yüzü silemeye çalıştı. Uğursuzluktan olsa gerek, silgi silgilik görevini yapmayıp kitabı iyice mahvetti. Silmek yerine daha çok etrafa yaymıştı! Annesine tekrar söylese belki yeni bir silgi alırdı. Paraları varsa tabii.

‘’Off,’’ diye homurdandı Kian, kafasını kitaba gömdü. ‘’Frank Bey beni öldürecek.’’ sonra kafasını hızlıca kaldırdı. Hayır, ‘öldürmek’’ kelimesi çok ağır bir kelimeydi. Frank Bey öyle demişti. Onun yerine...

‘’Azarlayacaktı,’’ dedi Kian kitabın ilk satırlarındaki kelimeye bakarken. Azarlayacak. Evet, doğru kelime bu! Daha hafif, tehlikeli duyulmayan ve tanıdık bir kelime. Annesinin azarlamasından beter olmadığı sürece sıkıntı yoktu.

Birkaç dakika süren silme operasyonundan sonra kafasını geri çekip gözlerini iyice kıstı. Fena değildi, eğer herkes gözlerini kısarak bakarsa.

Kitabına geri döndü ve sıkılana kadar kitabını okumaya başladı. Bugünün ödevi kitabın kırk üçüncü sayfasına kadar okuyup deftere özet çıkarmaktı.

Aslında bu en kolay ödevlerden biriydi. Hatta yapmasını da seviyordu da. Rachel Teyze’nin mektuplarını alıp okur ve ona kısaca anlatırdı sonuçta. Ama kitaptakiler Rachel Teyze’ninki kadar eğlenceli ve sıra dışı değildi. Bu kitaplar nedense saçma derecede uzun, hayvanların konuştuğu, resimsiz, ruhsuz kitaplardı.

‘’Keşke herkes mektup yazsa.’’ diye aklından geçirdi Kian. Tamamen kitaptan kopmuştu. Önceki satırlarda anlatılandan hiçbir şey kapmamıştı. Okuduğu şey gözlerinden girip burnundan çıkıyor gibiydi... hayır, annesi öyle demiyordu. Kulak mıydı ki?

Kian başını sağ sola sallayıp ilk baştan okumaya başladı. Bu sefer cidden odaklı ve istikrarlıydı. Annesi sigarasından sonra onu kontrol etmeye gelecekti. O gelmeden özet yazmaya başlamalıydı.

Aynen beklediği gibi de oldu. Birkaç dakika sonra annesi kapıyı sert açıp yine Kian’ı yerinden irkiltti. Kian defterinden başını kaldırıp masum ve biraz da tedirgin bir şekilde baktı.

Cass, lekeli ve sararmış yatakta yatan oğlunu süzdükten sonra defterine baktı ve sonra kitaptaki altı çizili yerler dikkatini çekti.

‘’Yapıyor musun ödevini?’’ diye sordu. Pek tabii yapıyordu, öyle ya daha iki tane kelime yazmıştı deftere.

‘’Evet,’’ dedi kısık bir sesle Kian. Gözlerini kitaba çevirmemek için kendini zor tutuyordu. Çevirirse annesinin hemen ‘’Yalan söyleme, Kian’’ diyeceğini biliyordu.

‘’İyi. Bitirdiğinde bana getir, kontrol edeceğim.’’ Kian başını sallayıp kitaba geri döndü. Öylesine işaretlediği kelimeleri sanki tekrar tekrar okumamış gibi bir daha okudu. Hem Emin olması lazımdı anladığından... Bir daha. 

‘’Masaya otur. Boynunu acıtacaksın,’’ dedi odadan çıkmadan önce. Haklıydı, boynu şu Henry Amca’nın dediği ‘’yeritimi’’ denen şeye karşı duruyordu. Ama yatak o sert ahşap sandalyeye göre çok daha rahattı. Boynunun birkaç saat acımasına karşılık daha rahat bir yer kulağa çok iyi bir ticaret olarak geliyordu.

‘’Ticaret,’’ diye mırıldandı Kian. Doğru kelime bu muydu? Henry Amca birkaç kez açıklamıştı ama çoktan Kian unutmuştu. Çünkü Henry Amca gerçekten çok fazla şey öğretip, anlatıyordu. Annesine bu bilgileri doğrulatması lazımdı.

