Çok uzun yıllar önce, günümüz Japonya'sının kuzeyindeki Rebun Adası'nda, demirci ustası Yamamoto Koto yaşardı. Yoksul bir ailenin çocuğuydu ve savaşta tüm ailesini kaybetmişti. Adadaki insanların yardımıyla büyümüş, edindiği zanaat sayesinde de geçimini sağlıyordu. Çok iri bir yapısı vardı. Yüzü ve mizacı son derece ciddi ve soğuk olduğu için insanlar ondan korkardı. Bir kadını mutlu edemeyeceğini düşündüğü için hiç evlenmemişti. Devrin bitmek bilmeyen savaşları yüzünden de çocuk sahibi olmak istemiyordu; onların acı ve üzücü bir hayat yaşamasını istemediği için...
Bir gün Yamamoto, yine her zamanki gibi sahile inmiş, balık tutmak için uygun bir yer ararken ileride kıyıya vurmuş bir insan gördü. Hareketsizce yatıyordu. Hemen yanına koştu. Yaklaştıkça onun ada insanlarına benzemediğini fark etti; bu bir yabancıydı. Yüzünü kapatan saçları çektiğinde dünyanın en güzel kadınıyla karşılaştı. Tam o anda etrafı çok yoğun bir çiçek kokusu sarmıştı ve kadının tuhaf bir aydınlığı vardı. Yamamoto onun normal bir insan olmadığını anladı. Nefesini kontrol etti; yaşıyordu. Onu hemen kucaklayıp dağdaki evine götürdü.
Odadaki şömineyi yaktı çünkü kadının bedeni buz gibiydi. Tam o sırada Yamamoto'nun komşusu olan, onu her akşamüstü ziyaret eden Tanaka-san adındaki büyükanne geldi. Yamamoto onun gelişine çok sevindi ve hemen içeri çağırdı. Tanaka-san odaya girince şaşkına döndü. Yamamoto, hızlıca ona olan biteni anlattı. Büyükanne onu sakinleştirip dışarı çıkardı. Kızı ısıtmak için önce üstündeki ıslak kıyafetleri değiştirdi, ardından yanan ateşin yanına yatırdı. Yamamoto'yu çağırıp ondan biraz dağ çayı demlemesini istedi. Kendisi de ıslak kıyafetleri kurutmak için dışarıdaki çamaşırlığa serdi.
Ertesi gün güzeller güzeli kız uyandı ve kendini yabancı bir evde buldu. Korkmuştu ama yaşıyordu. O, aslında Çiçekler Kraliçesi Tia'ydı. Tüm evrenin ve cennetin en güzel çiçekleri onun emrindeydi. Ancak bedeni çok zayıftı; çünkü vücudu, kendisine ağır gelen ayrı bir gücün konağıydı.
Altın Ejder’in gücü nesillerdir hep bir erkek ejderde ortaya çıkardı. Son Altın Ejder’in dokuz çocuğundan ikisinde bu güç belirmişti: Biri ilk oğlu Lee, öteki ise son çocuğu olan Tia'ydı. Güç oğlanda tam iken, kızda mühürlüydü. Ejderha gücü ortaya çıkmak için güçlü bir taşıyıcı aradığından, Tia hep hastaydı. Babası da onun narin ve kırılgan bedenini korumak için onu çiçeklerin kraliçesi yapmıştı.
Tia yılda bir kez cennetten iner ve dünyayı dolaşırdı; bunun için de hep sakin hava koşullarını seçerdi. Ama bu sefer hava ona ihanet etmiş ve büyük bir fırtınaya yakalanmıştı. Zayıf bedeni yüzünden fırtına onu Rebun Adası'na savurmuştu. Yattığı yerden doğruldu; iç ve dış dengesini kontrol etti. Dengesi bozulmuş, mistik güçleri çok zayıflamıştı. Yardımcılarına ulaşması ise imkansızdı.
Yamamoto odaya girdiğinde Tia'nın uyanmış olduğunu gördü. Tia, korku dolu gözlerle ona bakıyordu. Yamamoto hemen karşısına oturup kendini tanıttı ve olup biteni anlattı. Ardından ona kim olduğunu ve nereden geldiğini sordu. Tia, onu ilk gördüğü andan itibaren karşısındaki adamın dürüst olduğunu biliyordu; çünkü göğsündeki temiz kalbin mistik enerjisini güçlü bir şekilde görebiliyordu. Bu yüzden kendisiyle ilgili hiçbir şeyi saklamadan anlattı.
