Yirmi sekiz yaşına geldiğinde, hayatının önemli kararlarında çoğu zaman başrol değil, yalnızca “bilgilendirilen kişi” olduğunu fark etti. Sanki hayatı bir aile WhatsApp grubunda oylanmış, sonuçlar da kendisine “Hayırlısı böyleymiş” notuyla tebliğ edilmişti. Ne okuyacağına, nerede çalışacağına, ne zaman susup ne zaman gülümsemesi gerektiğine kadar herkesin bir fikri vardı. Onun fikri mi? Genelde odasında ders çalışırken, babasının uygun gördüğü geleceğe hazırlanırken ve “iyi kız” kontenjanından sessizce ilerlerken zihninin arka plan sekmelerinde çalışırdı. Ama o sekmelerden biri artık donup kalmak yerine bildirim göndermeye başlamıştı: “Pardon, bu hayatın admini kim?”
Dışarıdan bakınca yaptığı şey küçük bir yön değişikliği gibi görünüyordu. İçeriden bakınca ise zincir kırma, kafes açma, gerekirse camdan kaçma operasyonuydu. Türkiye şartlarında hayal kurmak zaten başlı başına ekstrem spordu; ay sonu bütçesi, aile beklentileri, “sen onu yapabilir misin?” bakışları ve LinkedIn’de sürekli başarı hikâyesi paylaşan aşırı motive insanlar arasında insanın kendine alan açması kolay değildi. Bazen tek bir cümle bütün cesaretini buruşturup cebine sokuyor, bazen de içindeki inatçı ses kahvesinden bir yudum alıp “Tamam, dramatize ettik, şimdi devam” diyordu.
Aslında mesele sadece yeni bir yola girmek değildi. Mesele, ilk kez kendi direksiyonuna geçmekti. Çünkü içten içe biliyordu: Elini attığı işi öğrenebilir, düştüğü yerden kalkabilir, bilmediği kapıların kolunu çevirmeyi deneyebilirdi. Başkalarının onun adına çizdiği güvenli haritalar artık dar geliyordu. “Ben kendi kararlarımı alabilirim ve geleceğimi tayin edebilirim” cümlesi önce biraz titrek çıktı ağzından; sonra omuzlarına yerleşti, sonra yürüyüşüne karıştı. Dengeyi henüz bulmamıştı belki ama hareket etmeyi bırakmamıştı. Ve marketingcat, tam da bu yüzden, sahneye kusursuz bir planla değil; tüyleri biraz dağılmış, gözü biraz korkmuş ama patileri masaya sağlam basan bir kararlılıkla çıkıyordu.