LEVAZIMATÇI
“Alışamadım hâlâ” dedim Memduh’a iki yanımızı kapatan çamların arasındaki yoldan geçerken. “Altı ay oldu ama hâlâ kendimi buraya ait hissetmiyorum.” Yan koltuğumda oturan, uzun süredir yolu izleyip konuşmayan Memduh sonunda kafasını bana çevirirken önce oflayıp sonra “Alışılacak bir şey yok da ondan, senin yaptığın işi herkes yapamaz; cesetleri gömme işi ya çok cesurların ya da aklını kaçıranların işidir.” deyip tekrar önüne döndü. Ben ise direksiyonu iki elle kavramış, far yakmam yasak olduğu için karanlıkta arabayı sürmeye çalışıyordum. Gözlerim sanki güneşten kamaşmış gibi kısarken “Farları yaksam ne sıkıntı olur anlamıyorum, insanların unuttuğu yerde biz far yakmamızda ne sorun olabilir” dedim Memduh’a. Memduh bana dönmedi. Sağ tarafındaki camdan dışarıyı gözleyerek “mafyanın cesedini taşıyorsun, başka bir şey demem lazım mı?” dedi ve yüzündeki pişkinlik ifadesi uzun süre kaybolmadı. “Şu işe katlanılmaz normal şartlarda. Yaptığımız iş iş değil.” dedim. Söyleniyordum; şikâyet ediyordum çünkü bu işi kendi irademle seçmiş olsam bile kendi kendime hâlâ kabul edemiyordum. Memduh da bunu anlamış olacak ki yerinden doğruldu, sağ elini yumruk şeklinde sıktıktan sonra burnundan derince soluklandı ve ardından “Yaptığın iş iş değil mi! Ulan ben gelmesem garsonluk, baristalık yaparak sürünüyordun be! İnsanlık edelim, liseden dostumuz dedik de seni aldım buraya. Sana bu parayı başka nerede verirlerdi söylesene!”. Haklılık payı vardı, burada bir ayda kazandığım parayı normal hayatımda kazanmamın imkânı yoktu. Derin bir nefes verdim, tek kelime söylemeden toprak yolda yokuş yukarı çıkarken sadece yola odaklandım. Şimdi Memduh da susmuştu. Gecenin sessizliğinde sadece toprak yolun, araba lastiğinden fırlayan çakıl taşlarının ve çekirgelerin gürültüsü duyuluyordu. Birkaç dakika sadece bu seslerle ilerledikten sonra yol düzlüğe çıktı. Çam ağaçları sıklaşmış, bırak insanları, hayvanların bile burada olup olmadığı meçhuldü. Yokuş çıkarken hafif sallanan pikap düzlüğe çıkınca sallanması kesilmiş, bizi de rahatlatmıştı. Birkaç dakika sessiz bir yolculuk yaptıktan sonra Memduh gömleğinin cebinden sigara paketini çıkarttı ve içinden bir dal sigara çekti, önce bana uzattı. “İçmiyorum ben”. Memduh cevap vermedi, sigarayı yaktı. Dudaklarının arasına götürdü, uzun süre çekti ve sonra uzun uzun dumanı dışarıya saldı. Sağ elinde iki parmağının arasında tutarken kafasını bana çevirip “Dost acı söyler Cavit, ben seni sevdiğimden öyle üstüne geldim. Umrumda olmasan seni orada garsonluk yaparken hayatından çıkıp giderdim senin. Ben seni düşünüyorum, ben de isterdim senin okuyup güzel iş sahibi olup aynı parayı orada kazanmanı ama hayat böyle işte...” Elindekini ikinci sefer ağzına götürecekti ama tam o sırada duraksayıp “Bazılarımız da bu işi yapmalı; bazıları da çıkacak ki bu işleri yaparak köşeyi dönecek.” dedi ve duraksadığı işi bu kez tamamladı. Memduh dediklerinde ne kadar samimiydi anlamıyordum, belki beni gerçekten düşündüğü için yanına almıştır, belki de benim gibi bir salağı başka yerde bulamayacağı için. Acaba bunlardan kaçıp başka şehirde başka bir hayat süremez miydim? Yutkundum... Gecenin sessizliğinde sadece kulağıma motor gürültüsü geliyordu, ikimizden çıt bile çıkmıyordu. Cesedi gömeceğimiz yere yaklaşmıştık. Memduh ön camdan yola bakarken tam “Bu yoldan dönüş yok” diyecekken arabasının kasasından bir anda uzun ve tiz bir ses yükseldi... "IIIIIAAAH!" İkimiz de donup kaldık.
