"Leyla, birazcık daha oynasak olmaz mı ya?" dedi kafasını omzuna doğru eğerek.
"Saat kaç ki?"
"20.34"
"Nevin babam gelecek. Daha eve uğramadım nerdeyse."
"Erdem amcam kızmaz kii" dedi yalvarırcasına.
Benim de içim oynamak için kıpır kıpır ediyordu ama babam gelmeden evde olmak istiyordum. "Tamam" sonunda. "Oynayalım ama sadece 15 dakika." "Tamam mı?" dedim hafifçe göz kırparak. "Tamam" dedi sırıtarak. Sokağın kenarına dizdiğimiz mutfak setine doğru yaklaştım. Ben de Nevin'in yanına, kaldırıma oturdum. Yanımdan hiç ayırmadığım bebeğimi elime aldım. Bebeğimi canlandırarak Nevin'in bebeğine doğru yürüttüm. O yemek hazırlamıştı ben de ona misafirliğe gitmiştim. Daha doğrusu gidiyordum. Ağzımla kapı tıklama sesi yaptım "tık tık tık" "kim o?" dedi Nevin cırtlak bi sesle. Arkamdan tanıdık bi erkek sesi "Been." dedi. Arkamı döndüğümde elinde ekmek poşetiyle babamı gördüm. Dikilmiş gülümseyerek bize bakıyordu. Yine çok yorulmuşa benziyordu. Gözlerinin altı şişmiş, omuzları hafif düşmüştü. Buna rağmen en güzel gülümsemesiyle bize bakıyordu. "Baba" diye fırladım yerimden. Koşarak yanına gidip sıkıca sarıldım. Babam benim her şeyimdi. Ciddi manada her şeyim oydu. Nevin ve babam hariç başka hiç kimsem yoktu. Annemi doğumumda kaybetmiştim. Doktorlar riskli olduğunu söylediği halde o beni doğurmayı kabul etmiş ve hayata ardında beni bırakarak gözlerini yummuştu. Onu hiç görmesem de, kokusunu içime hiç çekemesem de...Ona olan sevgim ve saygım sonsuzdu. Babamın da etkisi olacak ki o hep yanımda gibi hissediyordum. Annesiz büyümüştüm, kimsesiz büyümüştüm, yarım büyümüştüm...
Onun ölümünden, benim doğumundan, kara 7 Mayıs'tan tam 10 yıl geçmişti. Evet, yarın 10'uma basıyordum. Yarım bir yaşa daha giriyordum...
"Kızımm" dedi babam beni sımsıkı sarmalarken.
"N'aptın bugün?" dedim geri çekilerek.
"Aynı" dedi elini klasik şekilde havada sallayarak. "Görev işte" "Göreev" dedim sırıtarak. Elimi mikrofon şeklinde babama doğru uzattım; "Bugünki göreviniz neydi Erdem Bey?" Babam tam cevap verecek gibi olmuşken sustu. Kısık sesle 'bir dakika' dedi bana. Arkama bakıyordu, Nevin'e doğru. Bana gülümseyip Nevin'e doğru adımlamaya başlarken "Nevin" dedi. "Sen nasılsın çiçeğim?" Nevin yerdeki oyuncaklarla oylanan gözlerini babama çevirdi "İyiyim Erdem amca, sen?" "Oy yerim" dedi babam. Ne zaman bizi birlikte görüp sevinse böyle derdi. "Ben de iyiyim ne yapıyordunuz bakalım?" "Leyla'yla oyun oynuyorduk. Az önce gidecekti de ben bırakmadım." dedi yine sinsi gülümsemesini yüzüne takınarak. Cevabına karşılık babam da güldü. Nevin'in de babası yoktu. O yüzden küçüklüğümüzden beri babam ona da babalık yapmaya çalışırdı. Birlikte büyümüş sayılırdık. Sanki birlikteyken iki yarım bir tam yapardık. Onun babası eksikti, benim annem... Sahi hangisi daha zordu. Annesizlik mi, babasızlık mı? Gerçi acılar kıyaslanabilir miydi? Babasını hiç görmemiş masum bir çocukla, annesini hiç görmemiş masum bir çocuk kıyaslanamazdı ki. Nasıl kıyaslayabilirdiniz?