Kian'a göre saatler, gerçekte ise sadece yarım saat bile sürmeyen işkenceden sonra üzerinde 4 paragraflık özet yazan defteri alıp odasından çıktı ve annesini küçük evlerinde aramaya düştü.

Koridorların köşesindeki bira şişe ve tenekelerine takılmadan ilerlerken mutfaktan gelen konuşma seslerini duyuna yavaşlayıp olduğu yerde dona kaldı. Sanki ses yaparsa annesi onu anında duyacakmış gibi... Ve büyük ihtimalle de duyacaktı.

‘’...heba ediyorsunuz, Ken. Her zaman uyarmak zorunda değilim ben. Sera yapacaksa tamam ama gitmeyecekse de öyle bir şey söylemeyecek! Yeni yetişmiş eleman değilim ben burada anladın mı?!’’ diye telefona haykırdı Cass. Ardından uzun bir sessizlik odaya hâkim oldu.

Kian'dan başka kim bilecekti ki annesi bu şekildeyken kimseyi dinlemeyeceğini. Öyle ki Kian şu anda annesinin yüzünü tahmin edebiliyordu. O kan kırmızı gözleri koskocaman açılmış, çenesi dişlerini kıracakmış gibi kasılmış, şarap rengi saçlarını geriye atılmıştı. Şu an içeriye girse ya öfkesini Kian’dan çıkaracaktı ya da telefonu karşıdakinin yüzüne kapatacaktı.

Kian tüm cesaretini toplayıp içeri girdi ve annesini ayakta gördü. Bir elini kulağına dayamış diğer eli masanın köşesini sıkıca tutuyordu. Ne gariptir ki tuttuğu yer siyahlaşmıştı ve odanın içini hafif bir yanık kokusu sarmıştı. Büyük ihtimalle yine bir yemeği başaramamış veya unutmuştu. Masanın köşesindeki yanığın orada olmadığına yemin edebilirdi ama ne zaman olduğunu bilmiyordu. Belki bu sabah annesi yemek yaparken kızartma tavasını koyup geri almayı unutmuştu. Bu kaçıncı olacaktı? Kian hiçbir zaman saymadı, saymakta istemedi.

‘’O zaman oradayken benden uzak duracaktı. Hem bunu biliyor – biliyorsunuz hem de hala aynı hatayı tekrar yapıyorsunuz! Sonrasında herkes ‘Cassandra’yla konuş.’’ diyor! O Sera bokuna bunu aynen söyle tamam mı?!’’

‘’Iıı... Annecim.’’ Kian sessizce mırıldandı. Annesinin sinirini ikiye katlamak hiç istemiyordu. Hem kendisi hem de karşı hattaki zavallı kişi için daha iyi olacaktı.

Cass’ın gözleri kapının başında duran Kian’a kitlendi. Öfkesi ikiye katlanmış gibi değil bölünmüş gibi hissetti Kian. Umdu ki hissi doğru çıksın.

‘’Öff, tamam be. Geleceğim, tamam. Kapat şu telefonu.’’ diye çıkıştı ve büyük ihtimalle de telefondaki kişinin lafını böldü. Telefonu kulağından çekip aramayı sonlandırdı. Kian’a tekrar döndü.

‘’Ne var? Bitirdin mi ödevini?’’ Kian kafasını salladı. Neredeyse minicik sayılacak adımlarla annesine yaklaşıp elindeki defteri uzattı. Cass sert bir şekilde defteri aldı ve yamuk yumuk kelimeleri okudu.

‘’Şu yazını düzelt diye kaç kere diyeceğim, Kian? Lafımı hiç dinlemiyorsun,’’ dedi gözlerini defterden ayırmadan. Kian annesi ona bakmamasına rağmen gözlerini kaçırdı ve yere baktı. Elleri tişörtünün ucunu kavradı. Odanın sıcaklığı içini daraltıyordu. Mutfak nedense diğer odalardan hep sıcak olmuştu. Ocak mutfakta olduğundan gerek herhalde.

Birkaç gergin saniyenin ardından defteri geri uzattı. Kian küçük elleri ile defteri göğsünde tuttu.