Yamamoto hislerinde haklı çıkmıştı, karşısındaki bir tanrıçaydı. Tia’ya güçlerini kazanıncaya kadar yanında kalabileceğini söyledi. Eğer burada rahat edemezse, yalnız bir yaşlı kadın olan Tanaka-san'ın yanında da kalabilirdi; evde fazladan bir sesin olması yaşlı kadını da mutlu ederdi. Tia bu teklif ve misafirperverlik için teşekkür etti; ev işlerine yardım etme karşılığında kalmayı kabul etti.
Tia her gün meditasyon yaparak dengesini yeniden bulmaya çalışıyor, bir yandan da büyükanne ile çok iyi anlaşıyordu. Tanaka-san ona genç kızlığından kalan kıyafetleri vermişti. Günlük kıyafetler giyse bile Tia göz kamaştıracak kadar güzeldi. Büyükanne onu uyardı ve adaya yabancı birileri gelirse kendisini asla göstermemesini tembihledi.
Yamamoto'nun demirhanesi evinin hemen yanındaydı. Genellikle savaş aletleri tamir eder, eyer ve koşum takımları yapardı. Yerel halkın işlerini düşük bir ücret ya da pirinç karşılığında halleden yardımsever biriydi. O günlerde anakaranın beyi yakın zamanda bir sefer düzenleyecekti. Adanın valisi de elindeki askerlerin ekipmanlarını tamamlamak için bölgedeki tüm zanaatkarlara haber göndermişti.
On asker, ellerindeki kılıçların tamiri için Yamamoto'nun dükkanına geldi. Ancak karşılarına ilk çıkan kişi Tia oldu. Kadının güzelliğine hayran kalan askerler, durumu derhal ada valisine bildirdiler. Bir gün Yamamoto evde yokken askerler gelip Tia'yı kaçırdı. Onu götürürlerken Tanaka büyükanne olaya şahit oldu. Koşarak ada merkezine gitti, Yamamoto'yu buldu ve olanları anlattı. Çok korkmuştu çünkü gelenlerin hepsi tam teçhizatlı anakara askerleriydi.
Yamamoto bunu duyunca öyle bir sinirlendi ki, yeni bitirdiği katanalardan ikisini kapıp soluğu valinin kalesinde aldı. Bu resmen tek kişilik bir baskındı! Askerler ne olduğunu anlayamadan, Yamamoto kale muhafızlarının yarısını biçip geçmişti. O kadar korkunç görünüyordu ki, en iyi komutanlar ve askerler bile korkup geri çekilmek zorunda kaldı. Üstelik bu dev cüsseli adam, çift katanayı inanılmaz bir çeviklikle, ustaca savuruyor ve önüne geleni kesintisiz yere seriyordu. Adeta bir katana ustasıydı!
Vali, korkusundan derhal Tia'yı geri verdi. Yamamoto'nun onu yalnız bırakmadığını gören Tia çok mutlu olmuştu. Birlikte eve geri döndüler.
Günler sakince akıp giderken Yamamoto da Tia da birbirlerine karşı bir şeyler hissetmeye başladı. Ancak Yamamoto, her defasında duygularını bastırıyordu. İri cüssesini ve kaba hatlarını çirkin buluyor; onun gibi benzersiz bir varlığın, kendisi gibi bir canavara ilgi duymayacağını düşünüyordu. Artık kırk yaşında bir ihtiyardı ve kadınlar ona asla bakmaz, aksine korkup arkasından onun ne kadar ürkütücü olduğundan bahsederlerdi.
Bu yüzden ne zaman aşk gibi duygular hissetse, içini öfkeyle karışık bir hüzün kaplardı. Oysa Tia'nın Yamamoto'ya olan hisleri her geçen gün artıyordu. Adamın temiz kalbi, yardımseverliği, dürüstlüğü ve korumacı tavrı, gözündeki tüm fiziksel iticiliği yok ediyordu. Onu eşi olarak istiyordu. Yamamoto'nun çekingenliğini gördüğü için ilk adımın ondan gelmeyeceğini de biliyordu. Tia kararını çoktan vermişti. Bir gece süslenip Yamamoto'nun yanına gitti ve niyetini açıkça söyledi. Adam ne kadar direnirse dirensin, sonunda Tia'nın aşkına yenik düştü. Artık yeni bir aile kurulmuştu.