Biraz daha konuştuktan sonra Nevin'le birlikte oyuncaklarımızı topladık. Her şeyi kutusuna yerleştirdim ve Nevin'e verdim. Bebeğimi de aldıktan sonra Nevin'le kucaklaştık ve babamın yanına doğru koştum. Artık eve gitme vakti gelmişti. Nevin'le aynı sınıftaydık, bu yüzden neredeyse tüm gün birlikteydik. Babamla Nevin'lerin sokağından çıkıp kendi sokağımıza girdik. Sanki sokak da yorulmuştu, istirahat etmesi gerekiyordu... Evimizin önüne geldiğimizde babam cebinden evin anahtarını çıkardı ve kapıyı açtı. Okuldan gelince evi toplayamamıştım ama yine de çok dağınık değildi. Gerçi ben evde olmadığımda evi dağıtacak bir şey de olmuyordu. Açık konuşmak gerekirse düzenli bi kızdım. Babam da hep böyle derdi. Babamın dilinden düşürmediği iki huyum vardı. 1) düzenli olmam 2) inatçı olmam. Ama inatçılığım düzenimi geçerdi. Annemden almışsın inadını derdi hep. Bunu demesi içimdeki yarayı tetiklese de hoşuma giderdi. Eve girdikten sonra babam duşa girdi. Ben de yiyecek şeylere bakındım. Buzdolabını inceliyordum ki babamın duştan çıktığını duydum. "Leyla, kızım" "efendim baba" dedim banyoya doğru seslenerek. Yiyecekleri hazırlamaya çalışırken çıkardığım sesleri duymuş olacak ki "Sen uğraşma geliyorum." dedi. "Tamamdır." diye onaylasam da tabiki hazırlamaya devam ettim. Yemek yedikten sonra saat oldukça geç olmuştu. Dişlerimi fırçalayıp yatağıma sokuldum. Babam da yanıma gelip uyku masalımı okumaya başladı. Huzurlu sesi kulaklarımı doldururken gözlerim yavaşça kapanmaya başladı. Uyumadan hemen önce hatırladığım şey babamın alnıma kondurduğu öpücüktü...
Uyandığımda sabah saat 8di. Babam işe gitmek için hazırlanıyordu. Ben öğlenciydim, daha okul saatime çok vardı ama bu saatte kalkmıştım. Pikemin altında uykuyla dönerken yavaşça baba diye bağırdım. Birkaç saniye sonra kapıda göründü. "Kızım, sen niye uyandın?" Bilmem dercesine başımı sallayarak gülümsedim. Gözlerimdeki uyuma isteğini fark etmemek imkansız olmalıydı, bundan emindim. Yatağıma yaklaştı "Hadi Leyla'm sen uyu, ben şimdi çıkacağım zaten" dedi yanağımdan öperken. Ben de onu öptükten sonra odadan çıkmadan son kez arkasına baktı. "Bugün doğum günün ona göre" dedi göz kırparak. Tekrar gülümsedim ve ben de ona göz kırptım. Babam odadan çıktıktan sonra tek başıma kaldım. Evet, bugün doğum günümdü yani annemin ölüm günü... Gözlerimden süzülmek üzere olan yaşları tutmaya çalışırken son kez babamın sesini duydum. "Seni seviyorum Leyla'm unutma. Görüşürüz" "Ben de seni seviyorum babacığım" dedim sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışıyordum. "Görüşürüz" dememin ardından dış kapının kapanma sesini duydum. Şimdi yine koca evde tek başımaydım. Her öyle değildi. Belki öyle olsa daha kolay olurdu ama... Tek başıma değildim. Ruhumla, ruhumun karanlığıyla başbaşaydım. Annemin ruhundaki yaralarla başbaşaydım. Gözümden akan yaşlar yavaş yavaş yanağımı ve yastığımı ıslatırken gözlerimin tekrar ağırlaştığını hissettim.