‘’İyi,’’ dedi sadece Cass. Tek bir kelime bile Kian’ın içini rahatlattı. Bu yüzüne vurmuş olsa gerek, ‘’Dediğim şeyi yaptın mı?’’ Kian başını kaldırdı.

Dediği şey? Hangi şey? Ne demişti ki? Neyi kaçırmıştı? Ne zaman? Azarlanacak mıydı?

‘’Iıımm... Şey...’’ diye ağzının içinden konuştu. Gözleri annesinin yüzündeki yükselecek olan o öfkeyi arıyordu ama hiç gelmedi.

Cass hafif bir sırıtışla burnundan nefes verdi. ‘’Dinlemediğini biliyordum zaten, salak çocuk. Eğer ne dediğimi duymadıysan sor.’’ Kian hızlıca kafasını sallayıp ‘’Anladım anne,’’ dedi.

‘’Şu şişeleri, tenekeleri poşete doldurup at. Sonra sana gösterdiğim kitaplar var ya,’’ Kian başını tekrardan salladı. ‘’Onları Liana Abla’na vereceksin. Ha, bir de odanı topla, iyice dağıtmışsın.’’ Kian tekrar ve son bir kez başını sallayıp mutfaktan çıktı.

Cass’ın yüzündeki gülümseme silinmedi aksine biraz daha büyüdü.

Salak.

 

Lanet olası şişeler. Lanet olası bira tenekeleri. Kian bu cezadan hep nefret etmiştir. Çünkü evin her yerinde -özellikle annesinin vaktini geçirdiği odalarda- bu çöpler vardı. Her gün temizlese de sanki yarın hemen yenileri çıkacak gibiydi. Tanrının verdiği ağır bir ceza gibi hissediyordu Kian.

Kian şişe ve tenekeleri elinden geldiğince öfkeli biçimde poşete atıyordu. Ancak şişeleri özellikle daha hafif atıyordu ki şişeler kırılmasın, azar yemesin.

Yolu her zaman annesinin yatak odasında bitiyordu. Çünkü ne kadar ilginç şey varsa oradaydı. En çok çöp de oradaydı tabii ki.

Annesinin yatak odasında çürümeye başlamış bir dolap, üstü lekeli bir yatak, aynası kırık çekmeceleri çalışmayan makyaj masası ve her zaman kilitli duran sandık vardı.

Kian içinde ne olduğu hiçbir zaman öğrenememişti.

Yoksa hikayelerde anlatılan o büyük hazine gibi gizli servet mi vardı?

Hayır, öyle bir şey olsa şu anda bu evlerde olmazlardı. Ayrıca hem annesinin bu kadar fazla çalışmasına da gerek kalmazdı, hem böyle bir yaşama sahip olmazlardı.

Ya da annesi gizli bir ejderha avcısıydı ve ekipmanlarını orada saklıyordu. Ne de olsa her gece masalında ejderha hikayesi okurdu.

Yoksa annesi avladığı ejderhaları mı anlatıyordu? Doğru ya, hep aynı kitaptan okumasının nedeni bu olmalı. Annesi avladığı ejderhaları aslında o ‘’kitaba’’ yazıyordu.

Kian arkasını kontrol etti. Annesinin onu gizlice izlemediğinden emin olup sandığın yanına geldi. Yıllardır burada olan sandığın içini hep merak etmişti.

Tam o sırada dikkati perdenin üstündeki yanık izine kaydı. Önceki yanık izlerinden çok daha büyük olan bu iz perdenin ortasını neredeyse delmişti. Annesi birçok perde yakmıştı. Sigaradan olsa gerek. Yine bir kez daha Kian, sigaranın sadece kişisel değil direkt etrafa da verdiği zararı görmüştü. Acaba o sigaraları bulup çöpe atsaydı belki annesi sigara içmeyi bırakırdı.

Kian birkaç saniyelik incelemenin ardından sandığa geri döndü. Sandığın köşelerinde neredeyse toz yoktu. Ortasındaki toz sayesinde sandığın nerelerden tutulduğunu az çok kestirebiliyordu. Sandığın ortasındaki kilidi ellerinin arasına alıp çekiştirdi ancak kildi kırmak için yeterince büyümüş değildi.

Sandığı biraz daha zorladıktan sonra açılmayacağına ikna olup geri çekildi.

