Akşamın serinliği şehrin üzerine ağır ağır çökmeye başlamıştı. Sokak lambaları tek tek yanarken insanlar, günün yorgunluğunu omuzlarında taşıyarak evlerine dönüyordu. Takım elbiseli adam, şirket binasının döner kapısından çıktı. Bir an durup cebinden telefonunu çıkardı.
“Evet hayatım,” dedi gülümseyerek. “On dakikaya evde olurum.”
Karşı kaldırımdaki fırından yükselen taze ekmek kokusu rüzgârla birlikte sokağa yayılmıştı. Adam telefonu kapatıp ceketinin cebine koydu. Trafiğin hafiflemesini bekledi, ardından karşıya geçti.
Kaldırımın kenarında duran siyah sedanının uzaktan kumandasına bastı.
Bip.
Farlar bir anlığına yanıp söndü.
Tam sürücü kapısının koluna uzanmıştı ki arkasında beliren siyah kapüşonlu bir siluet sessizce yaklaştı. Susturuculu tabancanın namlusu adamın ensesine doğruldu.
Tek bir el ateş edildi.
Adamın bedeni hiçbir şey anlamaya fırsat bulamadan dizlerinin üzerine çöktü. Anahtarları elinden kayıp asfalta düştü. Birkaç saniye sonra hareketsizdi.
Kapüşonlu adam eğildi. Adamın bileğine dokundu. Nabız yoktu.
Cebinden telefonunu çıkarıp cesedin bir fotoğrafını çekti. Telefonunu tekrar cebine koydu.
Arkasını döndü ve geldiği karanlığın içine karışarak gözden kayboldu.
Sokağın diğer ucunda, kırmızı ışıkta bekleyen küçük bir kız elindeki dondurmayı yere düşürdü. Çünkü ilk kez bir insanın öldüğünü görmüştü.
Adam sokağın köşesini döndü. Eldivenlerini çıkarıp cebine koydu. Tabancasını ve susturucuyu farklı yerlere bıraktıktan sonra yürümeye devam etti.
Köşedeki küçük kafeye girip bir siyah kahve söyledi. Kahve hazırlanırken telefonu titredi.
Ekranda tek bir isim vardı.
Victor Moretti.
Telefonu kulağına götürdü.
“Gel.”
Hat kapandı.
Kahvesine dokunmadan kafeden çıktı.
Bir süre sokaklarda yürüdü. Ardından birkaç kez yön değiştirdi, iki farklı otobüse binip indi ve metroya geçti. Kalabalığın içinde birkaç durak ilerledikten sonra istasyondan çıktı.
Şehrin ışıkları geride kaldıkça sokaklar kararmaya başladı.
Birkaç dakika sonra dış cephesindeki sıvaları dökülmüş eski bir binanın önünde durdu.
Paslı demir kapının iki yanında, yirmili yaşlarının başlarında iki genç bekliyordu.
İçlerinden biri gülümseyerek başını kaldırdı.
“Naber ahbap?”
Adrian duraksamadan cevap verdi.
“V’den çıkan tren M’ye varamadı.”
Gençlerden diğeri hafifçe gülümsedi.
“Bir sonrakini beklersin.”
Adrian gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
“Beklemeyi sevmem.”
İki genç sessizce kenara çekildi. Biri demir kapıyı açıp eliyle içeri buyur etti.
Adrian içeri girdi.
Merdiven boşluğunu rutubet kokusu kaplamıştı. Beton basamaklardan üçüncü kata çıktı. Koridorun sonundaki kapı aralıktı.
İçeri girdi.
Odanın karşısındaki büyük pencerenin önünde duran adam, bir elinde sigarasıyla dışarıdaki şehir ışıklarını izliyor, diğer elindeki telefonla konuşmaya devam ediyordu.
“Evet sevgilim… O arabanın kırmızısı yoktu.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ne demek satacağım? Hediye ettim sana onu.”
Sigarasından bir nefes daha çekti.
“Tamam, tamam… Beni oraya getirtme.”
Tam o sırada başını hafifçe çevirdi.
Kapının önünde bekleyen adamı gördü.
Telefonu kulağından indirmeden birkaç saniye baktı.
Sonra gülümsedi.
“Tamam güzelim, akşam görüşürüz.”
Telefonu kapatıp cebine koydu. Ardından kapıda duran adama doğru yürüyüp elini uzattı.
“En sevdiğim sanatçım…”
Gülümsemesi biraz daha genişledi.
“Hoş geldin, Adrian. Geç, otur.”
Adrian elini sıktı. Odanın ortasındaki deri koltuğa doğru yürürken gözlerini etrafta gezdirdi. Duvarlardaki eski tablolar, masanın üzerinde düzensizce duran dosyalar ve odanın ağır tütün kokusu dikkatini çekiyordu.
Koltuğa oturmadan önce Moretti’ye baktı.
“Sen iyi bir patron değilsin.”
Moretti kaşlarını kaldırdı.
“Kırıcısın… Neyimi beğenmiyorsun?”
Adrian omuz silkti ve koltuğa yerleşti.
“İş şartları ağır. Maaş az.”
Moretti başını iki yana sallayıp güldü.
“Hadi ya? Bunu bulamayanlar da var. Kıymetini bil.”
Adrian istemsizce gülümsedi.
“Bir zam istesem?”
Moretti,
“İsteyebilirsin.”
Adrian,
“Verecek misin?”
Moretti,
“Hayır.”
İkisi de kısa bir kahkaha attı.
Moretti sigarasından son bir nefes çekip izmariti küllüğe bastırdı.
“Attığın fotoğrafı gördüm. Temiz iş çıkarmışsın. Paran her zamanki yerde.”
Masasının çekmecesini açtı. Kahverengi bir dosya çıkarıp Adrian’ın önündeki masaya bıraktı.
“Bu da yeni işin. Yarın hallolmuş olarak görmek isterim.”
Adrian dosyayı açtı.
İlk sayfanın ortasında tek bir isim yazıyordu.
MANUEL BLANCA
İsmin üzerinde birkaç saniye durdu. Dosyayı kapattı ve başını hafifçe salladı.
“Olmuş bil.”