1094 yılı, Hatay
Akşam güneşi Amanos Dağları'nın ardında kaybolurken ovanın üzerine kızıl bir ışık yayılıyordu.
Rüzgâr, yüksek tepelerin arasından geçiyor; çadırların önündeki sancakları dalgalandırıyordu.
Sancağın üzerinde siyah bir bozkurt vardı.
Bu sancak, yaklaşık dört yüz elli kişilik Bozkurtlu Obası'nın alametiydi.
Obanın çevresinde üç yüz kadar atlı savaşçı nöbet tutuyor, yüz elli piyade ise çadırların ve sürülerin güvenliğini sağlıyordu.
Bu topraklar henüz onların değildi.
Ama Bori Bey burayı yurt edinmeye kararlıydı.
Yıllar önce babaları ve dedeleri Horasan'dan batıya doğru ilerlemiş, Selçuklu ordularıyla birlikte Anadolu'ya gelmişlerdi.
Malazgirt'te Bizans ordusunun yenilmesinden sonra Anadolu'nun kapıları Türklere açılmıştı.
Fakat kapıdan içeri girmek başka, o topraklarda kalıcı bir yurt kurmak başkaydı.
Bori Bey bunu biliyordu.
Atının üzerinde ovanın karşısındaki tepelere bakıyordu.
Yanında iki oğlu duruyordu.
Alp Arslan ve Tuğrul.
Biraz gerilerinde ise henüz on yedi yaşındaki Oğuzhan vardı.
Bori Bey uzun süre sessiz kaldı.
Sonunda:
"Burada su var."
Tuğrul başını salladı.
"Ot da bol."
Alp Arslan çevredeki tepeleri gösterdi.
"Dağlar da bizi korur."
Bori Bey oğullarına baktı.
"Öyleyse neden hâlâ buranın bize ait olduğunu düşünüyorsunuz?"
Üç kardeş birbirine baktı.
Bori Bey devam etti:
"Çünkü bir toprağa çadır kurmakla o toprağı yurt edinmek aynı şey değildir."
Oğuzhan ilk kez konuştu.
"Yurt, uğruna kan döküldüğünde yurt olur."
Bori Bey başını çevirdi.
Genç oğluna baktı.
Oğuzhan'ın yüzünde çocukluğundan beri eksilmeyen o sert ifade vardı.
Henüz on yedi yaşındaydı.
Fakat Bori Bey onun gözlerinde yaşıyla uyuşmayan bir şey görüyordu.
Hırs.
Oğuzhan yalnızca iyi bir savaşçı olmak istemiyordu.
Daha fazlasını istiyordu.
Bori Bey bunu biliyordu.
Ancak Oğuzhan'ın ne istediğini henüz kendisi bile tam olarak bilmiyordu.
Bori Bey atından indi.
Üç oğlunu karşısına aldı.
"Dinleyin."
Üçü de sustu.
"Biz Türk'üz."
Elini bozkurtlu sancağa uzattı.
"Bizden önce gelenler bu topraklarda kan döktü. Bizden sonra gelecek olanlar da bizim bıraktığımız topraklarda yaşayacak."
Sonra Oğuzhan'a baktı.
"Bir bey önce kendisine hükmetmesini öğrenir."
Oğuzhan başını eğdi.
"Emrin olur baba."
Bori Bey gülümsedi.
"Emir vermeyi değil, emir taşımayı öğren."
Oğuzhan'ın yüzündeki ifade değişti.
Bu söz hoşuna gitmemişti.
Ama cevap vermedi.
Bori Bey'in Çadırı
Aynı gece obanın ileri gelenleri büyük çadırda toplanmıştı.
İçeride onlarca kişi vardı.
Ak sakallı ihtiyarlar, alp başları ve savaşçılar...
Bori Bey ortada oturuyordu.
Sağında Alp Arslan, solunda Tuğrul vardı.
Oğuzhan ise biraz gerideydi.
Çadırın diğer tarafında ise Aybike Hatun oturuyordu.
