İçeriğe geç

BÖLÜM 1 : NEDEN OLMASIN

Bulutlu, serin ve benim için dert ve tasayla dolu olan dünden ve önceki günden farklı olmayan bir pazar… Normalde pazar deyince akıllara patates kızartmalı, sucuklu yumurtalı, aile ile yapılan keyifli pazar kahvaltıları gelir. Ama bana pazar da dâhil haftanın her günü sefalet ve tükenmişlikle dolu; öfke ve parasızlığın verdiği huzursuzluk hâkim.

Saat daha sabahın dokuzu. Ben sırf babamın sarhoş, ayılmamış kafasıyla bana edeceği küfürleri duymamak için onu görmeden evi terk edip çıkıyorum. Sahilde oturduğum bankta otururken bile zaman zaman sanki babam yanımda oturuyor hissediyorum. Ne mi yapıyorum? Kaçıyorum.

Bazen düşünüyorum; bu durumlara, bu hâle nasıl geldim? Rahmetli annem sağ olsaydı yine bu kadar mutsuz olur muydum? Orası cevabını bulamadığım, içimi kemiren büyük soru. Ah güzel annem… Sarhoş bir berduşa daha ne kadar katlanabilirdin ki? O da bizi bırakıp huzura kavuştu.

“Huzur”… Güzel bir kelime. Ama zenginlerde bu kelimeyi binlerce kez duydum. Hiç yok derdi; demek parasıyla her şeyi elde edebileceğini, söyleyebileceğini sanan işverenler yüzünden…

Ayda iki veya üç kez iş değiştiren ve son bir senedir işsizim. Dayanmak bilmeyen zenginler sanki adımı ezberlemiş gibi, bırakın derdimi dinlemeyi, kapılarının yanına yaklaşmama bile izin vermiyorlar. Evet, hiçbir değeri olmayan canımı son bir kez müdafaa etmek için bir hamle yapmam lazım.

Geriye tek bir seçeneğim kaldı: Çalmak.Aklıma koymuştum. Bana verilecek ekmek yoksa, ben de bana ekmeğini paylaşmayanların ellerindeki ekmeği çalmayı kafaya koydum. Çocukluktan beri aklım kitap, defter, kalem, kâğıt yerine; nerede bir hırsızlık, nerede bir cinlik varsa ona basardı. Çevremde hayatını hırsızlıkla geçiren tek biri vardı ve çocukluğumdan beri nefret ettiğim mahallenin uğursuzu Fırat denen yaşıtımdı.

Lisede aynı sınıfta olmamıza rağmen okul, Fırat’a en fazla üç ay dayanabildi. Okuldaki öğretmenler Fırat gittiği için öyle mutluydular ki sanki düşman işgalinden vatan kurtarılmıştı Yani Fıratın da düşmandan farkı yoktu.

Aklıma bir kere koymuştum; ben de acı çekecektim ama bunu tek yapamazdım. Tecrübesizdim. Birinci günden hemen hapse girebilir, sürünebilirdim.

Bizim evin iki sokak aşağısında, caddenin başında mahallenin yirmi yıllık kahvesi vardı. Fırat’ın her zaman takıldığı yer orasıydı. Fırat hep burada takılır, akşamları kahve kapandıktan sonra perdeleri çeker, kumar oynarlardı.

Hayat işte… Tahmin ettiğin gibi Fırat kahvedeydi. Her zamanki gibi tek başına oturmuş, arkadaşlarıyla oyun oynuyordu. Ben Fırat’ı sevmezdim, onun da beni sevdiği söylenemezdi. Çocuklukta da olsa birbirimizi tanıyorduk.Kendimden emin bir şekilde, heyecanlı bir hâlde yanına gidip selam verdim. Oturmak için müsait mi diye kısık ve utangaç bir sesle izin istedim.Dönüp arkama baktığımda bu verdiğim kararı sorgulamıyordum değilim; ama benim gibi tükenmiş bir insan başka ne yapabilirdi?