Gecenin sessizliğine acı fren sesini karıştırarak arabayı durdurdum. Memduh’a doğru bir bakış atmıştım ama sanki donup kalmıştım, başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Memduh da gözlerini kısmış sese dikkat kesilir gibiydi. Birkaç saniye sese odaklandıktan sonra arkaya doğru bir bakış attı ve fısıltılı bir ses tonuyla “has s*ktir”. Sonra da uzunca ofladı. Ben ise bembeyaz kesilmiş ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Bir süre Memduh’un oflamasını bitirip ne diyeceğini merak ediyordum. Sonra arabanın kasasından acı dolu bir inilti daha duyuldu: “IIIAH!”. Memduh hemen hareketlendi; arabanın kapısını bir hışımla açarken “İN!” diye bağırdı. Sorgusuz hemen arabayı durdurup kapıyı bir hışımla açıp dışarı çıktım. Gözlerim fal taşı gibi açık ağzımdan solurken soramadan edemedim: “Yaşıyor mu?” Memduh seri adımlarla kasaya ulaşıp sardığımız cesede ulaşmaya çalışırken “bizim istediğimiz kadar ölü değil.” Kokusu çıkmasın diye kat kat sarılmış cesede ulaşmaya çalışırken ilk şoku üstümden attıktan sonra “Ne yapacağız?” diyebildim şaşkınlık ve merakla karışık şekilde. Memduh kafasını bile bana çevirmeden:
- “Buraya ne için geldik?”
- “Cesedi gömmeye.”
- “O zaman yapmamız gerekeni yapacağız.”
dedi sırıtarak. Cesedi saran parçaların sonuna gelmişti. Memduh ceset ile uğraşırken ben biblo gibi kenarda kalmış onu seyrediyordum. Memduh da bunu fark etmiş olacak ki “Cavit! Durmasana öyle, yardım et.” İşte o zaman donuk bakışlarımı geride bırakıp Memduh’un yanına geldim. Çekirge sesleri ve baykuşların ötüşleri arasında parçaları tek tek açtık. Son kısmı da açtıktan sonra Cesetten derin bir nefes alma sesi geldi: “HIAAAH”. Memduh bağırarak küfür ederken ben gözlerim fal taşı gibi cesede bakakalmıştım. Kasamızdaki kafasının ortası kel, geniş vücutlu, kırklı yaşlarda bir adammış. Gömleğinin göğüs kısmının bütün her yeri kanla kaplanmış ve kurumuştu. İniltiler ve sesli nefes alışverişi çekirge seslerine karışıyordu. Dehşete düşmüştüm; genelde arabada ölüleri taşırdık ama bu adam yaşıyordu. “Hey! Ses ver bize.” diyebildim. Memduh iki elini de arabanın kasasına koymuş, cesede eğilmiş, çıt bile çıkarmıyordu. Adam inlemeye ve sesli nefes almaya devam ediyordu. İkimiz de sessizce sadece kasadaki adama bakıyor, ne yapacağını izliyorduk. Ben tekrar seslendim “Bizi duyabiliyor musun?”. “HEY, BAK BURAYA! ÖLECEKSİN BİRAZDAN BİR ŞEY SÖYLE!” dedi Memduh sessizliğini bozarak. Kaşlarımı çatıp Memduh’a döndüm: -Nasıl ölecek?
-Gömeceğiz onu. Duraksadım. “Ama yaşıyor.” Adam inliyordu, sanki bir şey demek istiyordu.
-Yaşıyor olması bizim umrumuzda değil, biz onu gömmeye geldik Cavit, unuttun mu?
- Ama bu sefer ölü değil, yaşıyor...
