İçeriğe geç

1.Bölüm

Yer: Lathor Sınır Kasabası (Karanlık Bölge Sınırı) || Atrena'nın Kuzeyi

Tarih: 1472

Tak. Tak. Tak.

Ağır metal botların sesleri, savaş alanındaki inlemelerin arasında yankılanıyordu. Simsiyah zırhlar içindeki şövalye, cesetlerin arasında ağır adımlarla ilerledi. Az ileride, yaralı bir düşman askerinin boğazını keserken saf bir zevkle sırıtan bir Kara Elf vardı. Bu yozlaşmış yaratıklar, bir zamanlar taşıdıkları o asil elf kanına ihanet edip kara büyüye bulaştıklarından beri karanlığın en sadık köpekleri haline gelmişlerdi.

Şövalyenin yaklaşmasıyla etraftaki hava aniden buz kesti. Kara Elf, üzerine çöken o ezici baskıyı hissedince irkilerek başını kaldırdı. Karşısındaki figürü gördüğü an gözlerindeki o vahşi neşe, yerini ölümcül bir korkuya bıraktı. Gelen, Karanlık Lord Malakar’ın ta kendisiydi.

Elf, titreyen dizlerinin üzerine çökerek kekeledi:

— E-efendimiz... Lord Malakar! Çok yaşayın...

Malakar, yaratığa bakmadı bile. Bakışları, yerde can çekişen iki düşman askerine kilitlenmişti. Elini yavaşça kaldırdı. Zırhının altından boğuk, tekinsiz bir fısıltı yükseldi. O an, askerlerin ağzından çığlıklar atan, acı içindeki ışık hüzmeleri yükselmeye başladı. Yasaklanmış Ruh Büyüsü...

Ruhlar çırpınarak Karanlık Lord’un göğsündeki zırhın içine doğru çekildi ve onun gücüne güç kattı. Malakar, miğferinin ardından uzaklardaki topraklara baktı. Sesi, yeri sarsacak kadar kalın ve tehditkardı:

— Bu topraklar... Hâlâ direniyor.

1 bölüm

Yer: Agenda Krallığı - Başkent Tripol (Atrena'nın Batısı)

Tarih: 1474

Tripol, batının en göz alıcı şehirlerinden biriydi. Ancak bu sakin sabah, huzurlu havasını aniden yırtan kaba bir çığlıkla bölündü:

— Hey! Heyy! James! James uyan artık, okula geç kaldık!

Kız, öfkeyle kapıyı yumrukluyor, sesi koridorda yankılanıyordu. Odadaki yatakta adeta bir ceset gibi uzanan James, gürültüyle birlikte tek gözünü araladı. Kapı sanki menteşelerinden sökülecekmiş gibi sarsılmaya devam ederken, o tanıdık ses sabırsızca gürledi:

— Jamesssss! Uyan artık seni tembel domuz!

Tam kız yeni bir yumruk indirmek için elini kaldırmıştı ki kapı aniden açıldı. Karşısında; yaklaşık bir seksen beş boylarında, kuzgun siyahı saçları dağılmış ve yeşil gözleri hala uykudan mahmurlu bir genç duruyordu.

James, kapı eşiğine yaslanıp alaycı bir tavırla sordu:

— Evet, Kleo? Kırmaya devam edecek misin, yoksa içeri mi gireceksin?

— Sence o kadar vaktimiz var mı?

— Yok mu?

— TABİİ Kİ DE YOK SENİ SALAK!

Kleo’nun çığlığı Tripol sabahının huzurunu bir kez daha baltalarken, içeri dalarak söylenmeye devam etti:

— Hadi, okul üniformanı giy de gidelim! Eğer bu sömestrın ilk gününde geç kalırsan, Müdire Godesky seni bir fareye dönüştürüp kedisi Canavar’ın kafesine koyacak, sonra da...

