Göğe uzanan, sonsuzmuş gibi görünen ağaçların arasında Cinerus'un üzerine tane tane karı andıran beyaz parçacıklar yağıyordu. İlk bakışta her ne kadar karı andırsalar da kardan katbekat daha sıcaktılar ve iğrenç bir koku yayıyorlardı. Gerçi karın ne olduğu hakkında Cinerusluların hiçbir fikri yoktu.
Cinerus'ta günün saati ya da mevsim ne olursa olsun gökten hiç durmadan kül yağardı. Her şeye dokunduğu anda zamanı hızlandırır, ahşabı çürütür, demiri paslandırır, canlıları ise yavaş yavaş tüketirdi. Sanki dünyanın sonu, her gün biraz daha yaklaşıyordu.
Gökten yağan külün en yoğun olduğu akşam vakitlerinde, şehri çevreleyen devasa ağaçların arasında tek bir küçük ağaç yükselirdi. Yanındaki devlerin arasında bir karınca kadar önemsiz görünse de varoşların kasvetli merkezine az da olsa renk katardı. O küçük ağacın dibinde, paçavralara bürünmüş tıfıl bir çocuk oturuyordu. Saçları kül yüzünden gri görünüyordu. Başını hafifçe silkeleyip saçlarını çırptığında ise altlarından asıl rengi, zifiri siyah teller ortaya çıktı. Kül, burada yaşayan herkesi zamanla aynı renge boyuyordu. Her ne kadar ağacın altına sığınmış gibi görünse de vücudunun yarısı hâlâ külün altındaydı. Sanki yağan külden kaçmanın hiçbir anlamı yokmuş gibi, kıpırdamadan oturuyordu.
Çocuk on yaşına yeni basmış gibi görünüyordu. Saçlarını silkeledikten sonra ortaya çıkan zifiri siyah tellerle aynı renkte gözlere sahipti. Umursamaz tavrına devam eden çocuk bir süre sokaktan geçen insanları izledi. Beyazdan sarıya çalan ten renginde endişeli bir ifadeyle düzinelerce insan aceleyle geçti.
Başkentte yaşayan erkeklerin çoğu tek renk takım elbiseler giyerdi. Ellerinde işlemeli bastonlar taşır, ceketlerinin cebinden köstekli saatlerini eksik etmezlerdi. Kimileri ise ince çerçeveli gözlükleriyle dolaşırdı. En azından çocuğun, şehre gelen tüccarlardan duyduğu hikâyeler böyle anlatıyordu.
Akşam iş çıkışı vaktiydi. Sokağı dolduranların çoğu erkekti; fakat hiçbiri o hikâyelerdeki insanlara benzemiyordu. Üzerlerinde yırtık gömlekler, eskimiş pantolonlar ve külün rengini almış paçavralar vardı. Maddi durumu biraz daha iyi olanlar başlarını külden korumak için kalitesiz şapka takmışlardı.
Yalnızca biri farklıydı. Üzerindeki siyah pantolon, askılı gömlek ve dizlerine kadar uzanan koyu renk ceketi sanki bu sokağa ait değilmiş gibi tertemizdi.
Çocuk bir anda ayağa fırladı. Derin bir nefes aldıktan sonra üzerindeki ince kül tabakasını tek bir hareketle silkeledi. Ardından hızlı adımlarla kalabalığın arasına karışıp siyah pantolonlu adama doğru ilerledi.
Yerde duran avuç içi büyüklüğündeki bir taşı gözüne kestirdi. Ayağının ucuyla havalandırdığı taşı düşmeden yakaladı ve hiç tereddüt etmeden fırlattı.
Taş havayı yararak ilerledi. Siyah pantolonlu adamı sıyırıp geçecekmiş gibi görünürken, hemen yanındaki kısa boylu, lacivert gömlekli kel adamın kulağını sıyırdı.
Kalabalık, taşın geldiği yöne şaşkınlıkla döndü. Kulağı sıyrılan kısa boylu adam acıyla kükreyip elini kanayan kulağına bastırdı ve dizlerinin üzerine çöktü. Siyah pantolonlu adam çevresine hızlıca göz gezdirdi. Bir suçlu göremeyince içini çekerek yaralı adama yardım etmek için yanına yöneldi.