‘’Kian şişleri topluyor musun?’’ diye bir ses yükseldi mutfaktan. Annesiydi.

‘’Şey... Evet!’’ diye yanıtladı gözlerini sandıktan alamazken.

‘’Tamam acele et bakayım. Ben birazdan çıkacağım ona göre. Sen de Liana Abla’na gideceksin,’’ dedi Cass. ‘’Ha, o dediğim kitapları da almayı unutma. Yol boyunca sen taşıyacaksın ona göre.’’

Annesi her gün bu saatte çalışmak için Kenny Amca’nın barına giderdi. Kian’ı yalnız bırakmaya çekindiğinden Kian’ı genelde Liana’ya bırakırdı. Bugün de o günlerden farksız olacağını düşünüyordu. En azından Liana onunla ilgileniyordu ama annesini özlemeden duramıyordu açıkçası.

Kian hızlı bir şekilde evdeki çöpleri poşete doldurup poşetin ağzını bağladı ve çöpü kapının girişine koydu. Ev hala tertemiz değildi ama en azından sürekli yere bakmak zorunda değildi... Bir süre.

Cass omzuna çantasını asmış, saçını tarasa bile doğal kabarıklığını yok edememişti. Üstünde siyah bir önlük ve kolları katlanmış, üstünde hafif kırışıklıklar olan siyah bir gömlek giyiyordu. Altındaysa her zaman giydiği soluk mavi dar kot vardı. Kian bilincini kazandığından beridir o kot pantolon vardı. Annesinin kıyafetler konusunda neden bu kadar cimri olduğunu anlamamıştı. Annesine sorduğunda kendisini ‘’tasarruf’’ deyip geçiştirdiğini hatırlıyordu.

Tasarruf ne ola ki?

Cass odasından çıkıp gözlerini Kian’a dikti. Çocuk hala hazırlanmamıştı. Üstünde hala okul üniformalarıyla duruyordu ki yeni oluşan lekeler bunun bir göstergesiydi ‘’Aptal çocuk.’’ diye aklından geçirdi Cass ama kelimeler ağzından çıkmadı.

‘’Ne yapıyorsun sen ha? Neden hala hazırlanmadın? Çabuk hazırlan.’’

‘’Tamam anne,’’ dedi kısık bir sesle. Hemen odasına gidip dolabını karıştırmaya başladı. Cass kapı kasasına yaslandı ve Kian’ın dolabını dağıtmasını izledi. Birkaç saniyenin ardından buna dayanamayan Cass, Kian’ın yanına gelip onu biraz yana itti.

‘’Çekil,’’ dedi ve dolaptan basit, büyük ihtimalle ona büyük gelecek bir tişört ve siyah şort buldu Kian’a döndü ve ‘’Al, giy bunları,’’ dedi ve kıyafetleri Kian’a verdi. Çocuk kıyafetleri alıp yatağının üstüne koydu.

Kian yutkundu. Bu sefer ters giymeyecekti. Bu sefer çoraplarını ters giyemeyecekti. Bu sefer her şeyi tam ve kendisi yapacaktı.

Kian okul üniformaları çıkardı, yamuk yumuk bir şekilde katlayıp yatağının üstüne koydu. Tişörtü ellerine alıp neredeyse debelenerek giydi.

Olamaz.

Yanlış giymişti. Tişörtün baskısı arka kısmına denk gelmişti. Ne olacaktı şimdi? Tabii ki annesinin olmayan sabrı kırılıp tişörtü agresif bir şekilde çıkaracak ve kendisi giydirecekti.

Kian’ın bakışları yerdeydi, bozuk kaldırım taşlarından bakışlarını kaldırmıyordu. Kıyafetleri kusursuzca giyinmiş, ayakkabı bağcıkları ise kesinlikle hiçbir yetişkinin yardımı olmadan bağlanmıştı. Sadece azıcık bir pratikle artık bunda ustalaşabilirdi.

‘’Öğren artık şunları. Koskocaman oldun artık. Ben senin yaşındayken annemin yanında dikiş dikerdim.’’ diye söylendi Cass. Kian’ın ustalık planlarını anında suya düşürmüştü.

Ama çoraplarımı ben giydim.