Memduh ellerini kasadan çekti; kaşları çatılmış, alnı kırışmıştı ve üstüme doğru yürürken hiddetle “ÖLMEK Mİ İSTİYORSUN CAVİT! MAFYANIN SENİ YAŞATACAĞINI MI SANIYORSUN, TANIMADIĞIN BİR ADAM YÜZÜNDEN ÖLMEK Mİ İSTİYORSUN! TANIMADIĞIN BİRİSİ İÇİN CANINI RİSKE ATIYORSUN LAN SEN, SALAKSIN OĞLUM SEN SALAK!”.
Baykuşların sesi kesilmiş ama çekirgelerin sesi, rüzgârda sallanan yaprakların hışırtısı susmamıştı. Memduh öfkesini üstüme kusmuş, şimdi bir cesede bir bana bakıyordu. Sanki ağzım düğümlenmiş gibi sessiz kalmıştım, söylecek çok şey vardı ama söyleyemiyordum. Boynum bükük öylece yere bakarken kalakalmıştım. Sonra gözlerimi adama çevirdim. Adam inlemelerinin arasında bir şey söylemeye çalışıyor gibiydi. Kasadaki adamın ağzına eğilmeye giderken Memduh’a “şşş” diyebildim. Adamın yanına vardığımda eğildim ve sadece onu dinlemeye başladım. Memduh da tam arkamda kolları birbirine kenetlemiş, kafasını hafif sağ eğerek bizi izliyordu. İniltiler ve nefes alışverişleri, iniltiler ve nefes alışverişleri, iniltiler ve nefes alışverişleri... Sonra ağzında neredeyse duyulmayacak bir ses tonuyla şu kelimeler döküldü ağzından “kızım...” Ağzım açık kaldı ve hemen Memduh’a dönüp “kızım diyor, KIZIM DİYOR!” Memduh da yüzünü ekşitip “bağırma be!”. Ellerinin bağını çözüp yanıma geldi ve o da adama doğru eğilip ağzından dökülecek kelimeleri beklemeye başladı. Adamın sesi artık daha gür çıkıyordu “Kızım...”. Memduh yavaşça doğruldu ve iç çekti. Ben de adama doğru eğilip “merak etme burdayız, sana su getireyim”. Yerimden doğrulup torpidomdaki suyu almak için hareketlenecekken Memduh şaşkınlık ve sinirle karışık şekilde “Ne? Ne suyu Cavit? Adamı gömmek istiyoruz, yaşatmak değil.” “Adam şok içinde, bize bir şey anlatmaya çalışıyor, kızından bahsediyor anlamıyor musun?”. Bana doğru yaklaştı, yüzünden kızgınlık ifadesi yoktu, aksine bana şefkatle bakıyordu. Elini omzuma koydu ve:
- “Biliyorum senin için zor geliyor; evet biliyorum hâlâ alışamadın. Ben de alışamadım, bana da zor geliyor ama seçtiğimiz yol bu. Bu işin böyle yanları var. Evet çok zor bir durum ama o yaşarsa biz ölürüz.”
- “Başka bir seçenek olmalı.” “Onu canlı canlı mı gömeceğiz?”
- “Başka şansımız yok. Ya sen yaşayacaksın ya da o Cavit, insan hayatı her şeyden kıymetlidir.”
Duyduğum bu sözlerin ardından içimde bir şimşek çakmış, bir öfke dalgası köpürüvermişti. Kaşlarım çatılmış, Memduh’a bakışlarım takılı kalmıştı. Memduh bir adım geriye atmış ve sonra dönüp “Bak, içinin rahat etmesi için onun nefesini kesebilirim, sen sadece arkada otur tamam mı? İşim bitince ben seni çağırırım”. Yüzüme bakarken geriye doğru bir adım attıktan sonra yüzünü çevirdi ve adamın oraya doğru yöneldi. Adam bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Adamın ne dediklerini olduğum yerden duyamıyordum ama her ne söylendiyse Memduh gülmeye başlamıştı. İniltilerle kıvranan adama karşı kıs kıs gülerek “Merak etme, kızının yanına götüreceğim, orada seni bekliyor.” Memduh’un bu dediklerini duyunca bembeyaz kesildim. Bunca zamandır yanında olduğum ve şimdi baş başa kaldığım bu adamın nasıl biri olduğunu anladığımda kanım çekilmiş gibi hissettim. Çok huzursuzlanmıştım. Bir Memduh’a, bir de kasadaki adama bakıyordum. İstemsizce yumruğumu sıktım, dişlerimi sıktım. Memduh haklıydı, insan canı kıymetliydi ve ben de insan canı için artık susmayacak, gerekeni yapacaktım...