Kleo onu azarlamaya devam ederken James sakin adımlarla üniformasını giyiniyordu. Her erkek, sabahları kendisini altın sarısı saçları ve mavi gözleri olan güzel bir kızın uyandırmasını hayal ederdi. James de isterdi elbette; ama karşısındaki kız tam bir baş belasıydı.

— James hadi, seni tembel, çabuk ol!

— Bekle biraz seni cadı!

— Cadı mı? Bana mı dedin onu, seni lanet olası tembel domuz!

— Ağzı böyle pis olan birine başka ne denir?

— Ne var be benim konuşmamda? Gayet de normal. Hem ben istesem güzel konuşurum, sadece canım istemiyor.

— Aynen, aynen...

Bu kısa atışmanın ardından James sonunda üniformasını üzerine geçirdi. Son olarak, babasından kalan kılıcı ve aile yadigarı olan yüzüğü aldı. Kılıcı kemerine bağladı, gümüş yüzüğü de sol yüzük parmağına taktı.

— Sonunda! dedi Kleo derin bir nefes alarak.

Birlikte, duvarlarının arasından vahşi sarmaşıklar fışkıran eski yurt binasından çıkıp, taş döşeli yolda yürümeye başladılar. Sessizliği, her zamanki gibi Kleo’nun meraklı bakışları bozdu. James’in kemerinde asılı duran kılıca bakarak sordu:

— Babandan hâlâ bir haber yok mu?

— Hayır.

— Hey, James... Kendini bu kadar yıpratma. Bak, henüz kesinleşmiş bir şey yok ortada.

James duraksadı. Bakışlarını uzaklara çevirdi, sesi sakin ama ümitsizdi:

— Kleo... Bir şövalyenin kılıcı eve tek başına dönüyorsa, o şövalyeden pek umut kalmamış demektir.

Kleo verecek cevap bulamadı. Tripol şehrinin düzenli, canlı ve bir o kadar da tarihi sokaklarında biraz daha yürüdükten sonra uzakta, büyülü mermer taşlarıyla göğe yükselen o heybetli bina belirdi ve nihayet akademinin devasa kapısı ile üzerindeki o parıltılı yazı göründü:

“Agenda Kraliyet Büyü Akademisi”

Burası yüzyıllar boyunca birçok efsanevi generalin, şövalyenin, güçlü büyücünün ve hatta kralların eğitildiği, tarihi olduğu kadar büyülü bir yerdi. Akademinin duvarlarını oluşturan taşların her biri efsunluydu; kaleyi hem içeriden gelebilecek çekirdek patlamalarına hem de dışarıdan yapılacak saldırılara karşı koruyordu.

Tam o sırada sokaktaki bir çocuğun tiz sesi yankılandı:

— Yazıyor! Yazıyor! Agenda Haber Bülteni yazıyor! Birleşik Ordu, Karanlık Lord’un ordusunu Balker yakınlarında durdurdu!

Kleo hemen gazete satıcısı çocuğa döndü.

— Balker ha... dedi endişeyle. — Agenda'nın en büyük üçüncü şehri ve kuzeyin kapısı.

— İki yıldır hâlâ Balker’i geçemediler. O yüzden bu kadar endişelenme, dedi James.

— Karanlık Lord orayı düşürürse tüm krallık düşer James! Mesele bu kadar ciddi ve sen hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi uyuyabiliyorsun!

— Şu an Karanlık Lord’dan çok daha büyük bir sorunumuz var, dedi James, gözleriyle okul kapısını işaret ederek. — Bak.

Okul kapısının önünde, bir elinde köstekli saatiyle dikilen Müdire Godesky onlara doğru bakıyordu. Ak saçları rüzgarda hafifçe dalgalanıyor, yüzündeki derin kırışıklıklar yaşını değil, arkasında bıraktığı büyük tecrübeyi fısıldıyordu. James yüz ifadesini hiç bozmadan, Kleo ise suçlulukla kızararak Müdireye doğru adımladı.