Mantıklı bir argüman olsa da bunu annesinin yüzüne söylemeye cesaret edemedi. Çoraplar üzerindeki mutlak ustalığını geliştirene kadar hayır.

Serin bir rüzgâr dar sokağın arasından süzüldü, yerde birikmiş birkaç kâğıdı peşinden sürükledi. Kian’ın giydiği tişört hiç yardımcı olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Annesinin elini biraz daha sıkı tuttu istemsizce.

Greywalls’ta hava genelde sıcak olurdu ancak bugün beklenmedik bir şekilde serindi. Sonbahar yavaş yavaş çatmıştı. Kian hiçbir zaman sonbaharı sevememişti. Üşümekten nefret ediyordu. Çünkü üşümeyi durdurmanın yolu aşırı kalın battaniyelerin altını girmek ve annesinin dibine girerek uyumaktı. En azından yazları hava sıcak olduğundan ona yapacak bir şey yoktu.

Foolsfield, Greywalls’ın övülecek bölgelerinden biri değildi. Nerede başıboş, müptezel, emekli ya da evsiz biri varsa Foolsfield’da bulabilirdiniz. Kötü durumdaki konteyner evler merkezin etrafını sarmıştı; merkeze girdikçeyse müstakil bir ev görmek neredeyse imkânsızdı. Bulabileceğiniz en iyi yerler, devletin yıllar önce diktiği apartmanlardaki nispeten az yıpranmış dairelerdi. Tabii hâlâ öyle bir daire bulabilirseniz. Greywalls’ın emlakçıları bu konuda asla yalan söylemezlerdi.

Neyse ki Kian’la annesinin yaşadığı yer bunlardan biriydi. Belki de buraya ilk taşınanlardan oldukları içindi. Annesi, bu boktan yerde yaşamalarının babasının suçu olduğunu söylerdi. Gerçi bunu en çok, geceleri sesi bütün eve yayıldığında söylerdi.

Henry Amca’nın kaldığı yerde yaşayabilsek, diye düşünmeden edemedi Kian. Henry’nin kaldığı bina, çevredeki apartmanların hiçbirine benzemiyordu. Girişte düzgün giyimli insanlar dolaşıyor, bir adam da tezgâhın arkasında bütün gün gelenlerle konuşuyordu. Herhalde buraya yalnızca önemli insanlar girebiliyordu. Henry Amca’da önemli bir kişiden geri kalır bir yönü yoktu. O da iyi giyiniyordu, sağ kolu metal bir kolla değiştirmişti, ağzında güzel kokulu puro eksik olmazdı.

Bir gün annesi Liana’yla bir yere gideceğini söylemiş, yanlarına Evelyn Teyze’yi de almışlardı. Çok önemli bir anlaşmaya gittiklerini söylemişti Kenny Amca Kian’a. O gün Henry Amca’nın kaldığı eve gitme fırsatı olmuştu. Evine kendi evlerindeki gibi anahtarla değil, sadece kapı koluna kart dokundurarak girmişlerdi. Bu Kian’ın aklını uçurmamış gibi kendi evlerinden birkaç kat daha güzeldi ve serindi. Duvara yapışık bir makine sürekli odaya serin hava verdiğinde Kian’ın aklı uçacak gibi olmuştu. Henry Amcaysa gülüp ‘’Büyüdükçe daha çok seni şaşırtacak şey bulacaksın evlat. Beklentilerini yüksek tutsan iyi olur.’’ demişti. Denedi. Sadece birkaç saniye sonra kalacağı odada renkli televizyon bulana kadar.

 

Cass, Kian’ın elini Liana’nın yaşadığı apartmanın girişine geldiklerinde bıraktı. ‘’Kitapları Liana Ablana ver,’’ Cass cebinden bir dal sigara çekerken. Çenesiyle Kian’ın elindeki poşeti işaret ederken ‘’’Annem yolladı.’ dersin eğer sorarsa.’’ diye ekledi.

Kian başını salladı ve apartmanın çelik kapısını zar zor itip aradan geçti.