Tam da bunu bekliyormuş gibi, çocuğun dudaklarının kenarı neredeyse fark edilmeyecek kadar kıvrıldı. Adamın dikkati dağılmıştı. Artık çocuğun yolu açıktı.
Çocuk cebinden buruşturulmuş küçük bir kâğıt parçası çıkardı. Kalabalığın arasında hızlanarak siyah pantolonlu adama yaklaştı. Adamın tüm dikkati yaralı adamın üzerindeyken, tek bir akıcı hareketle kâğıdı arka cebine sıkıştırdı. Bir sonraki anda ön cebindeki köstekli saati de parmaklarının arasına alıp sessizce çekti.
İşini bitirir bitirmez hızını kesti. Koşmak şüphe çekerdi. Sanki sıradan bir yaya gibi kalabalığın arasına karıştı ve gözden kayboldu.
Kendini yeterince uzaklaştığına ikna ettiğinde rotasını varoşlardaki sığınaklarından birine çevirdi. Gerçi varoşlarda gerçek anlamda sessiz bir yer bulmak mümkün değildi.
Bu kez rotasını her zaman gittiklerinden farklı bir sığınağa çevirdi. Dökme demir iskeletten oluşan dışı çirkin borularla kaplı ortalama kiloda birinin geçemeyeceği kadar dar bir sokaktı. Dar koridor ilerledikçe terk edilmiş bir evin balkonuna çıkıyordu. Burası bir zamanlar Kiki Teyze'nin eviydi. O öldükten sonra balkona uğrayan tek kişi o olmuştu. Kimse bu dar geçitten geçmek istemediği için ev yıllardır boştu. Oldukça cılız olan çocuk dar sokaktan geçti ve balkonun demirlerine oturdu.
Çocuk cebinden köstekli saati çıkardı. Kısa bir süre inceledi. Kapağının üzerine, sahibinin baş harfleri olduğunu düşündüğü "T.S." harfleri işlenmişti.
Bir süre adamın adını tahmin etmeye çalıştı. "Tobias... Thomas... Tristan..." Hiçbiri hoşuna gitmedi.
''Ne kadar sıkıcı isimler''
Omuz silkerek saati bir köşeye fırlattı.
Ardından balkon demirlerinin üzerinden içeri atladı. Kapının önünde durup elini kilide uzattı. Parmakları görünmez bir anahtarı çevirir gibi kilidin üzerinde gezindi. Bir "çıt" sesi duyuldu. Çocuk istemsizce ellerini iki kez birbirine vurdu. Başarmıştı. Gülümsemesi geldiği kadar hızlı kayboldu. Kapıyı usulca itip içeri girdi.
İçerisi zifiri karanlıktı.
Arkasını dönüp balkondaki eski kutudan kibrit kutusunu aldı. Kutuyu sallayınca neredeyse boş olduğunu söyleyen tok bir ses yükseldi. Yine de içinde birkaç kibrit kalmış olmalıydı. Birini dikkatlice çıkardı, duvardaki gaz lambasını yaktı.
Oda tek başına yaşayan biri için oldukça yeterli gözüküyordu. Bir adet koltuk ve koltuğun kenarında bir adet mekanik kol vardı. Kol çekildiği zaman altındaki mekanizma gıcırdayarak açılıyor ve koltuk dar bir yatağa dönüşüyordu. Çocuk toz tutmuş eşyaların arasından etrafı kolaçan ederek geçti. Mutfakla oturma odası birleşikti ve evin tamamı bu kadardı. Çocuk buraya çok sık gelmezdi, şehirde saklanabileceği onlarca yer vardı. Ama hiçbirini burası kadar sevmezdi. Her ne kadar komşulardan sürekli kavga ve bağırış sesleri gelse de.
Çocuk etrafın güvenli olduğundan emin olduktan sonra karnının gürültüsü kavgaların durulduğu anlık sessizlikte odada yayıldı. Ağır adımlarla artık çalışmayan soğutucuyu açtı içinden ne eti olduğunu hatırlamadığı kurutulmuş eti çıkardı.
Çocuk eti bitirdi.
Yastığa sarıldı.
Lambayı söndürdü.
Bir süre sonra yeniden yükselen bağırışları dinledi. Yan dairelerden birinde bir anne, eve geç kalan kızına öfkeyle bağırıyordu. Bir başka evde ise son parasını kumarda kaybeden bir adamla karısının sesi birbirine karışmıştı. Benzer birkaç tartışma daha vardı; ama duvarlar sesleri birbirine karıştırıyor, çocuk ne kadar dikkat kesilse de söylenenleri seçemiyordu.