Tia'nın adaya gelişinin üzerinden sekiz, evliliklerinin üzerindense iki ay geçmişti. Yamamoto çok mutluydu; evde onu bekleyen cennetten bir çiçek vardı. Yine bir gün keyifle şehirden dönerken, evinin etrafının garip bir şekilde parladığını fark etti. Hızla koştu. Evin çevresinde bu adadan veya ülkeden olmayan, hepsi birbirinden güzel insanlar vardı. Bir kısmı hizmetkar, bir kısmı iyi teçhizatlı askerlerdi; en önde ise yetkili olduğu anlaşılan biri duruyordu. Bu topluluk Yamamoto'yu görünce önünde saygıyla eğildi ve evliliğini tebrik ederek ona "Efendi" diye hitap etti. Yamamoto şaşkınlık içindeyken evden Tia çıktı. Eskisinden çok daha mutlu ve güzel görünüyordu. Koşup Yamamoto'na sıkıca sarıldı ve müjdeyi verdi: Bir bebekleri olacaktı! Yamamoto mutluluk naraları atarak Tia'yı havada döndürdü.
Altın Ejder, kızının yaşadığını ve evlenip bir çocuk dünyaya getireceğini öğrenince mutlu olmuş ve onu özel korumasına almıştı. Cennettekiler bu evliliğe ve doğacak çocuğa itiraz etseler de son söz Altın Ejder'indi.
Mühürlü altın ejderha gücü, doğacak olan bebeğe çoktan geçmiş ve yeni bir dönüşüm geçirmişti. Altın Ejder, torununun nasıl bir ejderhaya dönüşeceğini çok merak ediyordu. Doğum günü gelip çattığında, nur topu gibi bir erkek bebek dünyaya geldi. Safir rengi gözleriyle o kadar güzel bir bebekti ki ünü adanın sınırlarını aştı. Babası ona Fuji, dedesi ise ikinci isim olarak Japon mitolojisindeki o devasa ejderhamsı yaratığa ithafen Godzilla adını verdi. Mitoloji, bu bebekle gerçeğe dönüşmüştü.
Fuji Godzilla, dört yaşından itibaren annesinin yardımcısı Shan Ri-La tarafından eğitilmeye başlandı; çünkü güçleri çok erken gelişim göstermişti. Çok zeki ve güçlü bir çocuktu; babasının ağır demir bloklarını hiç zorlanmadan taşıyabiliyordu. Ancak insanlara onun ejderha gücünden hiçbir zaman bahsedilmedi.
Fuji on yaşına bastığında, bir sabahın erken vaktinde Tia yanlarından ayrılmak zorunda kaldı. Altın Ejder onu geri çağırmıştı. Tia, istemeye istemeye ait olduğu makama geri döndü.
Fuji bu duruma çok öfkelendi. Yamamoto ise tek bir kelime bile etmedi; derin, sessiz bir acıya gömülmüştü. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Bundan sonra baba ve oğul hayatta yapayalnız kalmışlardı.
Tia’nın gidişinden sonra Rebun Adası’ndaki o küçük ev, üzerine ağır bir kış çökmüş gibi sessizliğe büründü. Şöminedeki ateş eskisi gibi hararetle yanmıyor, dağ çayının kokusu bile artık o eski huzuru getirmiyordu.
Yamamoto, ruhunun yarısını kaybetmiş bir dev gibiydi. Gün boyunca demirhanesinde hiç durmadan, adeta kendi acısını döver gibi örse vuruyordu. Gözlerindeki o eski, sert ama huzurlu parıltı sönmüştü. Artık kırkını aşmış olan bedeni, kaybettiği aşkının yüküyle daha da çökmüş görünüyordu. Oğlu Fuji ile göz göze gelmekten kaçınıyordu; çünkü çocuğun safir rengi gözlerine her baktığında, orada Tia’nın gidişinden önceki o son, çaresiz bakışını görüyordu. Yamamoto sessizliğe sığınmıştı ama bu sessizlik, oğlunun içindeki yangını körüklemekten başka bir işe yaramıyordu.