Liana’nın apartmanı kendi apartmanlarından eskiydi. Duvardaki dökülen boyalar koridor ve merdivenlere dökülmüş, korkulukların demirlerinin bazıları kırıktı, bazı daire kapılarındaki numaralar yoktu ya da direkt kapılar yoktu ve daireler terk edilmişti. Apartmanda garip bir koku hakimdi. Apartman girişinde nemli beton, eski boya ve yıllardır havalanmamış merdiven boşluğunun kokusu vardı. Kian her seferinde bu kokudan midesi birkaç dakika bulanıyordu. Hele girişteki bodrum kokusu resmen burnunu yakıyordu.

Kian merdivenlerden ikişer ikişer çıktı. Heyecanlıydı. Liana’da kaldığı günler genelde çok eğlenceli ve rahat oluyordu. Liana ona eğlenceli resimli kitaplar verir, ona atıştırmalıklarından verir ve bazense kart oyunları oynardı. Her ne kadar yenilmeye doymasa da denemekten eğlenirdi. Liana bu konuda çok acımasızdı.

Birkaç kattan sonra gördüğü anda tanıdığı kapıya geldi. Yenilenmiş bordo çelik kapı. Bir çift spor ayakkabı, bir çift eski siyah bot ve bir teki mor diğeri sarı olan terlikler.

Kian derin bir nefes aldı ve kapıya uzanıp kapıyı hızlıca tıklattı. Gülümsemesini tutamıyordu. Aklındaki planlar onu yerinde durduramıyor, yerinde neredeyse sekecek gibi oluyordu.

Birkaç saniye geçti. Kian sabırsızca elindeki poşeti salladı. İçindeki kitaplarda yazan başlıkları normalde okurdu ancak şu an hiç ona kafa yoracak sıkkınlıkta değildi.

Sonunda dairenin içinden adım sesleri duyuldu. Kapıya kadar yaklaştı ve durdu. Birkaç saniye sessizliğin ardından kapının kilitleri açılmaya başladı. Liana nedense var olan bütün kilitleri kilitliyordu. Kian bu yüzden kilitlerden nefret ediyordu.

Kapı açılır açılmaz apartmanın rutubetli kokusu sanki bir anda ortadan kalkmış, yerine lavanta kokusu Kian’ın yüzüne vurmuştu.

Liana, yirmilerinin başında, yuvarlak yüzüne günlerin uykusuzluğu vurmuş, Siyah saçları basit bir topuzla kafasının arkasında toplanmıştı. Yuvarlak gözlükleri yüzünün odak noktası gibiydi.

Kian’ın gülümsemesi genişledi. ‘’Liana Abla!’’ diye haykırdı.

Liana, Kian’ı gördüğündeki yüzündeki soluk ifade yerini hafif bir gülümsemeye bıraktı. ‘’N’apıyorsun sen burada hm? Annen mi gönderdi seni?’’ sesindeki yorgunluğun içinde şefkat karışmıştı.

Kian hızlıca başını salladı. ‘’Evet! Annem bugün çok çalışacakmışsa bugün sende kalacakmışım.’’

‘’Mm. Haberim var ablacım.’’ Gözleriyle Kian’ın elindeki poşeti işaret etti. ‘’Onlar ne?’’

Kian poşeti elinde tuttuğunu unutmuş gibi poşete baktı sonra Liana’ya uzattı. ‘’Annem sana vermemi söyledi. Artık bunlara ihtiyacı yokmuş, sen kullanacakmışsın Abla.’’

Liana kafasını hafifçe yana eğdi ve poşeti aldı. İçini aralayarak kitaplara baktı. İlk önce kaşlarını çattı sonra kaldırdı.

‘’Hmmm. Evet, işime yarar. Teşekkürlerimi ilet tamam mı?’’ Kian başını sanki kutsal bir görev alırmışçasına salladı. Liana kıkırdadı ‘’Hadi içeri gel. Sana bir sürprizim var.’’

Kian’ın ağzı heyecanla açık kaldı ve yerinde bir kere sektikten sonra ayakkabılarını hızla çıkarttı ve içeri girdi.

‘’Bugün birlikte kitap okuyabilir miyiz abla?’’

‘’Uslu duracağını söz verirsen neden olmasın.’’

‘’Söz! Çok uslu olacağım!’’

‘’Aferin sana.’’

Kapı Kian’ın gülüşmeleriyle kapandı. Bugün kesinlikle annesinin yokluğunu çekmeyecekti.