Memduh kasanın bir sağına bir soluna kafasını uzatırken bir şey arar gibiydi. “Ne arıyorsun?” “Levye arıyorum.” dedi bana hiç dönmeden. “Bir an önce bulalım da acısını dindirelim.” Artık Memduh’un hareketlerini dikkatle izliyor, aklımda bir plan kurmaya çalışıyordum.
Gecenin karanlığına artık rüzgârda eşlik etmeye başlamıştı. Dağın o serin esintisi saçlarımı yalayıp gecenin karanlığına karışıyordu. Arabanın önünden el fenerlerimizi almıştık. Memduh bir eliyle feneri tutarken diğer eliyle iniltilerle kıvranan adamın yanında çantalarla bir şey arıyordu. İkimiz de tek kelime etmiyorduk. İlk sessizliği Memduh bozmuştu: “AHA!” diyerek çantanın içindeki uzun, paslı levyeyi çıkarttı. Fenerin ışığı altında eski ve ürkütücü duruyordu. Sağ elinde fener, sol elinde tuttuğu levyeyi havaya kaldırıp salladı. Levyeyi durmadan sallıyor, ağzından nefes alıp veriyordu. Bir şey söyleyecek ya da yapacak gibiydi ama yapamıyordu. Tereddüt yaşadığını sanıp yanına gittim ve “Yapma Memduh.” diyebildim. Memduh gözlerini, elini göğsünde birleştirmiş, zor nefes alan adamdan hiç ayırmıyordu, kaldırdığı elini de hiç indirmemişti. Tuttum kolunu, “Başka bir yol buluruz, sakın.” Memduh göz ucuyla bana baktıktan sonra hemen kolunu geriye çekti ve beni omzumdan itmesiyle yere düşmem bir oldu. Yumuşak toprağa sırt üstü düşmüştüm. Kafamı kaldırıp yerimden doğrulduğumda Memduh sağ elindeki feneri kasaya koydu. Levyeyi iki elinin arasına aldı, başının üstüne kaldırdı ve sonra derin bir nefes verdi. İşte o an damdan ilk defa net ve yüksek sesle sözcükler dökülmüştü ağzından. “Hayır... Lütfen...” Memduh bunu duymuyor gibi sadece elini kaldırmış adama bakıyordu. Birkaç saniye boyunca duruşunu bozmadıktan sonra tekrar gerinde ve “Ya Allah!” nidasıyla levyeyi indirmeye hareketlendi. Ben de o sırada hamlemi yaptım.
Yerden fırlar gibi kalkarak Memduh tam levyeyi indirecekken sol omzundan ittirdim onu. Tüm vücudumun kuvvetini iki elime bindirerek yaptığım itmeyle Memduh “Lan.” inlemesiyle ağaçların arasına düşerken levye de Memduh’tan başka bir yöne doğru fırlamıştı. Hemen koştum ve kasanın ağzını kapattım. Memduh o sırada ağaçların arasında yerden kalkmaya çalışıyordu. Hemen şoför koltuğuna koştum. Koltuğa oturduğumda fenerimi hemen yan koltuğa fırlatıp kontağı çalıştırmaya çalıştım. Ağzımdan nefes alıyor, kontağı çalıştırmaya çalışırken ellerim tir tir titriyordu. Kafamı eğmiş arabayı çalıştırırken Memduh yerinden doğrulmuş, bana küfürler ediyordu. Sonunda arabanın motoru gürüldeyerek çalıştı ve çekirgelerin ötüşünü bastırdı. Motor sesini duyar duymaz gaza bastım. Memduh arkamdan “Hain! Yarı yolda bıraktın beni hain” diyerek arabaya koşmaya çalışıyordu. Kalbim göğüs kafesimde fırlayacak gibiydi. Geniş bir düzlük olduğu için büyük bir u çizerek dönecektim. Memduh kendinden beklenmeyecek çeviklikte koşarak bana yetişmeye çalışıyordu. Arabamın direksiyonunu sert şekilde sola doğru kırdım. Lastiklerin hızla üzerinden geçtiği toprak ve taşlar etrafa saçılıyordu. Dönüşümü tamamlayıp devam edecekken, Memduh dönüşümü fırsat bilip arabaya yetişmiş ve kapıma yapışmıştı.