Müdire Godesky, elindeki köstekli saate sert bir bakış atıp konuşmaya başladı:

— Bayan Kleopatra Donneven ve tabii ki de Bay James Hearth...

Sonra sesini yükselterek gürledi:

— Sınırda askerlerimiz çekirdeklerini feda edip krallığı korurken, siz iki tembel sömestrın ilk gününde akademiye geç kalıyorsunuz! Sizi buraya büyü çekirdeğinizi parlatıp yan gelip yatın diye almadık. Agenda'nın en elit büyücü şövalyeleri bu kapıdan çıktı!

Kleo, suçlulukla öne atılarak alelacele konuştu:

— Çok, çok üzgünüz Müdire Godesky! Bir daha asla tekrarlanmayacak, söz veriyorum.

James ise ellerini ceplerine atıp o her zamanki alaycı tavrıyla karşılık verdi:

— Evet, evet... Gerçekten çok üzgünüz.

Müdire Godesky, James’e çelik gibi sert bir bakış fırlatarak azarlamasının hedef faturasını ona kesti:

— Sen Bay Hearth... Geçen yıl bu akademideki ilk senen olduğu için sana müsamaha gösterildi, ama bu yıl hiçbir taviz verilmeyecek.

Sonra ses tonunu biraz yumuşatarak Kleo’ya döndü:

— Sen Bayan Donneven... Taşradaki o fedakar demirci babanın ve kardeşlerini büyütmekle meşgul olan annenin çabalarını boşa çıkarmamalısın.

Gözlerini yeniden James’e çevirdi. Bu kez bakışlarında öfke değil, derin bir hüzün ve ihtiyat vardı:

— James... Babana o kadar çok benziyorsun ki. Ama gözlerin tıpkı anneninki gibi. Sence onlar bu hareketlerini onaylar mıydı? Onları gururlandırmalısın.

Müdirenin bu sözleri, James'in yüzündeki o umursamaz maskeyi bir anda düşürdü. Gözlerindeki alaycı parıltı söndü, çenesi kasıldı ama tek bir kelime bile etmedi.

Müdire Godesky, bu ağır sözlerin ardından kapının önünden kenara çekildi. Yüzünde belli belirsiz, hafif bir gülümseme belirdi:

— Disiplin benim için her şeydir lakin sizi son kez affediyorum. Geçin içeri.

James ve Kleo başlarıyla onaylayıp, akademinin büyülü mermer koridorlarına doğru yürümeye başladılar. Onlar gözden kaybolana kadar Müdire Godesky arkalarından sessizce baktı.

Tam o sırada, mermer binanın gölgesinden süzülen, gözleri saf büyü enerjisiyle parıldayan beyaz bir baykuş sessizce gelip müdirenin omzuna kondu. Baykuş, kafasını çocukların gittiği yöne doğru çevirip kadim, fısıltılı bir sesle konuştu:

— Onlara karşı fazla sert davranmadın mı, Godesky? Altı üstü ilk günün sabahıydı...

Müdire Godesky derin bir iç çekti. Yüzündeki o sert ifade tamamen silinmiş, yerini yorgun bir hüzne bırakmıştı. Köstekli saatini cebine koyarken fısıldadı:

— Onların iyiliği için, dostum... Yaklaşan karanlık onlara karşı hiç de nazik davranmayacak. Savaş kapıya dayandığında onları koruyacak olan şey benim şefkatim değil, bugün burada kazandıkları o sert disiplin olacak.

James ve Kleo, akademinin büyülü mermer koridorlarında yürüyerek sınıflarına doğru ilerliyorlardı. Geç kaldıkları için koridorlar bomboştu; diğer tüm öğrenciler derslerine çoktan başlamıştı. Bu tarihi ve büyü kokan duvarların arasında biraz daha yürüdükten sonra nihayet sınıflarının önüne vardılar.