 

Cass bara giden köşeyi dönmeden önce sigarasından son bir nefes çekip izmariti işaret parmağıyla duvara fırlattı. Dumanın ciğerlerinde birkaç saniye dolaşmasına izin verdikten sonra burnundan dumanı saldı.

Bu sabah yine çok bağırdım.

Kendisine verdiği kaçıncı sözdü? Kaçıncı bozduğu sözdü bu? Sayacak sakinliği kendisinde bulamıyordu. Dinmeyen öfkesiyle yaşamayı hala öğrenememişti.

Sağ gözünü ovuşturdu. Başı ağrıyordu, sabahtan beri. Gözleri de buna katkıda bulunuyormuşçasına ağrıya ayak uyduruyordu. Yine bugünün mesaisi bok gibi geçecekti. Birkaç ağrı kesici bunu çözse de düşüncelerini susturmuyordu. Gerçi düşüncelerini sürekli içkiyle susturmaya çalışsa Kian büyük ihtimalle devlet korumasına alınırdı ve ikisinin hayatını da başlarına yıkardı.

‘’Güçlü kalmalıyız Cassie,’’ dedi geçmişteki bir adam. Cass sadece alaycı bir şekilde nefes verdi. ‘’Siktir. Güçlü kalsaydın beni bırakmazdın.’’

Sokak sonunda küçük bir otoparka açıldı. Birkaç araba hariç etrafta başka araç gözükmüyordu. Cass bu araçların başka yerlerde çalışan kişilerin arabaları olduğunu ilk iş gününde öğrenmişti.

Otoparkın ucunda ise koyu meşelerden yapılmış, iki katlı geniş bir bina vardı. Binanın çatasında ‘KENNY’S BAR’ yazılı neon bir tabela vardı. ‘Y’ ve ‘N’ yıllardır inatçı bir şekilde yanmıyordu. Kenny’nin günler boyunca ışığı kendi tamir etme çabasından herkes takdiren ona ‘’Ken’’ lakabıyla seslenmeye başlamıştı. Kenny’nin bunu duyduğundaki hayal kırıklığı ve bozguna uğramış ifadesi herkesin zihnine kazınmıştı ve kimsenin unutmaya niyeti yoktu.

Cass girişe yaklaştı ve kulpu tutup itti. Kapının üstündeki zil tatmin edici bir şekilde çıngırdadı. İçerdeki herkesin bakışı içeri giren kadına yöneldi.

Cass bakışlarını kaldırdı, ona bakan insanlara karşılık verdi.

‘’Ne var? Şeytan mı gördünüz de öyle bakıyorsunuz?’’ diye sordu. Üstünde ‘’SADECE PERSONELLER GİREBİLİR.’’ yazan kapıya doğru yöneldi.

Bar tezgahına yaslanmış adam taburesini biraz daha geriye çekti. Ağzındaki purodan derin bir nefes çektikten sonra bakışlarını Cass’in girdiği odaya kaydı.

‘’Daha kötüsünü gördüm,’’ dedi adam. Sağ kolundaki biyonik kolun içindeki mekanizma çalıştı. Avucunun içindeki delikten gümüş bir para çıktı ve parmaklarında rahatça gezdirdi. Adam yine o lanet parayla oynuyordu. Cass kaç yıldır aynı numarayı gördüğünü bilmiyordu; adam sıkılmamıştı.

‘’Bugün iyi anlaşsanız iyi ederseniz. Renji ve Liana izinde.’’ diye bir ses yükseldi mutfak tarafından. Birkaç saniye sonra ellerini mutfak havlusuna silen ellilerinde kadın belirdi. Yüzündeki her zamanki sert ifade vardı.

Kadın tezgâha yaklaştı, bir tabureyi çekip oturdu. Purolu adama eliyle ‘ver’ işareti yaptı. Purolu adam elindeki parayı başparmağıyla yukarı fırlattı. Para avucunun tam ortasına mükemmel bir pozisyonda düştü. Biyonik kol birkaç sessiz mekanik ses yaparken adam ağzındaki purodan bir nefes alıp kadına uzattı.

Kadın purodan sanki yokluktaymış gibi birkaç hızlı nefes çektikten sonra adam konuştu.

‘’Yine içmeyi arttırdın, Evelyn. Sağlıkçılara hiç yakıştıramam duman işini.’’