Memduh bir eliyle kapıyı tutarken bir eliyle yüzüme darbeler indirmeye çalışıyordu. Önce boğazımı kavramaya çalıştı, ben kendimi biraz camdan sağa doğru çektim, bu sefer yüzüme yumruk atmaya başladı. Araba aynı süratle gidiyor ama Memduh pes etmiyor, kapıyı bırakmıyordu. Sol gözüme doğru darbeler indirirken hiddetle ettiği küfürler ağzından eksik olmuyordu. Sağ elim direksiyonda, gözlerim yolda iken sol elimle yüzümü korumaya çalışıyordum. Memduh’a sadece “GİT.” diyebiliyordum. Saat gece vaktiydi ama gündüz vaktinden daha fazla terliyordum.
Yokuş aşağı hızla iniyordu araba, Memduh arabayı bırakmamıştı, bence bozuk, taşlı yollardan ve far yakamadığım için hız yapamıyordum. Kolu çevirerek camı kapatmak istedim ama ne Memduh buna izin verirdi ne de araba sürerken bunu yapabilirdim. Bir karar verdim ve farı açtım. Memduh küfürlerinin arasında “Farı kapat gerizekalı!” diye sitem etti. Duymuştum ama artık dinlemiyordum onu. Kendimi savunmanın bir yere varmayacağını anlayıp ben de sol elimle ona karşılık vermeye başladım. Şimdi ikimiz de karanlıkta birbirimizle kör dövüşü yapıyorduk.
Motorun gürültüsü ve Memduh’un küfürleri arasında art arda ona yumruklar indiriyordum. Bazen küfürlerini bir kenara bırakıp “Nasıl kardeşsin sen!”, “Yazıklar olsun!” nidalarıyla bana saldırmaya devam ediyordu. Sonunda gözümü yoldan birkaç saniyeliğine ayırdım, tutunduğu elinin parmaklarını yakalayıp onu bırakmaya zorladım. Memduh ise sıkı sıkı kavramış bırakmakta inat ediyordu. “Hayır!”. Kafamı tekrar yola ve direksiyona çevirdim. Sağ elimle sert manevralarla bir sağ bir sol yaparak düşürmeye çalışıyordum. Bir süre sonra işe yaradı da. Her manevra yaptığımda Memduh kapıya çarpıp geri dönüyordu; artık gücü de tükenmişti. Sağa doğru keskin bir viraja girdiğimde Memduh’un ellerinin bağı çözüldü. Ellerini bırakıp yere doğru yuvarlanırken “Âdi herif!” diyerek bağırdı arabanın arkasında. Ben hızımı hiç kesmeden yokuş aşağı doğru iniyordum. İlk dakikalarda sürekli dikiz aynasını kontrol ettim. Sürekli tetikte bir hâlde arabayı kullanıyordum. Uzunca bir süre yol gittikten sonra kendime yavaş yavaş gelebildim. Hemen aklıma camımı kapatmak geldi ve kolu çevirerek camımı kapattım. Derin derin soluk alıp verdim... Artık sadece ben ve kasadaki adam vardı. Farların açık olmasının rahatlığı ile dağdan aşağıya doğru süzülür vaziyet giderken çekirgelerin korosuna baykuşlar tekrardan dahil olmuştu. Dışarıda gecenin ve hayvanların sesinin vermiş olduğu huzur vardı ama ben kendi içimde huzursuzdum. Doğru olanı yaptığımı düşünüyordum, ama Memduh neden böyle düşünmüyordu? Memduh kötü birisi miydi, Memduh cani miydi? Lisedeyken beni korur kollardı, bu soktuğu iş sayesinde ev ve araba sahibi olabildim. Evet yaptığım işin iyi bir açıklaması olamaz ama önceden bir sığıntı gibi yaşardım. Şimdi tanımadığım birisi için kaç yıllık arkadaşımın ve kendi canımı tehlikeye attım.