Fuji’nin içindeki öfke ise dalga dalga büyüyen bir tsunami gibiydi. On yaşındaki bir çocuk için annesinin yukarılardan gelen bir emirle ellerinden alınması, kabul edilemez bir adaletsizlikti. Annesinin gidişinden sonraki ilk haftalarda, öfkesini kontrol etmekte zorlanmaya başladı. Bir gece, dağdaki evlerinin arkasındaki kayalıklarda tek başına otururken içindeki hırsla yumruğunu yere vurdu. O küçücük yumruğun darbesiyle, devasa bir kaya bloku ortadan ikiye ayrıldı ve adanın derinliklerinden gelen hafif bir sarsıntı hissedildi.
İçindeki mühürlü Altın Ejder gücü, annesinin yokluğu ve hissettiği hiddetle birleşerek erkenden uyanıyordu. Vücudundan dışarıya, tıpkı annesinin etrafındaki o mistik ışık gibi ama bu kez altın sarısı ve yakıcı bir enerji yayılıyordu.
Onu eğiten Shan Ri-La, durumun vahametini hemen kavradı. Bir akşam, baba ve oğulu demirhanedeki sönmekte olan ateşin başında yan yana getirdi. "Fuji," dedi Shan Ri-La bilgece bir sesle, "İçindeki öfke seni güçlü kılmıyor, aksine seni tüketiyor. Annene duyduğun özlemi bir yıkım gücüne dönüştürürsen, korumak istediğin bu adayı ve babanı kendi ellerinle yok edersin. Deden Altın Ejder’e kızgınsın, biliyorum. Ama senin gücün bir gün o göklere ulaşabilecek kadar büyük. O güne kadar sabretmeli ve zincirlerini dövmelisin."
Fuji, gözlerinden süzülen yaşları silerek babasına baktı. Yamamoto, o devasa, nasırlı elini ilk kez oğlunun omzuna koydu. Kelimelerle arası hiçbir zaman iyi olmamıştı ama elinin ağırlığında, oğluna duyduğu sonsuz sevgi ve aynı acıyı paylaşmanın verdiği o gizli ortaklık gizliydi.
"Ben anasız büyüdüm, Fuji," dedi Yamamoto derin, çatallı bir sesle. "Savaş her şeyimi aldı. Ama senin anan yaşıyor. O göklerin ardında bir yerde, bizi izliyor. İçindeki o canavarı, öfkeyle değil, onu bir gün geri getirecek olan inançla besle."
Fuji Godzilla, babasının bu sözleriyle derin bir nefes aldı. İçindeki o hırçın ejderha enerjisi, ilk kez babasının sıcaklığıyla sakinleşti ve göğsünün derinliklerine çekildi. O geceden sonra aralarındaki sessizlik, bir kopuşun değil, birbirlerine kenetlenmenin sessizliği oldu.
Fuji, Shan Ri-La’nın eğitimlerine daha büyük bir hırsla sarıldı. Artık sadece demir blokları taşımıyor, adanın en sarp kayalıklarında enerjisini kontrol etmeyi öğreniyordu. Babasıyla birlikte demir dövüyor, kılıçların çeliğine kendi içindeki o sıcak enerjiden üflüyordu. Rebun Adası’nın bağrında, annesini geri alacağı ve adının hakkını vereceği o büyük güne kadar sabırla büyüyen genç bir ejderha yetişiyordu.
Tia, ayrılmadan önce onların yüreğindeki yangını biraz olsun hafifletmek, arkasında ölümsüz bir sevgi nişanı bırakmak için evlerinin önüne altı tane Sakura fidanı ekmişti. Bunlar sıradan ağaçlar değildi; yaprakları cennetin ve ejderha gücünün esintisiyle parıldayan, hiç solmayan pembe-altın sakuralardı. Hem Yamamoto hem de Fuji bu ağaçları çok severdi. Ne zaman rüzgar esse, o altın yaprakların çıkardığı hışırtı adeta Tia’nın onlara fısıldayan sesi gibi evlerini sarar, acılarını bir nebze olsun dindirirdi.