İkinci sınıfların bu ilk dersi, Profesör Mular’ın verdiği “Çekirdek Kullanımı” dersiydi.

James, ağır tahta kapıyı yavaşça aralayarak içeriye doğru bakındı. Kürsüde duran Profesör Mular, tebeşirini havada oynatarak dersini anlatıyordu:

— Çekirdeklerin kullanımı... Ah, bakın burada kimler varmış? Bay Hearth ve Bayan Donneven.

Profesör, cümlesi biter bitmez elini hafifçe aralanmış kapıya doğru savurdu. Sözsüz ve ani bir büyü dalgası kapıya çarptı. Kapı hızla dışarı doğru açılınca, arkasındaki geç kalmış ikili kendilerini bir anda yerde buldu. Sınıftan büyük bir kahkaha koptu.

Profesör, asasını masaya vurarak gürledi:

— Sessizlik!..

Sınıf bir anda buz kesti. Profesör Mular, gözlüklerinin üzerinden onlara bakarak, hem sinirli hem de iğneleyici bir tonla devam etti:

— Galiba her dönemin ilk günü geç kalmak siz ikinizde bir gelenek haline geldi...

James, üzerindeki tozu silkeleyerek ayağa kalktı. O bildik alaycı gülümsemesini yüzüne yerleştirerek cevap verdi:

— Evet, Profesör. Eğer bir gün okula tam vaktinde gelirsek o günümüzün uğursuz geçeceğine inanıyoruz. Tamamen kötü ruhların işi, bizimle bir ilgisi yok.

Sınıf tam yeniden gülüşmeye başlayacaktı ki, Profesörün sert bakışı hepsini anında susturdu.

— Madem bu kadar hazırcevapsın ve suçlayacak bir ruh bulabiliyorsun, Bay Hearth... O zaman tahtaya gel. Geçen yıl gördüğümüz “Çekirdek Anatomisi” dersinden aklında kalan o muazzam bilgi havuzunu bizimle paylaş, ne dersin?

— Tabii ki, Profesör.

James tahtaya doğru yürürken, gözüne gür kızıl saçlı biri ilişti. O safir mavisi gözleriyle James’i sanki ezmeye çalışır gibi kibirle süzüyordu; bu kişi Agenda Krallığı'nın Veliaht Prens'i Alistair Ignis'ti.

James tahtaya yaklaşırken, Prens Alistair yanındaki kız kardeşi Krallık Prensesi Elara Ignis'e doğru döndü ve son derece disiplinli, eleştirel bir ses tonuyla mırıldandı:

— Kuzey ordularının komutanı ve Ulusun Kahramanı Rowan Ashford’un oğlu, aynı zamanda köklü soylu hanedanlardan biri olan Hearth ailesinin varisi demek bu... Galiba bu ülkedeki herkesten ümitlenmemem gerekiyormuş.

James bu sözleri gayet net duymuştu. Hiç bozuntuya vermeden tahtaya yaklaştı ve sınıfa dönerek konuşmaya başladı:

— Büyü çekirdekleri, göğsümüzün tam merkezinde yer alır...

Elini göğsünün ortasına götürerek, o kadim büyü sözünü fısıldadı:

— Luca!

O anda James’in göğsünün tam merkezinden yumru büyüklüğünde, saf bir ışık kütlesi parıldamaya başladı ve loş sınıfı bir anda aydınlattı.

Bu küçük ama etkileyici gösterinin ardından James, gözlerini sınıfta gezdirerek devam etti:

— Büyü çekirdeği büyü enerjisini üretir ve büyü damarları vasıtasıyla tüm vücuda iletir. Büyü çekirdeği olmayan biri asla büyü yapamaz; bu bizim ekstra bir organımız gibidir ve kalıtsal olarak doğuştan gelir. Tabii ki ailesinde hiç bu özelliğe sahip olmayan birinde bile bu çekirdek uyanabilir. Aynı şey, tam aksi durumlar için de geçerlidir... Ailesindeki herkes büyücü olabilir...