Uyanır uyanmaz elimi çalar saatime attım. Bir türlü susmamıştı, gerçi sussaydı büyük ihtimalle okula yetişemeyecektim çünkü şu an bile kılpayı yetişebilirdim. Pikemi üzerimden attım hızlıca banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Tekrar odaya geldiğimde okula 15 dakika kalmıştı. Bi elimle üzerimi değişirken diğer elimle yatağımı toplamaya çalışıyordum. 5 dakika sonunda çantam da hazır bi şekilde evden çıktım. Hızlı adımlarla Nevin'lerin evine gidip zillerini çaldım ama kapıyı açan olmadı. Tekrar çaldım tekrar açan yoktu. En sonunda gitmiş olabileceğini düşünüp okulun yolunu tuttum. Dersin başlamasına 2 dakika kala sınıftaydım. Gözlerim Nevin'i görmek için sınıfı taradı lakin başarısız oldu. Nevin sınıftada da yanımda da yoktu. Selim'e seslendim "Selim Nevin bugün gelmedi mi?" Hayır anlamında başını salladıktan sonra gülerek "Onu sana sormak lazım Leyla" dedi. Ben de onu taklit ederek cümlesini tekrarladım. Konuşmamız biterken öğretmen sınıfa girdi. Onun sınıfa adım atmasıyla herkes sustu, etraf sessizliğe gömüldü. Herkes çoktan yerlerini alıp defterlerini açmıştı. Gün sonunda klasik ve yorucu bi okul günü daha bitmişti. Gün boyu Nevin'in neden gelmediğini düşündüm. Gelmeyeceği zaman mutlaka bana haber ederdi, acil bi işi çıkmış olmalıydı. Eve gitmeden önce Nevin'lere gittim. Kapılarını çaldım ama yine çıt yoktu. Aklıma getirmek istemesem de Nevin'in hasta bi teyzesi vardı. Son günlerde durumu kötüydü, acaba ona mı bir şey olmuştu? Bu düşüncelerle sokağı bitirdim ve bizim eve girdim. Eve girdiğimde ayağımın hemen önüne bi kağıt düştü. Kağıt özenle katlanmıştı ve içinde yazılar vardı. Kağıdı alıp salondaki sehpaya koydum, merak etmiştim ama çok da önemsememiştim. Nereden bilebilirdim ki bir veda(!) mektubu olduğunu... Odama gidip çantamı yerleştirdim. Üzerime ev kıyafetlerimi giyindim. Bebeğimi de elime alıp salona geçtim. Koltuğa oturdum ve az önce sehpanın üzerine bıraktığım kağıdı elime aldım. Kağıdın katlarını yavaşça açarken içimde kötü bir his oluştu. Kağıtta yazanlar ise içimdeki kötü hissin nedenini anlamamı sağladı. Kağıtta yazanlar Nevin'dendi. Notta buradan taşınmak zorunda kaldıkları yazıyordu. Nevin gitmişti... Beni bırakıp gitmişti, gitmek zorunda kalmıştı. Nedenini söylemememişti ama zorunda olmasa beni bırakmazdı. En azından habersiz bırakmazdı. Veda bile etmeden gitmişti, son bi kez sarılamamıştık. Kuru kuru bi notla bana veda etmişti, tabi buna veda denilebilirse...
Gözlerimden akan yaşları kağıda düşen damlayla fark ettim. Mektubunun sonunda kendi el yazısıyla "...Özür dilerim Leyla. Beni affet kardeşim. Yeni yaşın kutlu olsun, seni seviyorum. Seni unutmayacağım, beni unutma..." yazıyordu. Doğum günüm olduğunu mektubuyla hatırladım. Daha dün görüşmüştük ve şimdi adam akıllı veda bile etmeden tek arkadaşımı alıp gitmişti. Buna kızmamak, kırılmak elde miydi? Ellerimin titrediği hissediyordum. Gözlerimden süzülen yaşlar üzerimi ıslatmaya devam ediyordu. Mektubun bazı yerleri gözyaşlarıyla ıslanmış ve akmıştı. Oturduğum koltuğun üzerine yan dönerek uzandım. Bacaklarımı karnıma doğru çektim, kağıdı ve bebeği kollarımın arasına alıp göğsüme bastırdım. Kendimi hiç iyi hissetmiyordum.