Aybike Hatun'un gözleri sürekli oğulları Sencer ve Bayındır'a kayıyordu.
Sonunda konuştu:
"Beyim."
Bori Bey ona döndü.
"Söyle."
"Bu kadar insanın başına kimin geçeceği artık konuşulmalı."
Çadır sessizleşti.
Oğuzhan başını kaldırdı.
Aybike Hatun devam etti:
"Alp Arslan ağabeydir. Tuğrul da ondan sonra gelir. Fakat onların ardından..."
Bakışlarını kendi oğlu Sencer'a çevirdi.
"Sencer artık çocuk değildir."
Bori Bey'in kaşları çatıldı.
"Sencer henüz on beşinde."
"On beş yaşında savaş meydanına çıkan beyler gördük."
"Ben de gördüm."
Bori Bey'in sesi sertleşti.
"Ve çoğunun mezarını da gördüm."
Aybike Hatun sustu.
Bori Bey ayağa kalktı.
"Ben ölmeden oğullarımın arasında bey seçmeyeceğim."
Çadırda fısıltılar yükseldi.
"Türk töresi buna izin vermez."
Sonra üç oğluna baktı.
"Kim layıksa o başa geçer."
Aybike Hatun'un yüzü gerildi.
Çünkü Bori Bey'in sözlerinin ardındaki anlamı biliyordu.
Sencer'ın hiçbir ayrıcalığı olmayacaktı.
Hatta Oğuzhan'ın bile.
O gece herkes çadırlarına çekildiğinde Oğuzhan uyumadı.
Obanın dışındaki küçük tepenin üzerine çıktı.
Gökyüzünde binlerce yıldız vardı.
Uzaklarda bir kurt uludu.
Oğuzhan elini kılıcının kabzasına koydu.
Henüz kendi beyliği yoktu.
Kendi adamları yoktu.
Kendi toprağı yoktu.
Ama içinde garip bir inanç vardı.
Bir gün...
Kendi sancağının altında binlerce kişinin toplanacağına inanıyordu.
Arkasından bir ses geldi.
"Uyumadın mı?"
Oğuzhan döndü.
Ağabeyi Tuğrul'du.
"Uyuyamadım."
Tuğrul yanına oturdu.
Bir süre sessizce ovayı seyrettiler.
Sonra Tuğrul:
"Annem seni sevmiyor."
Oğuzhan hafifçe gülümsedi.
"Ben de onu sevmiyorum."
"Sebebi Sencer."
"Sebebi benim."
Tuğrul ona baktı.
"Ne demek istiyorsun?"
Oğuzhan gözlerini ufka dikti.
"Annemizin istediği şey açık. Sencer'ın bey olmasını istiyor."
"Ya sen?"
Oğuzhan bir süre sustu.
Sonra:
"Ben bey olmak istemiyorum."
Tuğrul şaşırdı.
"Öyleyse ne istiyorsun?"
Oğuzhan ayağa kalktı.
Siyah bozkurtlu sancağın gece rüzgârında dalgalanışını izledi.
"Benim istediğim şey... bey olmaktan daha büyük."
Tuğrul'un yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Ne?"
Oğuzhan cevap vermedi.
Çünkü kendisi de henüz bilmiyordu.
Fakat kader, çok geçmeden ona cevabı verecekti.
Çünkü 1094 yılının sonlarına doğru, Bozkurtlu Obası'nın sınırlarına gelen bir haber, bütün ailenin kaderini değiştirecekti.
Batıdan gelen Bizans askerleri...
Doğudan ilerleyen Türk beyleri...
Ve Suriye topraklarında güç kazanan yeni devletler...
Anadolu artık yalnızca savaşçıların değil, beyliklerin ve devletlerin doğduğu bir coğrafyaya dönüşüyordu.
Oğuzhan henüz on yedi yaşındaydı.
Fakat önünde onu bekleyen savaş, yalnızca bir toprak savaşı olmayacaktı.
Kendi ailesiyle başlayıp bütün Anadolu'yu değiştirecek bir mücadelenin ilk adımları atılmak üzereydi.