Fırat, ne kadar bu işin bana göre olmadığını, benim bir saat bile dayanamayacağımı gözümdeki hırstan anlıyordu. Onun derdi sadece bana ayak bağı olmamamdı. Tek bir hatada kendi başını da belaya sokabilirdim. İçtiği suyu bile çalan bir hırsız, benim gibi acemi ve saf bir çömezi yanına almayı kabul etmişti.Fırat’a ne zaman bir şey yapacağımızı sorduğumda, bu işlerin öyle hemen olmadığını, önce takip edilmesi ve bilgi toplanması gerektiğini söyledi. Fırat bu hırsızlığa gösterdiği ilgiyi okulda gösterseydi belki de hayatını normal yollardan kazanabilirdi.Kahvede Fırat’la iki üç saat bu iş üzerine uzun uzun konuştuk. Bana artılarını, eksilerini, her şeyi anlattı. O anlattı, ben dinledim. O konuştukça kalp atışlarımın hızla çarptığını hissedebiliyordum. Sanki göğüs kafesim yırtılacak, kalbim dışarı fırlayacaktı.

“Yarın öğle vaktinde kahvede ol,” dedi.Ne olursa olsun onunla cep telefonuyla haberleşmemem konusunda beni basa basa tembihledi. Zaten üç aydır telefonuma kontör bile yükleyemiyordum. Fırat’ın yanından kalkıp eve doğru yürümeye koyuldum.Paltomun iç cebindeki anahtara her ne kadar elim gitmese de, çıkarıp kapıyı sessizce açtım.Normalde bu saatlerde salondaki uzun koltukta sızıp kalmış olması gereken babam, sanki benim ne yapacağımı anlamış gibi beni bekliyordu. Zaten berbat olan günlerim, babamı gördüğümde daha da berbatlaştı.İçmekten kıpkırmızı olmuş gözleriyle beni süzdükten sonra nereden geldiğimi sordu. Ona iş aradığımı söyleyince hakaret etmeye başladı.

İş bulup bulmadığımı sordu. “Hayır,” dedim.

Babamın Fırat’la buluşup hırsız olmaya karar verdiğimden haberi olamazdı; bu imkânsızdı. Daha ben bu kararı vereli yirmi dört saat olmamıştı.

“Bana paran var mı?” diye sordu.Titrek ve kısık bir sesle paramın olmadığını söyledim. Parayı ne yapacağını biliyordum; bütün parasını alkole harcardı. Babamla pek konuşmazdım. Bu sefer istemsizce, “Paramın olmadığını biliyorsun. Parayı ne yapacaksın?” diye sordum.

Bana aşağılayıcı bir tavırla cevap verdi. Sinirlenerek odama gittim.

Stresli bir günün ardından kafamı yastığa koyup düşünmeye başladım. Bundan sonrası nasıl olacaktı diye uzun uzun düşündüm. Heyecandan ve merakımdan gözümde en ufak bir uyku belirtisi bile yoktu. Bir süre sonra günün yorgunluğuna dayanamayarak uyuyakalmışım.

Uyandığımda saat öğlen on ikiyi geçmişti. Fırat’ın bana tembihlediği gibi onu cep telefonundan arayamazdım. Zaten evde durmaya da pek niyetim yoktu. Üzerimi giyip evden çıktım. Fırat’ı bulacağım yeri biliyordum ve doğruca kahveye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.

Tam evden çıkmıştım ki arkamdan, “Nereye?” diye bir ses yükseldi. Bu ses babama aitti. Ona Fırat’la buluşacağımı söyleyemezdim.

“Dışarı çıkıyorum, biraz dolaşacağım,” dedim.Babam alaycı bir tavırla bir şeyler söyledi ama artık bunu pek umursamıyordum. Aklımda yalnızca Fırat’ın yanına gitmek vardı.Dün gece yağan yağmur yüzünden yollar hâlâ ıslaktı. Ben ise bunların hiçbirini umursamadan kahveye doğru yürüyordum. O kadar heyecanlıydım ki en son ne zaman böyle heyecanlandığımı bile hatırlamıyordum.Kahveye yaklaşırken kapının önünde bir polis arabası gördüm.Henüz hiçbir hırsızlık yapmamış olmama rağmen içimi bir korku kapladı. “Acaba Fırat mı yakalandı?” diye düşünmeye başladım.

Trafik lambasının yanında durdum. Sanki buz kesmiştim; kıpırdayamıyordum. Aklıma yüzlerce kötü senaryo geliyordu. “Ben daha hiçbir şey yapmadım. Polis bana ne yapabilir ki?” diye kendi kendime telkin verdim.Bir iki dakika durduktan sonra cesaretimi toplayıp kahveye doğru ilerledim. Her adımattıkça korkuyordum ama bir yandan da kendimi teselli etmeye çalışıyordum.Kahvenin kapısına on adım kala…