Uyandığımda etrafım karanlıktı, hava kararmıştı. Yavaşça uzandığım yerden doğruldum. Koltuğun başındaki düğmeye basarak salonun lambasını açtım. Elimdekileri görünce neler olduğu bir kez daha yüzüme vurmuştu. Saate baktım 3'e geliyordu, babam gelmiş olmalıydı ama evde hiç ses yoktu. Bebeğimi elime alıp koridora çıktım "Babaa" diye seslendim, ses gelmiyordu. Bebeğimi sıkıca sarmaladım, acaba bugün babamın nöbet günüydü de unutmuş muydum? Ama babam doğum günümde nöbete kalmazdı ki. Yine de acil bir şey olmuş olmalı ve nöbete kalmış olmalıydı. Hep "Her şeyden önce vatan ve görev, Leyla'm" derdi. Nöbetten birkaç saate dönerdi, ben de uykumu almıştım. Tekrar salona geçip koltuğa oturdum. Televizyonu açtım, bi haber kanalı açıktı. Bir okulda yapılan ilginç kermesi gösteriyordu haberler. İlgimi çekince izlemeye başladım. Haberde ben yaşımdaki çocuklar çuval yarışları yapıyor, parkurlar düzenliyorlardı. Birkaçı mikrofona konuşuyordu. Oldum olası ben de böyle mikrofona konuşmak istemiştim. Kızın biri konuşurken arkadaki çuval yarışında olan oğlanlarfan biri birden yere serildi. İstemeden ona güldüm. Nevin'in gidişini en azından babam gelene kadar aklıma getirmemeye çalışıyordum. Kermes haberi bittiğinde yüzümdeki gülümseme hâlâ duruyordu. Bi sonraki habere geçtiğinde muhabir kadın eline bir kaç kağıt alıp biraz daha kameranın önüne geldi. "Evet sayın seyirciler şimdi çok sıcak bir o kadar da üzücü bi' gelişmeyle karşınızdayız." Muhabir konuşmaya devam ederken zil çaldı. Babamın gelmiş olduğunu düşündüm. Kapıya doğru giderken muhabir konuşmalarına devam ediyordu. "... Akşam saatlerinde işten çıkan polis görevlisi Erdem A.'nın cansız bedeni birkaç saat önce ormanda bulundu. Erdem A.'nın şaibeli ölümüne ait araştırmalar polis teşkilatı tarafından başl..." Duyduklarım kulaklarımda büyük bir çınlamaya sebep oldu. Dışkapının kulpundaki elim yavaşça aşağı eğildi. Kapı aralanırken arkama dönüp salondaki televizyona baktım. Haberde bahsi geçen polis görevlisi, babamdan başkası değildi... Televizyondaki fotoğrafı bana bakıyordu. Kulaklarımda ki çınlama yankılanan çığlıklara dönüştü. Çığlıklarım dünyaları yıkıyordu. Zaman durmuştu, hayat bitmişti, sevgi ölmüştü. Benim babam ölmüştü... Annesizlik mi daha zor babasızlık mı diye düşünürdüm hep. Ama hiç hem annesizlik hem babasızlık ne kadar zordur diye düşünmemiştim. Peki ya şimdi benim içine düştüğüm durum neydi? Tam olarak bu değil miydi?..
Kapıdan giren birkaç kişiden genç yaşlarda olan bir kadın beni kolları arasına aldığında nefeslerimi alamaz olmuştum. Beni kolları arasına alıp sakinleştirmeye çalışan kadın arkasındaki adama döndü. Başını eğmiş iki yana sallarken arkadaki adama doğru "Yetişemedik..." dediğini zar zor duydum. Onlar konuşuyordu, muhabir konuşuyordu, dünya dönüyordu ama benim son hatırladığım şey bu olmuştu...