Çekirgelerin senfonisi artık kulağıma rahatsız edici gelmeye başlamıştı, ben de neredeyse dağdan inmiş, insanların arasına karışacaktım. Arabayla keskin bir virajı geçerken karşıma bir anda kurt çıktı. Acı bir fren yaparak arabayı durdurdum. Kurt benden hiç korkmuş değildi, bana bile bakmıyordu. Gri renkli kürkü arabanın farlarıyla ışıl ışıldı. Ağzında bir şey taşıyordu: Yavru bir kurt. Sırtından kan akıyordu, bir yerden düşmüş veya saldırıya uğramış olması muhtemeldi. Ağzını bir açıp bir kapatıyor, hırıl hırıl sesler çıkarıyordu. Ağzında yavruyu bir yere yetiştirmeye çalışıyor gibiydi. Onu ölüme terk etmemiş, ona yardım etmeye çalışıyordu. Ben de o sırada buraya neden geldiğimi tekrar hatırlamıştım. Arabamda yaralı bir insan vardı ve insan canı her şeyden kıymetliydi.
Dağdan inip asfalt yola geçiş yaptığımda arabanın toprak yollardaki sallantısı artık kalmamıştı. Yer yer aydınlatılmış yolda ilerlerken ne gittiğim ne de ters istikamette araba vardı. Ne çekirge ne de baykuş sesi geliyordu artık kulağıma. Gecenin sessizliği rahatsız edici gelmeye başlamıştı. Sol elim arabanın direksiyonundayken sağ elimle radyoyu açmaya çalıştım; düğmeyi ne kadar döndürsem de cızırtıdan başka hiçbir şey duyamadım. Radyodan ümidimi kesip tekrar yola odaklandım. Önümdeki sapaktan dönünce hastane karşımda olacaktı. Arabamı bu sapaktan yavaşça döndürdüm ve artık geri dönüşü olmayacak bir yola girmiştim.
Hastane büyük ve her katında ışıkları eksiksiz yanıyordu. Gündüz kadar dolu olmasa da gece için şaşılacak kadar fazla bir kalabalık vardı. Arabamla usulca park edilen araçları arasından geçiyordum. Arabaların arasından hastanenin girişine ilerlerken arkamdan bir çocuğun çığlığını duydum. Dikiz aynasına gözümü uzatınca küçük bir çocuğun bir eliyle annesini dürterken bir eliyle arabamı işaret ettiğini gördüm. Derin bir nefes aldım ve arabamı hızla hastanenin önüne sürdüm. Hastanenin girişinin önüne geldiğimde acı bir frenle arabayı durdurdum. Boğazım kurumuştu, arabamın içine bir göz gezdirdim ve su şişemi buldum. Dibinde kalan bir yudumluk suyu tek dikişte içtim. Faydası olmamıştı. Sonra ön cama bakıp etrafı izlerken öylece arabanın içinde donakalmıştım. İçimden arabadan inip yardım edin diye bağırmak geliyordu ama bunu yapamıyordum; adamı burada bırakıp ben gitsem olmaz mıydı? Bu seslerin kafamın içini kemirirken “Hey!” sesi ile kendime geldim. Birkaç insan kasamdaki adamı görmüş ve bazıları doktorlara, bazıları oradaki polislere haber vermişti. Birkaç kişi arabamın kasasına kadar gelmeye tenezzül etmiş, adamla iletişim kurmaya çalışıyordu. Sürekli adama onları duyup duymadıklarını, doktorların geleceklerini söyleyip duruyorlardı. Bir müddet sonra hastanenin girişinden sedye ile üç kişi çıktı. Hızlı adımlarla arabaya doğru gelirken içimdeki mutluluk dalga dalga bedenime yayılıyordu. Ellerinde sedye ile kasaya geldiler ve hemen adamı incelemeye başladılar, adamın gözlerini kontrol ettiler. Sedyeye koyuluşunu izlerken sol yanımdan gelen yüksek bir sesle irkildim: “HEY SEN, ELLERİNİ HAVAYA KALDIR VE YAVAŞÇA ARABADAN İN, BİR TERSLİK YAPMA!”. Korktuğum başıma gelmişti, aslında bu olacaktı, yine de olmasını istemiyordum. “TEKRAR EDİYORUM, YAVAŞÇA ARABADAN İN VE ELLERİNİ KALDIR!”. Derin bir oh çektim... Gözlerimi kapattım ve ellerimi kaldırdım.