 Evelyn alay edermişçesine burnundan bir nefes verdi purodan başka bir nefes daha çekerken. ‘’N’oldu bir anda başıma baba mı kesildin, Henry?’’

‘’Babalar genelde çocuklarına puro vermez.’’

‘’Babalar genelde çocuklarını bara göndermez.’’ diye ekledi tezgâhın üstündeki külleri silerken Kenny.

‘’Her neyse ne. Yeni dönem ebeveynliği.’’ Evelyn tezgâhın arkasına uzanıp eline geçen ilk şişeyi kapıp biraz yanındaki kullanılmış bardağı aldı ve içkiyi bardağa doldurdu.

‘’Ebeveyn demişken, Cass, velet nerde?’’ diye seslendi arka odaya.

Cass açık dolabın önünde kıyafetlerini değişiyordu. Üstündeki bordo bir ceketinin kolları yukarıya katlanmış, bol kargo pantolonlarını da giymişti. Belindeyse yıpranmış tabanca kılıfı kemerine takılıydı. Kılıfın içindeyse yeni model kaba bir altıpatlar vardı.

‘’Gelmedi. Liana’da.’’

Henry hayal kırıklığına uğramış bir şekilde iç çekti. ‘’Liana izindeyken bile kızı kullanıyorsun, Cass. Bırak da kız azıcık kafa dinlesin.’’

Cass kemerini taktıktan sonra dolabın kapağını kapattı ve odadan çıktı. Saçlarını arkasında at kuyruğu şeklinde toparlarken bakışları Henry’e kitlendi.

‘’Bir şey yapacağı yok. Tek yapacağı Kian’a yemek hazırlayıp göz kulak olmak.’’

‘’Kulağa kolay geliyor. Sen neden yapmıyorsun?’’ diye sordu Henry üstelermişçesine. Yüzüne sinir bozucu bir sırıtış belirdi. Cass ile uğraşmaktan zevk aldığı her açıdan belliydi.

Cass’in gözü seğirdi. ‘’Senin olduğun yerde çocuk falan bakmam ben. Çocuğa kim bilir neler öğretiyorsun.’’

Henry kısa bir kahkaha attı. Parmaklarındaki parayı başparmağı ile havaya fırlattı. Para havada birkaç turun ardından mükemmel bir şekilde Henry’nin kolundaki yuvarlak hazneye düştü. Koldan birkaç mekanik ses geldi ve tekrardan Henry’nin avucunda belirdi. Yine lanet parayla oynamaya başladı.

‘’Ne öğretmişim tam olarak? Genel kültür öğretiyorum. Sera’nın insan anatomisi dersinden daha yararlı.’’

‘’Ney ney?!’’ Barın diğer ucundaki kadın çizim defterinden başını kaldırırken. Defterdeki insana benzeyen canlının iç yapısı detaylı bir şekilde açıklanmıştı. ‘’İnsan anatomisi değildi ki onlar! Hem anatomi daha yararlı!’’ Sesi garip bir şekilde nefessizdi. Çizim yaparken nefesi çok uzun saniyeler tutmuş gibiydi.

Henry başka bir kahkaha patlatırken Cass alnını sıvazlayıp tezgâhtan bir tabureye oturdu.

‘’Kabul et Cass, benim genel kültür bilgileri daha yararlı. Kim benim gibi aile dostu ki?’’ diye sordu göz ucuyla Cass’e bakarken.

Cass daha cevaplayamadan Evelyn ‘’Poker taktikleri genel kültüre giriyorsa yine iyisin Cass. Genel kültür harici dışı şeyler nasıldır tahmin edemiyorum,’’ dedi. Bu Kenny’den sessiz bir kahkaha aldı. Evelyn göz ucuyla Henry’nin düşmüş suratına bakarken sırıtıyordu.

Cass kaşlarını çattı ve Henry’e döndü. Tehditkâr bakışları Henry’nin tembel bakışlarıyla buluşunca Henry bir savunma yapmak zorunda olduğunu hissetti.

‘’Hadi ama. Foolsfield ağzına kadar merdiven altı kumarcılarla dolu. Bir gün oldu da birisine yanlışlıkla girerse nasıl oynayacak?’’