James, buz gibi yeşil gözlerini doğrudan, soylu kanına rağmen çekirdeksiz doğan Alistair’e dikti ve kelimelerin üzerine basarak devam etti:

— ...ama kendisinde o çekirdek olmayabilir. Bu, sınıf farkı gözetmeyen doğanın sarsılmaz bir kanunudur.

Bu ağır ve imalı konuşma Prensin hiç hoşuna gitmemişti. Alistair'in gür kızıl saçlarının altında safir mavisi gözleri öfkeyle parıldadı, kaşları sertçe çatıldı. Sınıftaki gerilim zirveye çıkmışken Profesör Mular araya girdi:

— Evet, bu kadar temel bilgi yeterli. Teşekkürler James. Kleo, sen de yerine oturabilirsin.

James ve Kleo onaylarcasına başlarını sallayıp sıralarına geçtiler. Profesör Mular tebeşirini yeniden havaya kaldırarak devam etti:

— Evet, şimdi dersimize geri dönebiliriz. Büyü çekirdeğini aktif olarak kullanmak için...

Profesör Mular dersin devamını anlatırken, sırasında oturan Kleo dirseğiyle James'i dürterek fısıldadı:

— Bu kadar umursamaz olmasaydın, okulun yıldız öğrencisi olurdun.

James alaycı bir tavırla gülümsedi:

— Cidden öyle mi düşünüyorsun? Gerçekten o kadar zeki miyim dersin?

— Dalga geçmeyi bırak, ben ciddiyim. Hem dersleri biraz daha umursasaydın, o duygusuz prens senin hakkında öyle ulu orta konuşamazdı.

— Haaa, hani şu senin prens mi? Ben onu o kadar takmıyorum ya. Cidden, o kadar ciddi ve duygusuz olmak için ne yapmış acaba?

James ses tonunu biraz daha iğneleyici hale getirerek ekledi:

— Acaba küçükken duygularını elinden almak için ona kara büyü falan mı yaptılar?

Kleo duyduğu kelimeyle irkilerek kaşlarını çattı. Sesi endişeyle biraz yüksek çıkmıştı:

— Kara büyüyle böyle şaka yapman hiç doğru değil James! Biliyorsun ki o büyücülüğün en büyük tabusudur—

ÇAT!

Kleo, kafasına inen kalın bir kitabın darbesiyle cümlesini tamamlayamadan sustu:

— Ouchh!

Başını hızla yukarı kaldıran Kleo, Profesör Mular’ın kendisine çelik gibi sert bakışlarla baktığını gördü. Profesör, gözlüklerini burnunun üzerine düzelterek azarlayıcı bir tonla konuştu:

— Bakıyorum da büyü çekirdeklerinin potansiyelini ve sınırlarını mükemmel şekilde biliyorsunuz, Bayan Donneven. Madem dersi sabote edecek kadar bilginize güveniyorsunuz, buyurun anlatın.

Kleo mahcup bir şekilde fısıldadı:

— Üzgünüm, Profesör Mular.

Profesör, sınıfa dönerek devam etti:

— Bayan Donneven’ın izniyle dersimize geri dönüyoruz. Nerede kalmıştık? Büyü çekirdeklerinin seviyeleri ve gücü... Bu konuda bilgisi olan var mı?

Ön sıralardan kibar ama kendinden emin bir el kalktı; bu, Prenses Elara Ignis’ti.

— Buyrun Prenses, dedi Profesör.

Prenses Elara, dik bir duruşla konuşmaya başladı:

— Büyü çekirdeklerinin gücü içindeki enerjinin saflığına, yani dışarı vurduğu rengin netliğine göre belirlenir. Bu saflık dereceleri; Soluk, Berrak, Saf ve dünyada çok nadir bulunan Kusursuz saflık olarak ayrılır.