Aradan tam 10 sene geçti…
Fuji artık yirmi yaşında, gözü pek, güçlü ve heybetli genç bir delikanlı olmuştu. Babası Yamamoto’nun yanında demircilik zanaatını tamamen öğrenmiş, çeliğe şekil verirken içindeki mistik sıcaklığı ustaca kullanmaya başlamıştı. Baba ve oğul, zorunlu olmadıkça dağdaki evlerinden çıkmıyor, adanın merkezine inmiyorlardı. Hayatları bu hiç solmayan sakuraların gölgesinde, sakin ve huzurlu bir akışta ilerliyordu.
Ta ki o kara güne kadar...
Bir sabah dağın tepesinden adaya baktıklarında, şehir merkezinden kara dumanların yükseldiğini gördüler. İçlerini kaplayan kötü bir hisle hızla tepeden aşağı, köye doğru koşmaya başladılar. Tanaka-san’ın evinin önüne vardıklarında, gördükleri manzara karşısında ikisinin de kanı dondu. Beş altı tane yabancı, vahşi asker yaşlı kadının evini talan ediyordu. Ancak asıl korkunç olan, o merhametsiz katillerin, kendilerine yıllarca analık, büyükannelik yapmış olan Tanaka-san’ı acımasızca paramparça etmiş olmalarıydı. Yaşlı kadın yerde cansız yatıyordu.
Fuji’nin bedeni saniyeler içinde saf bir öfkeyle kavrulmaya başladı. Gözlerindeki safir rengi, yerini kor gibi yanan altın bir ışığa bıraktı. Yamamoto, acı ve nefretle öne atılarak askerlere haykırdı:
"Bunu neden yaptınız?! Savunmasız, yaşlı bir kadını öldürünce elinize ne geçti?!"
Gözü dönmüş işgalci askerler, bu devasa demirciye ve yanındaki gence bakıp alaycı bir tavırla kılıçlarını çektiler. Onları da orada katletmek için üzerlerine doğru hamle yaptılar. Ancak artık çok geçti. Rebun Adası'nın o güne kadar gördüğü en büyük gücü uyandırmışlardı.
Fuji’nin içindeki mühür, uğultulu bir patlamayla paramparça oldu. Genç adamın bedeni bir anda büyüdü, derisi sert pullarla kaplandı ve sırtından göğe doğru devasa, tırtıklı dikenler yükseldi. Fuji, saniyeler içinde Rebun Adası'nı gölgede bırakan, görkemli ve devasa bir ejderhaya dönüştü! Ağzından çıkan ilk kükreme, denizi dalgalandırdı, gökyüzünü yardı.
Önündeki katilleri tek bir pençe darbesiyle yerle bir etti. Öfkesi dinmemişti; Tanaka-san’ın ve adanın intikamı için şehre doğru ilerledi. Devasa adımları adayı sarsarken, karşısına çıkan tüm işgalci ordusunu, bu vahşetin sorumlularını teker teker, acımasızca ortadan kaldırdı. Rebun Adası'nı kana bulayan o zalimlerden geriye tek bir kişi bile kalmadı. Fuji Godzilla, adını aldığı mitolojik canavarın ta kendisi olmuş, adayı adeta küllerinden yeniden doğurmuştu.
Bu muazzam savaşı ve adanın tek bir gecede nasıl kurtarıldığını duyan Japon İmparatoru, Fuji’nin karşısında durulamayacak mistik bir güç olduğunu anladı. Hem bu güce saygısından hem de adaleti sağladığı için Rebun Adası ile anakaranın o bölgesinin yönetimini tamamen Fuji’ye bıraktı.
Fuji, arkasındaki en büyük güç ve akıl hocası olan babası Yamamoto ile birlikte, kendi ismini yaşatacak olan Godzilla Klanı'nı kurdu. O, artık Rebun Adası'nın sıradan bir sakini değil; hem halkın sevgilisi bir vali, hem de tüm bölgeye hükmeden kudretli bir beydi. Evlerinin önündeki altı pembe-altın sakura ise, artık sadece bir özlemin değil, adayı koruyan ejderha klanının doğuşunun simgesi olarak parıldıyordu.