Garip bir şekilde bu gürültü ona huzur veriyordu. Günleri çoğu zaman ne olduğu bile belli olmayan yemekler için kavga etmek ya da hırsızlıkla geçiyordu. Bugünse farklıydı. Bugün kimseyle yemek için dövüşmemişti. Kimsenin yumruğunu yememiş, kimsenin canını yakmak zorunda kalmamıştı. Cinerus'ta buna ancak "izin günü" denebilirdi. Suratına yayılan garip gülümsemenin bir süre daha orada kalmasına izin verdi. Uzun zamandır hazırlığını yaptığı planının ilk adımını atmış, sonunda harekete geçmişti. Yorulmuştu... ama içinde uzun zamandır hissetmediği bir memnuniyet vardı.
Çocuk uykuya dalmak için gözlerini kapattı. Saatler ilerledikçe kavga sesleri kısılmış ortamı garip bir sessizlik kaplamıştı. Çocuk uykuya kolay dalabilen biri değildi ve bu gecede normalden farklı olmamıştı. Tam uykuya dalmak üzereyken sokağın başından geliyormuş gibi anlaşılan bir çıngırak sesi duydu.
Şıngır Şıngır
Başta aldırış etmedi tozlu sararmış ince yorganı üzerine çekti ve kaldığı yerden devam etmek için arkasını döndü.
Şıngır Şıngır
Bu kez daha yakındı. Sokağın başından gibi değil de sanki yan daireden geliyordu. Çocuk gözlerini daha da sıkı kapattı. Sanki açmazsa ses de gerçek olmayacaktı.
Şıngır...
...
Şıngır...
Bu kez ses mutfaktan geliyordu.
Hayır...
Mutfaktan değil.
Sanki biri mutfak tezgâhına yaslanmış, çıngırağı usulca sallıyordu.
Çocuğun ensesindeki bütün tüyler diken diken olmuştu. Artık tek bir şeyden emindi.
Bu evde yalnız değildi.
Gözlerini açmaya cesaret edemedi.
"O-Orada biri mi var?" diye sormaya çalıştı.
Sesi titremişti.
Şıngır...
Ses kesildi.
Çocuk titredi. Gözleri istemsizce dolmaya başlamıştı.
Sonra odada birden gür bir kahkaha yükseldi. Ses sanki odanın her köşesinden aynı anda yükseliyormuş gibiydi.
''HAHAHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHHAHAHAHAH...''
Kahkaha uzadıkça uzuyor, sanki odanın duvarlarına çarpıp yeniden başlıyordu.
Kahkahayla birlikte yerinden sıçradı. Gözyaşları artık yüzünden süzülüyordu. Çocuk gözlerini yarım yamalak açmaya çalıştı.
Odanın en karanlık köşesinde biri duruyordu.
İlk dikkatini çeken şey başındaki iki çıngıraklı ortadan ikiye ayrılan uçları sivri şapkaydı.
Sonra...
Karanlığın içinden iki solgun gri göz açıldı.
Gözler yavaşça kısıldı.
Bir an sessizlik oldu.
Puf
Sonra adam yok olmuştu. Sanki o köşede hiç durmamıştı.
Artık sadece çocuğun zihninde çıngırağın rahatsız edici tınısı yankılanmaktaydı.
Nefes nefese kalan çocuk, az önce yaşananları anlamlandırmaya çalışıyordu.
Derken...
Şıngır...
Şıngır...
Bu kez ses evin balkonundan geliyordu. Çocuk istemsizce başını çevirdi.
Balkondaki demir korkulukların üzerinde biri oturuyordu.
Sırtı çocuğa dönüktü.
Bacaklarını boşluğa doğru sallıyordu.
Şapkasının ucundaki çıngıraklar rüzgâr olmamasına rağmen usulca sallanıyordu.
Şıngır...
Silüet arkasını dönmeden elini havaya kaldırdı. Bir kez oldukça yavaş şekilde elini salladı.
Sonra bir anda yok oldu.
Bu kez onunla birlikte çıngırağın sesi de kayboldu.
Çocuk sabaha kadar gözlerini bir an bile kapatamadı.