Profesör tam, — Hari— diyerek sözünü bitirecekti ki, Prenses onun cümlesini tamamlamasına izin vermeden kelimelerin üzerine basarak devam etti:

— Amma velakin, bir büyücünün ya da büyü kullanıcısının gerçek gücünü sadece çekirdeğinin saflık derecesi belirlemez. Asıl güç, o çekirdeği nasıl kullandığı ve ne kadar çabaladığı ile alakalıdır.

Prenses, soğuk ama özgüven dolu bir ses tonuyla kendini ifade etmiş, bu sözleriyle dolaylı yoldan abisi Alistair’in arkasında durduğunu tüm sınıfa göstermişti.

Profesör Mular, gözlüklerinin arkasından prensese doğru çelik gibi sert bakışlar fırlattı. Tam yerine oturan, tavizsiz sözlerle prensesi uyardı:

— Evet... Fikirleriniz gerçekten güzel Prenses. Ancak lütfen bir dahaki sefere sözümü kesmeyin.

James, Prenses Elara'nın bu cesur ve zekice hamlesi karşısında sadece hafifçe gülümsedi. Alistair ise kız kardeşinin onu herkesin içinde koruma ihtiyacı hissetmesinden dolayı içten içe deliye dönmüştü; asil gururu fena incinmişti.

Profesör Mular dersine kaldığı yerden devam etti ve bir süre sonra nihayet çıkış zili çaldı. Öğrenciler sıralarından kalkıp kapıya doğru yönelirken Profesör Mular arkalarından ev ödevini seslendi:

— Gelecek sefere kadar 7. sayfaya kadar olan kısmı okuyun!

James ve Kleo sınıftan çıkıp koridorun kalabalığına karıştılar. Birkaç adım attıktan sonra koridorun ilerisinde tanıdık bir yüz gördüler.

Kleo, her zamanki enerjik tavrıyla elini sallayarak bağırmaya başladı:

— Hey! Lyra!

Onlara doğru dönen kız, bembeyaz saçları ve parlak mavi gözleriyle adeta cennetten düşmüş, büyüleyici bir Elfti. Kleo ve James bu güzeller güzeli Elfin yanına vardıklarında, Lyra her zamanki asil duruşuyla Kleo’yu azarlamaya başladı:

— Kleo, sana kaç sefer bir hanımefendi gibi davranman gerektiğini söyledim? Koridorun ortasında böyle bağırmak genç bir kıza hiç yakışmıyor.

— Teknik olarak aynı yaştayız Lyra, bana yine büyüklük taslamayı bırak!

— Bir kere ben yaklaşık 40 yaşındayım ve senden kat kat büyü—

— Çünkü sen bir Elfsin! Ama teknik olarak insan yılıyla benim gibi 16 yaşındasın işte, diyerek Kleo onun sözünü kesti.

İkilinin bu tatlı atışmasına araya giren üçüncü bir ses son verdi:

— Siz hanımlar daha ne kadar didişeceksiniz böyle?

James'in araya girmesiyle Lyra’nın az önceki ciddi ruh hali bir anda değişti. Yüzüne sevecen, sıcak bir tebessüm yerleştirerek sordu:

— Nasılsın James?

— Sen sorana kadar iyiydim galiba.

— Hâlâ bu sinir bozucu şakalarını yapmaya devam ediyorsun demek...

— Her zaman.

İkili bir süre boyunca gözlerini birbirinden ayırmadan, hafif tebessümlerle birbirine baktı. Ancak koridordaki bu samimi anı, arkadan gelen sinirli, gür ve otoriter bir ses bıçak gibi kesti:

— Hey, sen! Buraya bak!

James ağır adımlarla arkasını döndüğünde, kendisine seslenenin Prens Alistair olduğunu anladı. Dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrılma belirdi ve fısıldadı:

— İşte bu ilginç olacak...